11 Ekim 2019 Cuma

HEİDİ’NİN KIRMIZI PABUÇLARI


 

Bir gurup arkadaş köylerdeki ihtiyaç sahibi çocuklar için bir kampanya düzenlemeye karar verir.Ulaşabildikleri köy okullarında ki çocuklara ayakkabı temin edeceklerdir.Duyurdukları çevrelerinden olumlu geri dönüş alırlar,bir çok kişi bu güzel harekete destek olma  sözü verir.
Kampanyanın simgesi bir çift kımızı pabuçtur.
Hevesle çalışmaya başlar arkadaşlar, bu güzel kampanya için. Beklediklerinin çok üzerinde destek görmüşlerdir. Alınan yardım sözlerinin ardından köy okulların öğretmenlerine ulaşırlar ,ihtiyaç sahibi çocukların listesini ve  ayakkabı numaralarını isterler .   Çocuklara kırmızılı,allı pullu süslü ayakkabılar göndermek istediklerini anlatırlar.
Aldıkları cevap oldukça ilginç ve acıdır.
-Gayretiniz için çok teşekkür ederiz.Gerçekten ayakkabıya ihtiyacı olan çok öğrencimiz var.Ama lütfen ayakkabılar anlattığınız gibi renkli ve süslü olmasınlar.Zira buraların iklimi ve alt yapısı böyle ayakkabılar giymek için uygun değil.Sağlam yapılı koyu renkli ayakkabı ve botlara çok ihtiyaç var…
            ***
Heidi çizgi filmini izlemeyen veya kitabını okumayan çok az çocuk vardır her halde.Çizgi filmde neşeyle koşup oynayan ,keçi gibi hoplayıp zıplayan Heidi’nin çıplak ayakları hiç dikkatinizi çekti mi bilmem’Çok daha fakir olan Peter’in  kaba saba da olsa ayakkabıları varken Heidi çıplak ayakla koşar. Kitapta rahatça koşup oynayabilmek için ayakkabılarını ve giysilerini çıkarıp attığı anlatılır.
Geçtiğimiz senelerde bir yazar Heidi’ni ayaklarının çıplak olmasının aslında bir sembol olduğunu ve Johanna Spyri’nin bu  göndermeyle ,İsviçre’de bir zamanlar yaşanan Köle çocuklar-Verdingkinder gerçeğine işaret ettiğini iddia eder.
Heidi’nin çıplak ayaklarının özgürlüğü mü yoksa köleliği mi sembolize ettiği tartışmalı lakin köle çocuklar gerçeği buz gibi bir hakikat.
1789’da İsviçre’de 14 yaşından küçük çocukların çalışması yasaklanır.Bir süre sonra belki bu açığı kapatmak için bilerek, belki de iyi niyetle başlayan bir uygulama aslından uzaklaşarak, büyük bir kötülüğün kapılarını aralar.
Anne babaları suç işleyen ya da kendileri suçlu olan ,anne babaları ölen ya da ayrılan ,ebeveynleri borçlu olan çocuklar sahip çıkılmak! üzere kiliseler aracılığı ile toplanır ,papazlar tarafından evlatlık! olarak çiftlik sahiplerinin yanına verilir.
Çocuklar burada karın tokluğuna bile değil aç karnına çok ağır şartlar altında çalıştırılır. Bir daha onları arayan soran olmaz. Zira bunlar suçlu yada borçlu anne babaların kurtarılmış(!) çocuklarıdır.
 Bir çoğu ağır yaşam koşullarından dolayı ölür ,sorgusuz sualsiz gömülür. Kalanlar hayvanların yanında ahırda yatar, sabahın köründe kalkar tarla işleri ve hayvanların bakımını yapar ,çuvaldan bozma giysiler giyer, kuru ekmeğini soğuk suyla ıslatarak karnını güya doyurur(!).  Dayak yerler ,cinsel istismara uğrarlar ,ölenler ölür kalanlar İsviçre ekonomisine ve çiftçilerine(!) katkıda bulunmaya devam eder…
Bu çocuklar hemen hemen her zaman çıplak ayaklıdır. Zira iki yılda bir verilen ayakkabıları çocukların çabucacık büyüyen ayaklarına küçük gelir veya yaşam şartları yüzünden parçalanır. Johanna Spyri Heidi’nin şahsında bu çıplak ayaklı çocuklara selam gönderir.
Bu durum 1960 ‘lı yılların başına kadar sürer ve 1974 yılında da resmen yasaklanır.
İsviçre halkı zor da olsa bu gerçekle yüzleşir ve 11 Nisan 2013 de devlet resmen bu çocuklardan ve ailelerinden özür diler .Daha sonra sağ kalanlar veya ailelerinde tazminat verilmesi üzerine çalışmalar yapılır.
           ***
Bu gün Dünya Kız Çocukları günü.2012 Yılında Birleşmiş Milletler kararıyla 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü olarak kabul edildi. Bu gün kız çocuklarının cinsiyetlerinden ötürü uğradıkların ayrımcılığa  karşı farkındalığı arttırmak üzere kutlanıyor.
Dünya üzerine ve ülkemizde milyonlarca kız çocuğu halen ucuz tarım iş gücü olarak kullanılıyor. Ayrımcılığa uğruyor eğitim hakkı engelleniyor,çocuk yaşta evlenmeye zorlanıyor.Cinsel ve duygusal istismara uğruyor ,yakınlarından şiddet görüyor.Ve hiç kırmızı pabuçları olmuyor...
Dünyada gelişmekte olan veya geri kalmış ülkelerde durumları çok daha vahim.
Batı ülkeleri bir nebze de olsa geçmişte ki ayıplarıyla yüzleşip telafi etme yoluna gidiyorlar. Maalesef bizde gelenek ve görenekler halen kız çocuklarının önüne engel olarak çıkarılıyor ve bu konuda farkındalık istenen seviyede değil. Eğitim imkanları fakir ailelerde erkek çocuklar içinde çok iç açıcı değil ama kızlar çocuklar için durum daha vahim.
Son senelerde biz nebze de olsa kızların eğitime ulaşma imkanlarında bir iyileşme var mı? Emin değilim.
Ama bizde de kızının okula gidebilmesi  için, kendi imkanlarıyla  14 kilometre yol yapan koca yürekli bir baba var.Yakın zamanda sosyal medya da çokca paylaşıldı.Ellerinden öpülesi  bu koca yürekli baba gelecek adına millet olarak  ümitlerimizi yeşertti doğrusu…


6 Ekim 2019 Pazar

BİZİM MAHALLE SİZİN MAHALLEYİ YENER …


POST TURUTH - HAKİKAT ÖTESİ
YA DA , KURGULANMIŞ GERÇEKLİK


Çocukluğumuzun paylaşılamayan oyun alanı sokağımızın köşesindeki arsa oldu uzun süre.
Biz kızlar bebeklerimizi alıp evcilik oynamaya giderdik arsaya. Topladığımız çakıl taşlarını yan yana dizerek oturma odası, mutfak, balkon, sınırları oluşturur , ardından bebeklerimiz kucağımızda diğer arkadaşlarımızdan birinin çakıltaşı sınırlı evceğizine ziyarete giderdik.    Arsada bulduğumuz çakıllar, taşlar, dal parçaları, topraklar hatta çamurlar oyuncaklarımıza eşlik eder hayalimizde oluşturduğumuz mesut dünyamızda her biri ayrı bir anlam kazanırdı.
Taşlar topraklar misafirimize ikram ettiğimiz lezzetli pastalara böreklere dönüşürdü mesela.Ya da şekilli düzgün bir taş parçası bazen koltuk olurdu bazen sehpa.
O anda gerçek olan hakikat değil, onlara bizim yüklediğimiz anlamdı …
Biz mutlu mesut dünyamızda evcilik oynarken haylaz erkek çocukları sökün ederdi bir süre sonra.Bağırış çağırış içinde arsayı dolduran oğlanların istediği futbol oynayacakları bir alandı elbette.
Eh o zaman oğlanlarla itişmeyi göze alamayan biz kızlar evimizi en yakın komşunun kaldırımına taşırdık. Evden getirdiğimiz kilimlerin üzerinde oyunumuza devam ederken bir yandan da afacan oğlanları seyrederdik.
Şevkle başlayan futbol bir süre sonra kavgaya evrilirdi çoğunlukla. Dizleri yırtılmış, ayakkabıları patlamış haylazlar, ter damlaları kirli yüzlerinde yol yol çenelerine akarken bir birlerine dayılanıp kabararak haklıyı tespit etmeye çalışırlardı.
Genelde bağırış çağırışa dışarı çıkan emekli bir amca veya eteği belinde çaçaron bir komşu teyze müdahale eder, Sonunda haylazlar topları kollarının altında arsayı terk ederdi
Kim haklıydı ki…
Kimbilir…Ne önemi vardıydı ki zaten. Önemli olan öfkelerini, saldırganlıklarını yöneltecekleri, enerjileriniz boşaltacakları rakip oyuncular yani ortak düşmanlar bulmuş olmalarıydı.
Bir zamanların çocukları, şimdinin büyükleri olarak kendilerine sanal dünyalar kurup,sahte düşmanlar üzerinden zafer kazanmanın hazzını yaşamaya devam ediyor yetişkin dünyalarında...Sadece oyuncaklar değişti.Oyunlar başkalaştı...
***
                                                                             
Post Truth= Oxford Sözlük  tarafından 2016 yılının kelimesi olarak seçilen bu  kavram, etkin  olarak  internet ve sosyal medyanın yaygınlaşması ile hayatımıza girdi.
Post turuth “Nesnel gerçeklerin belirli bir konu hakkında kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkili olması durumunu niteleyen bir sıfat” olarak tanımlıyor. Post-truth Türkçeye hakikat ötesi olarak tercüme edildi.
Yani Post Truth kanaatlerin oluşmasında duyguların ve kişisel inançların gerçeklerden çok daha etkili olduğu ,insanların duygularını harekete geçiren ve inanmak istedikleri içerikleri doğru kabul eden bir dönemi ifade ediyor.
Bu dönemin en önemli özelliği ise yalan söylemenin utanılacak bir şey olmaktan çıkması, sıradanlaşması ve insanların yalan karşısında duyarsızlaşmasıdır.

Post-truth 2016 yılında tanımlanmış olmasına karşın somut olarak Körfez savaşı ile hayatımıza girdi.
Körfez savaşını milyonlar televizyon ekranında canlı olarak izledi. Tv lerde görülen, geceyi ıslıklarla yaran yıldız kayması ya da havai fişek kadar güzel görsel efektlerle süslenmiş bir savaş oyunu iken, gerçek, o bombaların indiği yerdeki parçalanan insanlar, yitirilen hayatlar ve yerle bir olan insanların evleri ve yuvalarıydı.
Ama bu görüntüler Irak’a barış götürülmesi olarak pazarlandı ve tuttu da. Daha yakın zamanda yaşanan Vietnam ve Atom bombasının utancını yaşayan halk, bu söyleme gönülden sarılmayı tercih etti...
Post-truth kavramının hayatımıza yaygın olarak girmesi ise yeni iletişim kanallarının çoğalması, internetin hayatımıza girmesi ve sosyal medyanın yaygınlaşması ile oldu. Küçülüp hafifleyen ve her yere taşınabilen iletişim aygıtları sayesinde bilgi her an ulaşılabilir durumdaydı. .Artık insanlar enformasyonun sadece alıcısı değil aynı zamanda üreticisi konumunaydı.
Bu beraberinde yaygın ve kontrolsüz bilgi akışını getirdi. editörler ve genel yayın yönetmeni gibi eşik bekçileri ile kontrolden geçirilen geleneksel medya etkisini kaybetti. Ve sosyal medya yeni haber alma kaynağı haline geldi. Bu durm beraberinde kontrol mekanizması olmayan sosyal medyayı  her türlü manipülasyona, dezenformasyona, çarpıtmaya müsait bir zemine de dönüştürdü. Yalan haberler hızla yaygınlaştı, sonradan gerçek anlaşılsa bile ilki kadar rağbet görmedi.
Artık insanlar için gerçek önemini yitirdi , hislerine ve duygularına hitap eden ,kişisel inançlarına uygun ve kendilerini daha iyi hissettiren içeriklere rağbet eder oldu.
Bunun ne gibi sonuçlarının olabileceği ABD  seçimlerinde ve İngiltere’de Brexsit oylamasında somut olarak ete kemiğe büründü.
11 Milyon olan göçmen sayısının 30 milyon olduğunu savunan Trump seçim söylemini bu iddiası üzerine kurdu. Ekonomik sorunlardan ve diğer olumsuz koşullardan şikayetçi olan seçmen  üzerinde , bu durumun sorumlusunun göçmenler olduğunun iddia eden  söylem  etkisini gösterdi .Daha sonra yalan olduğu ortay çıkmasına rağmen  rakibi Hillary ile ilgili yalan haberleri de  ısrarla tekrarlayarak rakibini itibarsızlaştırdı  ve seçimlerin kazananı oldu.
Yine İngiltere’de AB yükümlülüklerine dair gerçek olmayan iddialar hızla yayıldı ve halkın algılarını etkileyerek referandumla İngiltere’nin AB den ayrılmasına giden süreci başlattı.

***
düşünüyorum o halde varım düşünüyorum o halde haklıyım

Artık Körfez savaşını tv ve radyolardan takip eden halk gibi pasif konumda olmamasına karşın insanların alıcısı olduğu içerikler yine de çok fazla değişmedi. Hala” yalan da olsa bana iyi hissettirecek şeyleri söyle” diyen bir kitle var yaygın olarak
Son zamanlar da ülkemizde büyük kutuplaşmalarla mahalleler oluşturuldu. Bu mahallelerin duvarları sosyal medyadan topladığımız içerikler ile örülüyor artık. Herkes kendi dünya görüşüne fikirlerine uygun bir mahalle buluyor. İnsanlar sosyal medya da gündelik hayatta olamayacağı kadar keskin fikirli, saygısız, nobran ve acımasız.
Ya, içinde olduğu topluma kendini kabul ettirebilmek için ya da zaten var olan kendi fikirlerini destekleyecek argümanların başkaları tarafından da çokça dile getirilmesinden kaynaklanan özgüvenle, insanlar alabildiğine pervasızca davranabiliyor.
Deneyimleri kişiselleştiren algoritmalar da benzer içerikleri önümüze getiriyor.
            Bu farklı fikirler ve görüşlerden haberdar olmayan ya da olma zahmetine katlanmayan insanların daha da keskinleşmesine birer fanatiğe dönüşmesine sebep oluyor. Düşünsel konfor alanlarından çıkmak istemeyen bireyler mahallesinin duvarlarını doğruluğu müphem bu sosyal medya argümanları ile taş taş tuğla tuğla örüyor. Gerçek bilgiye ulaşma zahmetine katlanmayan insanımız, önüne konulan enformasyonu kendi hayal dünyasına göre şekillendiriyor .Oyun oynayan çocuklar gibi, hakikati görmek istemeden ona yüklediği anlam ile oyalanıyor.
            Bu malzemeler oldukça da işlevsel , yerine göre karşı mahalle olarak gördüğü insanlara karşı silah olarak  da kullanabiliyor. Sosyal medyada  propaganda ve manipülasyon amaçlı içerikler kolayca alıcı bularak hızla yayılıyor. Üretilen sahte içeriklerle ,bir görselin başka bir olayla özdeşleştirilmesi ile bilgi ve görüntülerin çarpıtılması ya da tahrip edilmesi  ile oluşan malzemeleri, kendinden olarak görmedikleri insanlara silah gibi doğrultup, kıyasıya bir  savaşta kullanılıyor. İnsanlar bir nefret objesine dönüştürülüyor.
            Evet artık insanlar gerçek olan değil, aynı dekore ettiği bir evde yaşar gibi ya da evcilik oynayan çocukların yaptığı gibi kurgulanan bir hayatta yaşamayı tercih ediyor.
            Toplumsal olarak var olan mahallelerin duvarları alabildiğine yükseldi. Mahalleler arası maç yapan çocuklar hiç olmazsa birbirlerini görerek yenişmeye çalışırken, artık insanlar muhayyel düşmanlar üzerinden zafer kazanmaya çalışıyor.
Aslında gerçek olan şu ki her mahalle bu şehrin içinde yaşıyor ve her kesin bir birine ihtiyacı var.
Sağlıklı bir toplum olabilmenin yolu, farklılıkların ahenkle birbirleri ile koordineli bir şekilde çalışması ile mümkün.
Aslında yükselttiğimiz duvarlar bize düşmanın dışarıda kaldığı,  korunaklı bir mahalle inşa etmiyor, tam aksine içinde hapsolduğumuz, beraber olmanın güzelliklerinden mahrum olduğumuz bir distopya inşa ediyor… Yalan mancınıklarına doldurularak karşı mahalleye fırlatılan nefret, geri dönüp her mahalleyi vuruyor…
Yalan haber, manipülasyon ve deformasyonla beslenen nefret, öfke önce insanın kendisine zarar veriyor. Haklı çıkmak için çalışmaya harcanan enerji , karşıdakini anlamaya çalışmak için  harcansa, ortak çabalarla inşa edilecek güzellikler, hepimizin yaşamını daha kaliteli ve mükemmel  hale getirecek kuşkusuz…





27 Eylül 2019 Cuma

GELECEK DE BİR GÜN GELECEK !!!




Can dostumla nostaljik bir gece planladık.Çerezlerimizi aldık,çayımızı demledik filmimizi seçtik ve ekran karşısında kurulduk.
Seçtiğimiz film oldukça nostaljik, döneminde beyazperdeyi sallamış bir film. 1984yılı yapımı ”Terminatör” . Gerçi , bu filmi sinema salonlarında izleyen efsane nesilden olmasak ta televizyonda korkudan büyümüş gözlerle donmuş gibi kıpırdamadan izlediydik.
Aman Allahım ne eğlendik, ne eğlendik o akşam. Sanki ,bilimkurgu parodi filmi gibiydi. Aksiyon filmleriyle dalgasını geçen, The Naked Gun ya da korku filmlerini ti ye alan Scary Movie kadar eğlenceli geldi bize. Kahkalarla izledik.
Yapay zekayı ,paralel evrenleri  ya da çoklu zamanları anlatan dizilerin müptelası olmaya az kalan bizleri eğlendirmesin de ne yapsın Terminatör.
Mesela Terminatörün 1984 yılına nasıl geldiği muamma. Işınlandı desen, robotlarla yarı aç yarı tok savaşan insancıklar başlarını ancak harabeler sokabilirken, o makineyi nerde ve nasıl yapsın. Zaman makinesi desen ortalıkta öyle bir şey görünmüyordu. Bir anda ortalıkta beliriverdi.
Sonra gelecekten gelen bir robot nasıl bu kadar ilkel olabilir ya. En basitinden, ne yüz tanıma programı var ne navigasyon ,ne de ısıya duyarlı gece görüşü dürbünü. Diskoya baskın yaptığı zaman, Sarah Conner’i  insanların tek tek yüzüne bakarak arıyor resmen. Günümüzde çoluk çocuğun elindeki telefonlar bile daha donanımlı.
Hele  fabrikada , parçalanan Terminatör’ün kopan elinin Sarah Conner’i takip ettiği sahnede koptuk iyice. Bir yandan da Terminatörle empati yapıp ona acıdık. Zavallı romatizmalı zor yürüyen bir dedenin aksiyon  filmi çekmeye çalışması kadar acıklı durumdaydı.
Bir arkadaşım anlattıydı. Televizyonda yayınlanacağı zaman ,yalnız izlemekten korktuğu için, yalvar yakar küçük erkek kardeşini beraber izlemeye ikna ediyor. Filmin olduğu akşam da anne baba evde yoklar. Arkadaş diyor ki  “o elin Sarah’ı izlediği sahnede öyle koktum ki,  yerimden kıpırdayamıyorum. Kumandaya uzanamıyorum ki kapatayım.  Kardeşimin elini tutayım dedim. Bir de ne göreyim, kardeşim mışıl mışıl uyuyo.”
Ha bu arada Terminatörün geldiği, robotların insan ırkını bitirmeye yeminli olduğu  2204 yılına beş yılımız kaldı …

***

İnsanlar geleceği merak ediyor. Futiristler de bu konuda bir şeyler anlatıyor ama ne kadarı nasıl gerçekleşecek ,ancak yaşayarak göreceğiz.
1900 lü yılların başında Fransız sanatçı Jean-Marc Cote ve sanatçı arkadaşları 2000 li yılları hayal ederek aşağıdaki resimleri çizmişler.
Oldukça ilginç ve eğlenceli çizimler. Hayal ettikleri bir çok şey, farklı şekillerde gerçekleşti. O zamanlar, oldukça ilkel bir şekilde hayal ettiklerinin, bu günkü gerçekleşen şekillerini görselerdi neler hissederlerdi acaba ?
Şimdi de geleceğe dair bir çok öngörüler ve hayaller film ve diziler yoluyla canlandırılıyor ama bunlar ne zaman ve ne şekilde gerçekleşecek cidden merak ediyorum.
Teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki hayallerimiz bile ona yetişemez oldu. İnsanoğlunun zekası ve  becerileri hayallerine nanik mi yapıyor, yoksa hayaller” hadi arkamdan gel “ deyip teknolojinin önüne fener mi tutuyor bilemedim.


Pilli patenler .O biten piller, çevre kirliliği hep ...



                                Bir ara akıllı telefonlarda ,"make up" uygulaması  vardı de mi ?




        Şimdi böyle bir şey olsaydı ,sosyal medyada  "evde sinema keyfi"diye paylaşırdık.



Ne zaman çıkacak bu uçan arabalar? Jetgillerden beri gözlerimiz yollarda ,pardon! gökyüzünde kaldı.




                                                  "haute couture" dediğin böyle olmalı ...





İyi de selfiyi nasıl çekeceğiz? Bir de, bu cep telefonları cebe ,çantaya nasıl sığacak ?




Favorim !!! Keşke finaller zamanı,  bu teknoloji olsaydı...



Niye bu balonları yapmıyorsunuz hala ? Köprülere para dayanmıyor...



Canlı yayın dediğin böyle olmalı.De mi ama...



    Ya, şu kedi gibi yerlerde yuvarlanan temizlik robotları ne zaman ucuzlayacak?



                                                Hala, şöyle hızlı trenlerimiz olamadı...


31 Temmuz 2019 Çarşamba

BU BAĞIMLILIĞIN TEDAVİSİ VAR MI ?




Tığı ve elişi yününü elime ilk aldığımda sanırım ilkokul ikinci sınıfta üçe geçtiğim senenin yaz tatiliydi.Benden biraz daha büyük komşu kızlarının ellerinde ki rengarenk yünleri görüp özenmiş, onlardan zincir çekmeyi öğrenmiştim.Önce metrelerce zincir çekip kiminki daha uzun diye yarış yaptık.
Başlangıç o başlangıç.Daha sonra ısrarlarımdan bıkan annem bana da birkaç numara tığ ve birkaç renk elişi yünü aldı.Zincir çekmekten sonra trabzan ve sık iğne yapmasını öğrendim komşu kızlarından.O yaz rengarenk el bezleri örmekle geçirdim.Aile büyüklerine hediye ettiğim el bezleriyle aldığım aferinlerle her halde boyum daha çabuk uzamıştır.

Aman ne keyif ,ne keyifti o alınan aferinler.O el  bezlerinin  ne kadar  önemli olduğunu kağıt peçeteler ve ıslak mendillerle büyüyen yeni nesiller anlamaz tabi.Misafir gelince ikramlardan sonra ellerini silmeleri için biri sabunlu biri kuru iki elbezi hazırlanır  bir tabağa konulurdu.Bunu misafirlere sunmak ise biz çocukların göreviydi.
Şimdiki amigurimilerin atası diyebileceğim örgüler moda idi o zamanlar.Kolanya şişesi üzerine kedi,naylon bebek üzerine etekleri kabarık farbelalı balerin elbisesi,oyuncak tavşan ,ibiş bebek  ve benzeri oyuncaklar,buzdolabı kapı kulpuna asmak için rengarenk meyveler örülürdü.Mısır ,domates,biber örülüp içine pamuk doldurulur ,ikisinin arasına çekilen uzun zincirle buzdolabının kapı kulpuna bağlanırdı.
Hiç unutamadıklarımdan biri de dilim dilim örülüp tamamlanan karpuzun arabaların arka camında sergilenmesiydi.
Bu işlerde aşırıya gidenlerin oklava kılıfı ile süpürge sapına bile örtü ördüğüne dair söylentiler vardı ama Allah için ,ben rastlamadım.
O zamanlar kanıma yerleşen örgü virüsü uzun yıllar pusuya yatmış bir şekilde beklermiş meğerse.
Uzun yıllar sonra elime aldığım tığlar ve şişlerle içimde ki o canavar  yeniden uyandı.Rengarenk ipler yeni bağımlılığım oldu.
Geçen yaz sonunda ördüğüm çantayı arkadaşsız bırakmak içime sinmedi, bu sen de iki yazlık çanta daha ördüm.
Eh çantalar tamam,sıra onları omuza asıp gezmeye gitmekte.
Bir müddet daha Allah'a ısmarladık efendim.Çantaların hakkını vermeliyim …










9 Temmuz 2019 Salı

HIZIR İLE HAYRİYE SONSUZA DEK BİRLİKTE…



Hızır sonunda yuvasını kurdu efendim.
Boş boş geziyor zannederken meğer o Hayriye’yi ikna etmenin peşindeymiş.
Hayriye gelin kızımız, pek becerikli pek çalışkan çıktı.Yuvayı kısa zamanda derledi topladı .Kuluçkaya yattığından bile haberim olmadı. Aaa bir baktım üç tane afacan yuvadan bakıyor.
Bizim Hayriye canla başla  evlatçıklarını büyüttü hatta yuvadan uçurdu bile. Huriye Düriye Nuriye de çok cevval çıktılar ama.Kaşla göz arasında büyüdüler Ve yuvadan uçtular.Şimdi fırttıdı fırttıdı akşama kadar geziyorlar.
Artık  Hızır ile Hayriye  ikinci balaylarını yaşıyorlar. Bir sonraki aşama bayramda el öpmeye gelecek çoluk çocuk beklemek galiba.

Malum Kurban Bayramı yakın.Huriye Nuriye Düriye bayramda el öpmeye gelirlerse kulaklarını biraz çekeyim diyorum.
-Bakın kızlar yuvayı dişi kuş yapar.Akşamlara kadar fırt fırt gezeceğinize yapın babacağızınızın yuvasının yanında bir yuva.Birde iç güveyi bulursunuz seneye.Ev bark çoluk çocuk sahibi olursunuz.Gez gez nereye kadar.
Bilmem artık laf söz dinlerler mi? Malum zamane gençleri.
Ya aslında benim niyetim başka. Bizim oralarda bir inanış vardır.”Torununun torununu gören cennetlik olurmuş”. Huriye Nuriye Düriye çoluk çocuk sahibi olurlarsa belki torunların torunlarını görürüm.
Acaba kırlangıçtan torunlar için de geçerli midir ki bu ???


Hamiş:

Fotoların görüntü kalitesinin kusuruna bakmayın efendim.Uzak mesafe telefonla ancak bu kadar çekebildim.
Hızır ile Hayriye’yi  yan yana görüntülemek o kadar zor oldu ki.İkisi de hiperaktif ,tellerin üstünde durmaları saniyeler sürüyor nerdeyse.Hemencecik konup kalkıyorlar.Bir de ikisini yan yana yakalayabilmek çok daha zor.
Günlerce pencerede onları takip ettim. Hani nerdeyse imkanım olsa teleobjektif kurup kamuflaj örtü altında bekleyecektim.
Tabi mümkün olmadı. Tek sıkıntı imkan mesesi değil. Bu durumu konu komşuya nasıl açıklayacaksın.
Şehrin göbeğinde kuş gözlemi yapıyorum desem kim inanır. Erkek olsan temiz bir dayak garanti. Boşuna gazetecilik dünyada ki  tehlikeli meslek guruplarından sayılmıyor.Hani savaş muhabirliğini falan geçtim paparazzilik bile riskli işlerden.
Ee  elimde fotoğraf makinesi perde arkasında az beklemedim ama sanki biliyorlar gibi Hızır ile Hayriye paparazzilere yakalanmayan ünlüler gibi, yan yana görüntü vermekten imtina ettiler.Onları yan yana gördüğüm nadir anlarda da fotoğraf makinesini  hazırlayan kadar uçup gittiler.
En sonunda telefonla yukarıda ki tek kareyi çekebildim.Yuvalarında çekmek nispeten daha kolaydı.Onlar fotoğraf makinesiyle gayet net çıktı.Aslında paparazziler gibi ,hayvancağızların özel hayatını gözlemekten de bayağı rahatsız olmadım değil.
Bu arada paparazzilere de saygım arttı. Bizim bilgilenme hakkımız için zor şartlar altında hizmet veriyorlar.Kışın popüler  mekan kapılarında ,yazın plaj kenarlarında canla başla çalışıyorlar değil mi ?
Emeğe saygı lütfen…






1 Temmuz 2019 Pazartesi

ALTERNATİF DİZİ ARAYANLARA


Fantastik canavarlardan,Amerikan malı süper kahramanlardan ,karamsar distopyalardan entrika dolu aşk dizilerinden daraldınız ve biraz  dingin huzurlu bir şeyler izlemek istiyorum diyorsanız iki alternatif dizi önerisi…



DOC MARTİN
İşinde çok iyi başarılı bir cerrahı kan tutmaya başlarsa ne olur ?
Dr Elingım oldukça başarılı cerrahi kariyerine ,aniden başlayan hemofobisi yüzünden ara vermek zorunda kalır.Londra’yı terk ederek küçük bir sahil kasabasında pratisyen hekimlik yapmaya başlar ve olaylar gelişir.



Dizinin geçtiği kasaba muhteşem güzelliğe sahip,geleneksel dokusu bozulmamış bir İngiliz kasabası.Sırf bu manzara için bile dizi izlenir diyebilirim , yani o derece.Zaten bir süre sonra bu küçük kasabanın girdisini çıktısını öğreniyorsunuz.Hangi sokak nereye çıkıyor,hangi cadde nereye uzanıyor kestirebiliyorsunuz.
Kasabanın insanları da bir o kadar ilginç karakterler.Yeni iş kurmalara doymayan ,girişimciler kıralı Bert & Son, Umutsuz aşık eczacı… Agorafobisi olan polis memuru… insanı sinir krizine sokacak kadar kaygısız olan sekreter Eleine  işten çıkardığı için ,doktoru boykot eden ,servis ve satış yapmayan kasaba halkı.Gurup halinde gezen, her rastladıkları  sefer doktora, kahkahalar eşliğinde laf atan genç kız çetesi !

Kasaba halkının sağlık durumları da bir garip yalnız.Bizim eski Yeşilçam filmlerindeki aşk acısından sinirleri haraab olup bayılan genç kızlarımız gibi, patır patır bayılıyorlar.Öyle bizdeki gibi kalp tansiyon şeker falan gibi sıradan hastalıkları olan da neredeyse yok gibi bir şey.”Patlayan kafa sendromu” gibi hayli ilginç hastalıklardan muzdaripler.Gelişmiş ülkelerin hastalıkları da böyle enteresan oluyor galiba.
İşte böyle bir ortamda pratisyen hekimlik yapmaya çalışıyor ,Dr Martin Ellingham. Her ne kadar ısrarla kendisini Dr Ellinham olarak takdim etse de kasaba halkı da aynı ısrarla “dok maatin” demeye devam ediyorlar.Dr Martin bir yandan kasaba halkının hastalıklarını tedavi ederken bir yandan da kan fobisi ile mücadele ediyor.İşinde o kadar iyi ki sokakta giderken cafede oturan bir kadına ya da sırada beklerken  tuvaletten çıkan adama teşhis koyabiliyor.
İşinde bunca iyi olmasına karşın sosyal becerileri o oranda zayıf.Yaptığı patavatsızlıklar buradan İngiltere’ye yol olur.Halasının cenazesinde ki halk sağlığı ile ilgili bilgilendirme konuşması,Luisa ile randevularında ki kırdığı potlar.”Ağız ve diş sağlığına dikkat ettiğini var sayıyorum “diyerek ağız kokusu ile ilgili uzun bir bilgilendirme yapması vs o kadar komik ki…

Bu durumları bu kadar komik yapanda aslında bunların farkında olmaması ve gayet doğal bir şekilde davranması .Soğuklukları “demiyeyim de hadi serinkanlılıkları diyeyim ” ile bilinen , İngilizleri bile çileden çıkartıyor.Şikayetler üzerine gelen müfettiş,mesleki becerisini takdir etmesine karşın onu savunmakta zorlanıyor.
“Hastalarınıza hakaret etmişsiniz” diye müfettişe “ben kimseye hakaret etmem” cevabını veriyor.”Cahil, aptal ve geri zekalı demişsiniz” deyince “bu hakaret değil ki öyle oldukları için söyledim” diyecek  ve bunu da gayet kendinden  emin bir şekilde söyleyecek kadar doğal.
Son sözümde tripler kraliçesi Luisa’ya .”Adamcağız tripten falan anlamıyor işte ,düz mantık.Huyunu bilmiyor değilsin ki. Bile bile sevdin.Senin için “bu aptal kasabada yaşamaya devam ediyor”. Hala daha ne diye adamı değiştirmeye çalışıyorsun, trip üstüne  trip atıyorsun.Ne diyeceksen açık açık söyle yani J J J



İNSİDE NO 9
Muhteşem bir İngiliz kara komedi dizisi.Her bölümde  birbirinden bağımsız konular işleniyor.Olaylar bir şekilde dokuz numara ile ilişkilendiriliyor.
Öyle kahkahalarla gülmeyi beklemeyin ama sağlam bir mizah diline  sahip bir dizi.Olayı çözdüm sanarak ehe ehe yaparken beklemediğiniz bir yerden ters köşe yapıyor.Bazı bölümlerde  ise korku ve komedi bir arada .Süresinin uzun olmaması da ayrıca güzel.
Favori bölümlerimden biri hiç konuşmanın olmadığı ,değerli bir tabloyu çalmaya çalışan hırsızların olduğu bölüm.Bir diğeri de ünlü bir şarkıcının son nefesinin kimin olacağı ile ilgili tarafların birbirine girdiği bölüm.


Fazla spoler vermek istemiyorum ama izlerseniz pişman olmazsınız diye tahmin ediyorum. Unutmadan ekleyeyim.Black Mirror’ın ana yazarı  Charlie Brooker’in “çok zekice ,ben böyle yazamam” dediği bir dizi imiş kendileri efendim.