7 Kasım 2019 Perşembe

BÜYÜYÜNCE ÖĞRENİRSİN...

                                ŞİMDİ MİM ZAMANI 

Merhaba küçük  kız; sana haberlerim var
Beden eğitimi dersinde sıranın en arka sıralarında  olmaktan kurtulacaksın. Ama daha vakit var.Yine de çok şey bekleme bence. Boyum uzasın diye basket oynamaya çalışıyorsun ya. Çalışma !!! .Daha top sürmesini beceremiyorsun .Ağaçlara tırmanıp  dallarında sallanabilirsin  ama mesela. Senin gibi kıpır kıpır ,ağaç tepelerinde dolaşan ,keçi gibi dağ tepe tırmanan bir kızın beden eğitimi dersi nasıl orta olur ki ? Oluyor işte ,sonraları da hiçbir zaman beden eğitiminden tam not alamayacaksın,üzgünüm
O haşhaş tohumlarına benzeyen ipek böceği yumurtaların var ya, onları bahara kadar iyi sakla.Yoksa bahar gelince o kımıl kımıl küçük tırtıllardan almak için, biriktirdiğin pullardan bazılarını, arkadaşlarına satmak zorunda kalacaksın. Sen ipek böceklerini beslemek için komşuların bahçesinde ki dut ağaçlarının tepelerinde, yaprak toplamaya devam et ama ben yine de söylemiş olayım. Ne kadar çok ipek böceğin olursa olsun onlardan ipek elde edemeyeceksin. En fazla içinden kelebek çıkınca delinen beyaz ve sarı kozaların olacak. Ha bak belki onlardan pano yapabilirsin.Bir de sokaktan topladığın kedi köpeği eve getirme.Annen izin vermiyor işte vermeyecek de...

Ben kim miyim ?             
Ben senin yaşlı halinim…Yok yok yaşlı değilim aslında. Ama sana göre milenyuma daha çok var ya. O zamana kadar yaşlanırım zannediyorsun ya  . İşte ben milenyum sonrası senim . Merak etme ama zannettiğin gibi yaşlı falan değilim. Büyüyünce algıların değişecek. Hani bak mesela  dedenin evi var ya ,hani sana odaları bahçesi falan  kocaman gelen .O ev ve  bahçe aslında kocaman değil. Sana öyle geliyor. Dayın da çok uzun değil aslında. Seni omuzuna aldığında dünyayı tepeden gördüğünü zannediyorsun şimdilik. Bir de Havva teyzelere giderken  tırmandığın o uzun dik yokuşta aslında yokuş falan değil, kısacık süren, birazcık yükselen bir yol. Asıl yokuşları sonra göreceksin.
Jetgillerde ki uçan arabaları hasretle beklediğini biliyorum. Maalesef hala uçan araba yapılmadı. Yalnız bazı yerlerde uçan taksi çalışmaları başlamış duyduğuma göre .Belki bir gün uçan araban da olur kim bilir… Ama bak cep telefonun var .internet diye bir şey icad edildi birde. Telefonun sabun kadar bir şey ama ekranı var. Onunla internete de bağlanıyorsun.
İnternet nasıl bir şey mi?  Nasıl anlatsan bilmem ki?  Kocaman sanal bir dünya. Sen" sanal dünya ne? " onu da sorarsın şimdi. Neyse annenin hep dediği gibi "büyüyünce anlarsın"… Ne yapsın kadıncağız, o kadar çok soru soruyorsun ki  mecburen" büyüyünce anlarsın "diye seni başından savıyor.
Telefonundan internetle sanal  dünyaya bağlanıyorsun  oradan filmleri dizileri  falan izliyorsun .Sanal mektup gönderiyorsun. E mail diyorlar. Daha sosyal medya ,anlık iletişim falan var ama çok da kafanı karıştırmayayım. Merak  ettiğin her şeyi de internetten öğrenebiliyorsun. O kocaman ansiklopedileri okumak için kütüphaneye gitmene gerek kalmıyor. O zamana kadar sen merakla ansiklopedi okumaya devam et şimdilik. Senin için ulaşılmaz büyülü bir dünya olan ansiklopedileri sonraları gazeteler kuponla bedava verecekler.
Bir de yenmeyip içmeyip harçlığını yatırdığın dergileri biriktirmekle uğraşma. Kalabalık yapıyor,  toz tutuyor diye annen hapsini komşu çocuklarına dağıtacak. Flütünü de arkadaşının kızına verecek.
Sana iyi ve kötü haberlerim var. Şimdi aklına bile gelmeyen hayal bile edemediğin şeylere sahip olacaksın. Ama kötü haber bunlara ulaşman hiç de kolay olmayacak. Çok büyük gayret ve mücadele gerekecek. Olsun…  ama inan ki değer.
Resim yapmayı sakın bırakma ,O akrabaların Hollanda’dan getirdiği ,kullanmaya kıyamadığın sulu boyaların ve pastel boyaların bitecek diye de korkma sakın, boşver. Burada da çok güzel resim malzemeleri var artık. Yazmaya devam et derim ama çokta gerekli mi bilmiyorum.Ama bak şiir yazmaya uğraşma, beceremiyorsun. Bir iki kompozisyon yarışması kazanacaksın ama edebiyat fakültesi hayalin gerçekleşmeyecek. Tarih fakültesi de .Hayat sana sürprizler hazırlıyor. Şu anda aklından geçirmediğin bir bölümü okuyacaksın. Ama inan bana çok daha fazla seveceksin bölümünü. Hayalini kurduğun kocaman kütüphanen de gerçekleşecek.
İnsanları sevmeye ve güvenmeye devam et. Medeni cesaretini kaybetme diyeceğim ama maalesef içine kapandığın, sosyalleşmeden çekindiğin dönemlerin var ileride. Olsun ama, aşacaksın. İçgüdülerine de güven derim. Akrep sezgilerin var senin. İçine sinmeyen hoşlanmadığın insanların yamuğu çıkıyor eninde sonunda. Onlardan uzak dur derim. Bir de her olumsuz şey için kendini suçlamaktan vaz geç, yıpranırsın.
Daha çok şey söyleyeceğim ama senin kafanı da fazla karıştırmak istemem. Yaşayınca göreceksin derim. Hata yapmaktan ,denemekten korkma. Deneyimlerin, yaşadıkların seni  sen yapacak.
Ha bak şu yabancı dil meselesini şimdiden halletmeye bak. Çok sevdiğin klasikleri orijinal dilinden okuyabilsen ne güzel olur ama değil mi? Hem tek yabancı dil de yetmiyor artık. Dünya globalleşti ,kocaman küresel bir köy oldu.
Global , küresel falan ne mi ?
Büyüyünce öğrenirsin !!!

Sevgili Deepcan beni mimlemiş. Mimin konusu, 10 yaşınıza mektup yazma imkanınız olsa ne yazardınız? Bayağı heyecan yaptım önce. Ne yazayım bilemedim. Ama o afacan kıza söyleyeceğim ne çok şey varmış meğer …

Mimi ilk yapan  sessiz umman  , Deepcan deeptone   ve Kaystros Tyrha nın yazılarını   buradan ziyaret edebilirsinz  J J J

25 Ekim 2019 Cuma

HOLLYWOOD KARAKTERLERİ TARZ DEĞİŞTİRİRSE !!!


TASVİR-İ HOLLYWOOD


 Resimler bir sanat eseri olmasının yanında yapıldığı dönemin sosyal  hayatına dair de bir çok şey anlatır. Klasik resmin  Batı’da altın dönemlerini yaşadığı yıllarda ve öncesinde Osmanlı’da  minyatür sanatı icra ediliyordu.  Minyatür çok küçük yapılmış ince ince işlenmiş resimler için kullanılan  bir terim aslında. Osmanlıda minyatüre tasvir yani (resim) , bu eserleri yapan kişiye de musavvir (resimleyen) ya da nakkaş (işleyen) deniliyor.
Her şeyi olduğu gibi tuvale geçiren klasik resim sanatından daha farklı bir sanat minyatür .Figürlerde anatomiye uygunluk aranmaz. Perspektif ,ışık- gölge gibi klasik resim sanatında kullanılan teknikler kullanılmaz. Figürler birbirini kapatmadan resmedilir. Eserde  ki en önemli şahıs en büyük boyutta yapılır. Yapılar ve canlılar arasında oran orantı aranmaz ve en ince detaylara kadar işlenir. Mesela bir figürün sakalları tek tek çizilir. Yani oldukça ilginç ve günümüz modern  sanatlarına daha yakın bir sanat dalı.
Zamanında maliyeti nedeniyle ancak  zengin ve önemli  şahıslara, sipariş üzeri yazılan kitaplarda bulunan minyatür sanatı günümüzde  daha ulaşılabilir şekillerde icra ediliyor.
Bu minyatür ustalarından biri de çok ilginç işlere imza atan ve oldukça genç olmasına rağmen dünyaca tanınan bir sanatçı. Minyatür ve illüstratör sanatçısı  Murat Palta. Bitirme tezi olarak hazırladığı “Tasvi-i Hollywood” projesinde, meşhur Hollywood filmlerini minyatür sanatına uygun olarak resmetmiş. Oldukça ilgin ve eğlenceli bir çalışma olmuş .Zaten o da bu çalışmaları Minyatür sanatının 21. Yy temsilcisi olmak yada minyatür sanatını ayağa kaldırmak gibi düşüncelerle değil eğlendiği için yaptığını söylüyor. Belki  etkisi de bu doğallıktan  kaynaklanıyor.
Sanatçı daha sonra Yeşilçam filmlerini anlattığı “Tasvir-i Yeşilçam” ve Dünya klasiklerinden bazı romanları da çizmiş. Tabi bunların hepsini burada paylaşabilmem mümkün değil.
Çok beğendiğim bu minyatürlerden bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum.
Hamiş: Osmanlıca bilenlerin affına sığınarak bazı resim altı yazılarını da kendimce yorumlamaya çalıştım. Benim en çok beğendiğim ve eğlendiklerim rumilerle süslenmiş Batman sembolü ,gül koklayan Darth Vader  ve Kill Bill minyatürleri oldu.Umarım siz de beğenirsiniz…

                                                                 ***

                                                                        KİLL BİLL
Sarı donlu bir avret şeb-i azur gicesi erim katl edildi deyu  feveran iderek bir nice masum  ademi katleyledi
Sarı kıyafet giyen bir kadın “düğün gecesi kocam öldürüldü diye öfkeyle bağırarak  bir çok masum insanı öldürdü.)

                                                                              ***

BATMAN
Batman nam-ı  ile malum olan   bir bed-n’am   kara donlu kafirin  huffaş urbası  geyinip giceleri damlarda bacalarda  seyran ettiği  ahalinin ehli iffet kızlarını ve kadınlarını mazzep ittiği malumdur ki tiz zamanda zaptiyelerce derdest  idilmekliği  emrolunur
Şehri Gotham Kadı-ı Şerifi  
(Batman adı ile bilinen bir yabancı siyah bir yarasa elbisesi giyip  geceleri evlerin çatılarında dolaşarak kadın ve kızları rahatsız etmektedir.Bunun içinde en kısa zamanda emniyet güçlerince yakalanarak emniyete teslim edilmesi emredilmektedir.)


                                                                             ***

                                                                    MARS ATTACKS
Mars nam seyyareden  nice eçiş bücüş ejderha misullu bir acaib mahlukat daire-i seyyare ile  teyeran eyleyerek  arz-ı istila eyledi .
(Mars adı ile bilinen gezgenden bir gurup acaip şekilli yaratık , uçan daire ile uçarak  gelip Dünyayı işgal etti)

                                                                               ***
 
TİTANİC
Titanik nam keşti  cesim mevc-i deryayı aşaraktan bahrde seyran iderken  keştiban  aşukları seyran idince cesim bir cümidiyeye urup  bahr-i muhit-i kebir de   ğarkolmuştur
(Titanik adı ile bilinen gemi büyük dalgaları aşarak okyanusta giderken gemi kaptanı  aşıkları izlemeye dalınca  büyük bir buzdağına çarparak Büyük Okyanusta batmıştır)

***
                                                                            SAW


                                                                   STAR WARS


THE GODFATHER


                                                                    KİNG KONG


                                                        MAYMUNLAR CEHENNEMİ


                                                                    İNSPECTİON

                                                                        THE SHİNİNG


AVATAR

                                                                      STAR WARS



THE BİRDS

11 Ekim 2019 Cuma

HEİDİ’NİN KIRMIZI PABUÇLARI


 

Bir gurup arkadaş köylerdeki ihtiyaç sahibi çocuklar için bir kampanya düzenlemeye karar verir.Ulaşabildikleri köy okullarında ki çocuklara ayakkabı temin edeceklerdir.Duyurdukları çevrelerinden olumlu geri dönüş alırlar,bir çok kişi bu güzel harekete destek olma  sözü verir.
Kampanyanın simgesi bir çift kımızı pabuçtur.
Hevesle çalışmaya başlar arkadaşlar, bu güzel kampanya için. Beklediklerinin çok üzerinde destek görmüşlerdir. Alınan yardım sözlerinin ardından köy okulların öğretmenlerine ulaşırlar ,ihtiyaç sahibi çocukların listesini ve  ayakkabı numaralarını isterler .   Çocuklara kırmızılı,allı pullu süslü ayakkabılar göndermek istediklerini anlatırlar.
Aldıkları cevap oldukça ilginç ve acıdır.
-Gayretiniz için çok teşekkür ederiz.Gerçekten ayakkabıya ihtiyacı olan çok öğrencimiz var.Ama lütfen ayakkabılar anlattığınız gibi renkli ve süslü olmasınlar.Zira buraların iklimi ve alt yapısı böyle ayakkabılar giymek için uygun değil.Sağlam yapılı koyu renkli ayakkabı ve botlara çok ihtiyaç var…
            ***
Heidi çizgi filmini izlemeyen veya kitabını okumayan çok az çocuk vardır her halde.Çizgi filmde neşeyle koşup oynayan ,keçi gibi hoplayıp zıplayan Heidi’nin çıplak ayakları hiç dikkatinizi çekti mi bilmem’Çok daha fakir olan Peter’in  kaba saba da olsa ayakkabıları varken Heidi çıplak ayakla koşar. Kitapta rahatça koşup oynayabilmek için ayakkabılarını ve giysilerini çıkarıp attığı anlatılır.
Geçtiğimiz senelerde bir yazar Heidi’ni ayaklarının çıplak olmasının aslında bir sembol olduğunu ve Johanna Spyri’nin bu  göndermeyle ,İsviçre’de bir zamanlar yaşanan Köle çocuklar-Verdingkinder gerçeğine işaret ettiğini iddia eder.
Heidi’nin çıplak ayaklarının özgürlüğü mü yoksa köleliği mi sembolize ettiği tartışmalı lakin köle çocuklar gerçeği buz gibi bir hakikat.
1789’da İsviçre’de 14 yaşından küçük çocukların çalışması yasaklanır.Bir süre sonra belki bu açığı kapatmak için bilerek, belki de iyi niyetle başlayan bir uygulama aslından uzaklaşarak, büyük bir kötülüğün kapılarını aralar.
Anne babaları suç işleyen ya da kendileri suçlu olan ,anne babaları ölen ya da ayrılan ,ebeveynleri borçlu olan çocuklar sahip çıkılmak! üzere kiliseler aracılığı ile toplanır ,papazlar tarafından evlatlık! olarak çiftlik sahiplerinin yanına verilir.
Çocuklar burada karın tokluğuna bile değil aç karnına çok ağır şartlar altında çalıştırılır. Bir daha onları arayan soran olmaz. Zira bunlar suçlu yada borçlu anne babaların kurtarılmış(!) çocuklarıdır.
 Bir çoğu ağır yaşam koşullarından dolayı ölür ,sorgusuz sualsiz gömülür. Kalanlar hayvanların yanında ahırda yatar, sabahın köründe kalkar tarla işleri ve hayvanların bakımını yapar ,çuvaldan bozma giysiler giyer, kuru ekmeğini soğuk suyla ıslatarak karnını güya doyurur(!).  Dayak yerler ,cinsel istismara uğrarlar ,ölenler ölür kalanlar İsviçre ekonomisine ve çiftçilerine(!) katkıda bulunmaya devam eder…
Bu çocuklar hemen hemen her zaman çıplak ayaklıdır. Zira iki yılda bir verilen ayakkabıları çocukların çabucacık büyüyen ayaklarına küçük gelir veya yaşam şartları yüzünden parçalanır. Johanna Spyri Heidi’nin şahsında bu çıplak ayaklı çocuklara selam gönderir.
Bu durum 1960 ‘lı yılların başına kadar sürer ve 1974 yılında da resmen yasaklanır.
İsviçre halkı zor da olsa bu gerçekle yüzleşir ve 11 Nisan 2013 de devlet resmen bu çocuklardan ve ailelerinden özür diler .Daha sonra sağ kalanlar veya ailelerinde tazminat verilmesi üzerine çalışmalar yapılır.
           ***
Bu gün Dünya Kız Çocukları günü.2012 Yılında Birleşmiş Milletler kararıyla 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü olarak kabul edildi. Bu gün kız çocuklarının cinsiyetlerinden ötürü uğradıkların ayrımcılığa  karşı farkındalığı arttırmak üzere kutlanıyor.
Dünya üzerine ve ülkemizde milyonlarca kız çocuğu halen ucuz tarım iş gücü olarak kullanılıyor. Ayrımcılığa uğruyor eğitim hakkı engelleniyor,çocuk yaşta evlenmeye zorlanıyor.Cinsel ve duygusal istismara uğruyor ,yakınlarından şiddet görüyor.Ve hiç kırmızı pabuçları olmuyor...
Dünyada gelişmekte olan veya geri kalmış ülkelerde durumları çok daha vahim.
Batı ülkeleri bir nebze de olsa geçmişte ki ayıplarıyla yüzleşip telafi etme yoluna gidiyorlar. Maalesef bizde gelenek ve görenekler halen kız çocuklarının önüne engel olarak çıkarılıyor ve bu konuda farkındalık istenen seviyede değil. Eğitim imkanları fakir ailelerde erkek çocuklar içinde çok iç açıcı değil ama kızlar çocuklar için durum daha vahim.
Son senelerde biz nebze de olsa kızların eğitime ulaşma imkanlarında bir iyileşme var mı? Emin değilim.
Ama bizde de kızının okula gidebilmesi  için, kendi imkanlarıyla  14 kilometre yol yapan koca yürekli bir baba var.Yakın zamanda sosyal medya da çokca paylaşıldı.Ellerinden öpülesi  bu koca yürekli baba gelecek adına millet olarak  ümitlerimizi yeşertti doğrusu…


6 Ekim 2019 Pazar

BİZİM MAHALLE SİZİN MAHALLEYİ YENER …


POST TURUTH - HAKİKAT ÖTESİ
YA DA , KURGULANMIŞ GERÇEKLİK


Çocukluğumuzun paylaşılamayan oyun alanı sokağımızın köşesindeki arsa oldu uzun süre.
Biz kızlar bebeklerimizi alıp evcilik oynamaya giderdik arsaya. Topladığımız çakıl taşlarını yan yana dizerek oturma odası, mutfak, balkon, sınırları oluşturur , ardından bebeklerimiz kucağımızda diğer arkadaşlarımızdan birinin çakıltaşı sınırlı evceğizine ziyarete giderdik.    Arsada bulduğumuz çakıllar, taşlar, dal parçaları, topraklar hatta çamurlar oyuncaklarımıza eşlik eder hayalimizde oluşturduğumuz mesut dünyamızda her biri ayrı bir anlam kazanırdı.
Taşlar topraklar misafirimize ikram ettiğimiz lezzetli pastalara böreklere dönüşürdü mesela.Ya da şekilli düzgün bir taş parçası bazen koltuk olurdu bazen sehpa.
O anda gerçek olan hakikat değil, onlara bizim yüklediğimiz anlamdı …
Biz mutlu mesut dünyamızda evcilik oynarken haylaz erkek çocukları sökün ederdi bir süre sonra.Bağırış çağırış içinde arsayı dolduran oğlanların istediği futbol oynayacakları bir alandı elbette.
Eh o zaman oğlanlarla itişmeyi göze alamayan biz kızlar evimizi en yakın komşunun kaldırımına taşırdık. Evden getirdiğimiz kilimlerin üzerinde oyunumuza devam ederken bir yandan da afacan oğlanları seyrederdik.
Şevkle başlayan futbol bir süre sonra kavgaya evrilirdi çoğunlukla. Dizleri yırtılmış, ayakkabıları patlamış haylazlar, ter damlaları kirli yüzlerinde yol yol çenelerine akarken bir birlerine dayılanıp kabararak haklıyı tespit etmeye çalışırlardı.
Genelde bağırış çağırışa dışarı çıkan emekli bir amca veya eteği belinde çaçaron bir komşu teyze müdahale eder, Sonunda haylazlar topları kollarının altında arsayı terk ederdi
Kim haklıydı ki…
Kimbilir…Ne önemi vardıydı ki zaten. Önemli olan öfkelerini, saldırganlıklarını yöneltecekleri, enerjileriniz boşaltacakları rakip oyuncular yani ortak düşmanlar bulmuş olmalarıydı.
Bir zamanların çocukları, şimdinin büyükleri olarak kendilerine sanal dünyalar kurup,sahte düşmanlar üzerinden zafer kazanmanın hazzını yaşamaya devam ediyor yetişkin dünyalarında...Sadece oyuncaklar değişti.Oyunlar başkalaştı...
***
                                                                             
Post Truth= Oxford Sözlük  tarafından 2016 yılının kelimesi olarak seçilen bu  kavram, etkin  olarak  internet ve sosyal medyanın yaygınlaşması ile hayatımıza girdi.
Post turuth “Nesnel gerçeklerin belirli bir konu hakkında kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkili olması durumunu niteleyen bir sıfat” olarak tanımlıyor. Post-truth Türkçeye hakikat ötesi olarak tercüme edildi.
Yani Post Truth kanaatlerin oluşmasında duyguların ve kişisel inançların gerçeklerden çok daha etkili olduğu ,insanların duygularını harekete geçiren ve inanmak istedikleri içerikleri doğru kabul eden bir dönemi ifade ediyor.
Bu dönemin en önemli özelliği ise yalan söylemenin utanılacak bir şey olmaktan çıkması, sıradanlaşması ve insanların yalan karşısında duyarsızlaşmasıdır.

Post-truth 2016 yılında tanımlanmış olmasına karşın somut olarak Körfez savaşı ile hayatımıza girdi.
Körfez savaşını milyonlar televizyon ekranında canlı olarak izledi. Tv lerde görülen, geceyi ıslıklarla yaran yıldız kayması ya da havai fişek kadar güzel görsel efektlerle süslenmiş bir savaş oyunu iken, gerçek, o bombaların indiği yerdeki parçalanan insanlar, yitirilen hayatlar ve yerle bir olan insanların evleri ve yuvalarıydı.
Ama bu görüntüler Irak’a barış götürülmesi olarak pazarlandı ve tuttu da. Daha yakın zamanda yaşanan Vietnam ve Atom bombasının utancını yaşayan halk, bu söyleme gönülden sarılmayı tercih etti...
Post-truth kavramının hayatımıza yaygın olarak girmesi ise yeni iletişim kanallarının çoğalması, internetin hayatımıza girmesi ve sosyal medyanın yaygınlaşması ile oldu. Küçülüp hafifleyen ve her yere taşınabilen iletişim aygıtları sayesinde bilgi her an ulaşılabilir durumdaydı. .Artık insanlar enformasyonun sadece alıcısı değil aynı zamanda üreticisi konumunaydı.
Bu beraberinde yaygın ve kontrolsüz bilgi akışını getirdi. editörler ve genel yayın yönetmeni gibi eşik bekçileri ile kontrolden geçirilen geleneksel medya etkisini kaybetti. Ve sosyal medya yeni haber alma kaynağı haline geldi. Bu durm beraberinde kontrol mekanizması olmayan sosyal medyayı  her türlü manipülasyona, dezenformasyona, çarpıtmaya müsait bir zemine de dönüştürdü. Yalan haberler hızla yaygınlaştı, sonradan gerçek anlaşılsa bile ilki kadar rağbet görmedi.
Artık insanlar için gerçek önemini yitirdi , hislerine ve duygularına hitap eden ,kişisel inançlarına uygun ve kendilerini daha iyi hissettiren içeriklere rağbet eder oldu.
Bunun ne gibi sonuçlarının olabileceği ABD  seçimlerinde ve İngiltere’de Brexsit oylamasında somut olarak ete kemiğe büründü.
11 Milyon olan göçmen sayısının 30 milyon olduğunu savunan Trump seçim söylemini bu iddiası üzerine kurdu. Ekonomik sorunlardan ve diğer olumsuz koşullardan şikayetçi olan seçmen  üzerinde , bu durumun sorumlusunun göçmenler olduğunun iddia eden  söylem  etkisini gösterdi .Daha sonra yalan olduğu ortay çıkmasına rağmen  rakibi Hillary ile ilgili yalan haberleri de  ısrarla tekrarlayarak rakibini itibarsızlaştırdı  ve seçimlerin kazananı oldu.
Yine İngiltere’de AB yükümlülüklerine dair gerçek olmayan iddialar hızla yayıldı ve halkın algılarını etkileyerek referandumla İngiltere’nin AB den ayrılmasına giden süreci başlattı.

***
düşünüyorum o halde varım düşünüyorum o halde haklıyım

Artık Körfez savaşını tv ve radyolardan takip eden halk gibi pasif konumda olmamasına karşın insanların alıcısı olduğu içerikler yine de çok fazla değişmedi. Hala” yalan da olsa bana iyi hissettirecek şeyleri söyle” diyen bir kitle var yaygın olarak
Son zamanlar da ülkemizde büyük kutuplaşmalarla mahalleler oluşturuldu. Bu mahallelerin duvarları sosyal medyadan topladığımız içerikler ile örülüyor artık. Herkes kendi dünya görüşüne fikirlerine uygun bir mahalle buluyor. İnsanlar sosyal medya da gündelik hayatta olamayacağı kadar keskin fikirli, saygısız, nobran ve acımasız.
Ya, içinde olduğu topluma kendini kabul ettirebilmek için ya da zaten var olan kendi fikirlerini destekleyecek argümanların başkaları tarafından da çokça dile getirilmesinden kaynaklanan özgüvenle, insanlar alabildiğine pervasızca davranabiliyor.
Deneyimleri kişiselleştiren algoritmalar da benzer içerikleri önümüze getiriyor.
            Bu farklı fikirler ve görüşlerden haberdar olmayan ya da olma zahmetine katlanmayan insanların daha da keskinleşmesine birer fanatiğe dönüşmesine sebep oluyor. Düşünsel konfor alanlarından çıkmak istemeyen bireyler mahallesinin duvarlarını doğruluğu müphem bu sosyal medya argümanları ile taş taş tuğla tuğla örüyor. Gerçek bilgiye ulaşma zahmetine katlanmayan insanımız, önüne konulan enformasyonu kendi hayal dünyasına göre şekillendiriyor .Oyun oynayan çocuklar gibi, hakikati görmek istemeden ona yüklediği anlam ile oyalanıyor.
            Bu malzemeler oldukça da işlevsel , yerine göre karşı mahalle olarak gördüğü insanlara karşı silah olarak  da kullanabiliyor. Sosyal medyada  propaganda ve manipülasyon amaçlı içerikler kolayca alıcı bularak hızla yayılıyor. Üretilen sahte içeriklerle ,bir görselin başka bir olayla özdeşleştirilmesi ile bilgi ve görüntülerin çarpıtılması ya da tahrip edilmesi  ile oluşan malzemeleri, kendinden olarak görmedikleri insanlara silah gibi doğrultup, kıyasıya bir  savaşta kullanılıyor. İnsanlar bir nefret objesine dönüştürülüyor.
            Evet artık insanlar gerçek olan değil, aynı dekore ettiği bir evde yaşar gibi ya da evcilik oynayan çocukların yaptığı gibi kurgulanan bir hayatta yaşamayı tercih ediyor.
            Toplumsal olarak var olan mahallelerin duvarları alabildiğine yükseldi. Mahalleler arası maç yapan çocuklar hiç olmazsa birbirlerini görerek yenişmeye çalışırken, artık insanlar muhayyel düşmanlar üzerinden zafer kazanmaya çalışıyor.
Aslında gerçek olan şu ki her mahalle bu şehrin içinde yaşıyor ve her kesin bir birine ihtiyacı var.
Sağlıklı bir toplum olabilmenin yolu, farklılıkların ahenkle birbirleri ile koordineli bir şekilde çalışması ile mümkün.
Aslında yükselttiğimiz duvarlar bize düşmanın dışarıda kaldığı,  korunaklı bir mahalle inşa etmiyor, tam aksine içinde hapsolduğumuz, beraber olmanın güzelliklerinden mahrum olduğumuz bir distopya inşa ediyor… Yalan mancınıklarına doldurularak karşı mahalleye fırlatılan nefret, geri dönüp her mahalleyi vuruyor…
Yalan haber, manipülasyon ve deformasyonla beslenen nefret, öfke önce insanın kendisine zarar veriyor. Haklı çıkmak için çalışmaya harcanan enerji , karşıdakini anlamaya çalışmak için  harcansa, ortak çabalarla inşa edilecek güzellikler, hepimizin yaşamını daha kaliteli ve mükemmel  hale getirecek kuşkusuz…





27 Eylül 2019 Cuma

GELECEK DE BİR GÜN GELECEK !!!




Can dostumla nostaljik bir gece planladık.Çerezlerimizi aldık,çayımızı demledik filmimizi seçtik ve ekran karşısında kurulduk.
Seçtiğimiz film oldukça nostaljik, döneminde beyazperdeyi sallamış bir film. 1984yılı yapımı ”Terminatör” . Gerçi , bu filmi sinema salonlarında izleyen efsane nesilden olmasak ta televizyonda korkudan büyümüş gözlerle donmuş gibi kıpırdamadan izlediydik.
Aman Allahım ne eğlendik, ne eğlendik o akşam. Sanki ,bilimkurgu parodi filmi gibiydi. Aksiyon filmleriyle dalgasını geçen, The Naked Gun ya da korku filmlerini ti ye alan Scary Movie kadar eğlenceli geldi bize. Kahkalarla izledik.
Yapay zekayı ,paralel evrenleri  ya da çoklu zamanları anlatan dizilerin müptelası olmaya az kalan bizleri eğlendirmesin de ne yapsın Terminatör.
Mesela Terminatörün 1984 yılına nasıl geldiği muamma. Işınlandı desen, robotlarla yarı aç yarı tok savaşan insancıklar başlarını ancak harabeler sokabilirken, o makineyi nerde ve nasıl yapsın. Zaman makinesi desen ortalıkta öyle bir şey görünmüyordu. Bir anda ortalıkta beliriverdi.
Sonra gelecekten gelen bir robot nasıl bu kadar ilkel olabilir ya. En basitinden, ne yüz tanıma programı var ne navigasyon ,ne de ısıya duyarlı gece görüşü dürbünü. Diskoya baskın yaptığı zaman, Sarah Conner’i  insanların tek tek yüzüne bakarak arıyor resmen. Günümüzde çoluk çocuğun elindeki telefonlar bile daha donanımlı.
Hele  fabrikada , parçalanan Terminatör’ün kopan elinin Sarah Conner’i takip ettiği sahnede koptuk iyice. Bir yandan da Terminatörle empati yapıp ona acıdık. Zavallı romatizmalı zor yürüyen bir dedenin aksiyon  filmi çekmeye çalışması kadar acıklı durumdaydı.
Bir arkadaşım anlattıydı. Televizyonda yayınlanacağı zaman ,yalnız izlemekten korktuğu için, yalvar yakar küçük erkek kardeşini beraber izlemeye ikna ediyor. Filmin olduğu akşam da anne baba evde yoklar. Arkadaş diyor ki  “o elin Sarah’ı izlediği sahnede öyle koktum ki,  yerimden kıpırdayamıyorum. Kumandaya uzanamıyorum ki kapatayım.  Kardeşimin elini tutayım dedim. Bir de ne göreyim, kardeşim mışıl mışıl uyuyo.”
Ha bu arada Terminatörün geldiği, robotların insan ırkını bitirmeye yeminli olduğu  2204 yılına beş yılımız kaldı …

***

İnsanlar geleceği merak ediyor. Futiristler de bu konuda bir şeyler anlatıyor ama ne kadarı nasıl gerçekleşecek ,ancak yaşayarak göreceğiz.
1900 lü yılların başında Fransız sanatçı Jean-Marc Cote ve sanatçı arkadaşları 2000 li yılları hayal ederek aşağıdaki resimleri çizmişler.
Oldukça ilginç ve eğlenceli çizimler. Hayal ettikleri bir çok şey, farklı şekillerde gerçekleşti. O zamanlar, oldukça ilkel bir şekilde hayal ettiklerinin, bu günkü gerçekleşen şekillerini görselerdi neler hissederlerdi acaba ?
Şimdi de geleceğe dair bir çok öngörüler ve hayaller film ve diziler yoluyla canlandırılıyor ama bunlar ne zaman ve ne şekilde gerçekleşecek cidden merak ediyorum.
Teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki hayallerimiz bile ona yetişemez oldu. İnsanoğlunun zekası ve  becerileri hayallerine nanik mi yapıyor, yoksa hayaller” hadi arkamdan gel “ deyip teknolojinin önüne fener mi tutuyor bilemedim.


Pilli patenler .O biten piller, çevre kirliliği hep ...



                                Bir ara akıllı telefonlarda ,"make up" uygulaması  vardı de mi ?




        Şimdi böyle bir şey olsaydı ,sosyal medyada  "evde sinema keyfi"diye paylaşırdık.



Ne zaman çıkacak bu uçan arabalar? Jetgillerden beri gözlerimiz yollarda ,pardon! gökyüzünde kaldı.




                                                  "haute couture" dediğin böyle olmalı ...





İyi de selfiyi nasıl çekeceğiz? Bir de, bu cep telefonları cebe ,çantaya nasıl sığacak ?




Favorim !!! Keşke finaller zamanı,  bu teknoloji olsaydı...



Niye bu balonları yapmıyorsunuz hala ? Köprülere para dayanmıyor...



Canlı yayın dediğin böyle olmalı.De mi ama...



    Ya, şu kedi gibi yerlerde yuvarlanan temizlik robotları ne zaman ucuzlayacak?



                                                Hala, şöyle hızlı trenlerimiz olamadı...


31 Temmuz 2019 Çarşamba

BU BAĞIMLILIĞIN TEDAVİSİ VAR MI ?




Tığı ve elişi yününü elime ilk aldığımda sanırım ilkokul ikinci sınıfta üçe geçtiğim senenin yaz tatiliydi.Benden biraz daha büyük komşu kızlarının ellerinde ki rengarenk yünleri görüp özenmiş, onlardan zincir çekmeyi öğrenmiştim.Önce metrelerce zincir çekip kiminki daha uzun diye yarış yaptık.
Başlangıç o başlangıç.Daha sonra ısrarlarımdan bıkan annem bana da birkaç numara tığ ve birkaç renk elişi yünü aldı.Zincir çekmekten sonra trabzan ve sık iğne yapmasını öğrendim komşu kızlarından.O yaz rengarenk el bezleri örmekle geçirdim.Aile büyüklerine hediye ettiğim el bezleriyle aldığım aferinlerle her halde boyum daha çabuk uzamıştır.

Aman ne keyif ,ne keyifti o alınan aferinler.O el  bezlerinin  ne kadar  önemli olduğunu kağıt peçeteler ve ıslak mendillerle büyüyen yeni nesiller anlamaz tabi.Misafir gelince ikramlardan sonra ellerini silmeleri için biri sabunlu biri kuru iki elbezi hazırlanır  bir tabağa konulurdu.Bunu misafirlere sunmak ise biz çocukların göreviydi.
Şimdiki amigurimilerin atası diyebileceğim örgüler moda idi o zamanlar.Kolanya şişesi üzerine kedi,naylon bebek üzerine etekleri kabarık farbelalı balerin elbisesi,oyuncak tavşan ,ibiş bebek  ve benzeri oyuncaklar,buzdolabı kapı kulpuna asmak için rengarenk meyveler örülürdü.Mısır ,domates,biber örülüp içine pamuk doldurulur ,ikisinin arasına çekilen uzun zincirle buzdolabının kapı kulpuna bağlanırdı.
Hiç unutamadıklarımdan biri de dilim dilim örülüp tamamlanan karpuzun arabaların arka camında sergilenmesiydi.
Bu işlerde aşırıya gidenlerin oklava kılıfı ile süpürge sapına bile örtü ördüğüne dair söylentiler vardı ama Allah için ,ben rastlamadım.
O zamanlar kanıma yerleşen örgü virüsü uzun yıllar pusuya yatmış bir şekilde beklermiş meğerse.
Uzun yıllar sonra elime aldığım tığlar ve şişlerle içimde ki o canavar  yeniden uyandı.Rengarenk ipler yeni bağımlılığım oldu.
Geçen yaz sonunda ördüğüm çantayı arkadaşsız bırakmak içime sinmedi, bu sen de iki yazlık çanta daha ördüm.
Eh çantalar tamam,sıra onları omuza asıp gezmeye gitmekte.
Bir müddet daha Allah'a ısmarladık efendim.Çantaların hakkını vermeliyim …