27 Mayıs 2020 Çarşamba

BİR ZAMANLAR BURALAR HEP DUTLUKTU…



DUT GÜZELLEMESİ
Manav tezgahları rengarenk çiçek bahçesi gibi. Önünde şöyle bir durup seyrediyorum bir müddet. İki çeşit kiraz, üç farklı kayısı, çilek , şeftali, yeni dünya, nektarin…
Cennete düşmüş gibiyim .Önce uzun uzun seyrediyorum meyveleri.
Aa neler görüyorum…
-Kara dut mu o?...
Evet ya ta kendisi. Avuç içi kadar plastik kasenin içinde ışıl ışıl yanıyorlar.
-Abi dut ne kadar?
-Kasesi 12 lira abla.
-Kardeş yarım kilo bile yok ne bu fiyat?
-Abla taa Mardin’den geliyor. Dayanmıyor ki .Olsun o kadar…
Manav haklı ,olsun o kadar. İki kase alıp geliyorum. Gelirken  apartman önünde ki dut ağacından birkaç yaprak koparayım diye uzanırken…. Birkaç beyaz dut gülümsüyor yaprakların arasından. Uzanıyorum, parmaklarımın üzerine kalkıp var gücümle ulamaya çalışıyorum nafile. Ben uzandıkça Tantalos’dan uzaklaşan meyve  dalları  gibi uzaklaşıyor, çapkınca gülümseyen beyaz dutlar. Bir taş parçası buluyorum taa öbür  kaldırımdan. Getirip  ağacın dibine yaslıyorum. Üzerine çıkıp yeniden uzanıyorum ama ..yok yine olmuyor. Yerde ki bir dal parçası ilişiyor gözüme. Alıp dutları dürtüyorum. Hah şimdi oldu. Bir kaç tane dut dökülüyor yere. Toplayıp avucuma alıyorum. Ezilmemesi için avucum yarı açık eve geliyorum.
Allah’tan sokak tenhaydı da gelen geçen olmadı. Yoksa “yazıık ,deli her halde “ filan diyebilirlerdi.
Amaan olsun ya. Ben bir avuç dut buldum ya…

Bu dutlarla benim ayrı bir hukukum vardır. Daha doğrusu dut ağaçlarıyla. Apartmanımızın hemen yanında ki metruk yer evinin bahçesinde, dalları göklere uzanan devasa bir dut ağacı vardı. O  devasa ağacın sadece birkaç dalının ucu sokağa sarkar, sarkan bu dallardan arada patır patır dutlar düşerdi.
Şimdi dut meyvesinin raconu dalından yemek. Yere düştüğü an kesinlikle berelenir anında yere değen tarafı kararır. Eğer hemen yerden toplanmazsa da ne kadar karınca ,sinek varsa üzerine doluşur yemek mümkün olmaz …
İşte o sarkan dallardan arada patır patır yeni  dökülen dutlara denk gelirsek değmeyin keyfimize.
Ayy… mikropp… Yok canım o da ne?  Mis gibi dut işte.  Çok çok tişörtünün koluna ya da beline siler yersin afiyetle.
O metruk evden sarkan dallarda ki dutlar daha fazla canımızı çektiridi. Hemen karşı komşunun bahçesin de de var ama hiç durmadan gidip izin istemesi mesele. Çekinirdik tabi. Eğer annelerimizle misafirliğe gidersek hemen dürtmeye başlardık. Annemiz izin alsın. Annelerimiz izin alınca yanından öyle bir fırlardık ki arkamızda çizgi filmlerde ki gibi toz kalkardı. Tamam izin çıktı da dallar yüksekte. Aşağıdan uzanabildiğimiz bir kaçını koparıp doğru kömürlüğün damına. Tabi çıkması da kolay değil. Önce  sandalye oturak sepet vb bilimum bir şey bulup onları üst üste dizip gayet dikkatle tırmanacaksın ki düşmeyesin. Tabi çıkamayan küçüklere ablalık yapmak lazım. Küçükler aşağıda tişörtlerinin yenini veya eteklerini yukarı doğru açar beklerlerdi. Biz yukarı çıkan cesur(!)  ve kocaman (!) ablalar abiler topladığımız dutları aşağıda bekleşen miniklerin açtıkları yenlerine denk getirmeye çalışarak aşağı atardık. Orada da ulaşabildiğimiz dutlar bitince  ellerimiz yüzlerimiz yapış yapış  iner doğru bahçedeki tumbada ellerimizi yüzümüzü yıkardık.
O tulumbadan su çekmesi ayrı bir eğlence tabi. Bir komşumuzun da kuyusu vardı. Ne kadar korksak ta karanlık kuyunun dibinde parlayan suyun cazibesine karşı koyamaz ,komşu teyzenin görmez tarafından kovayı kuyuya salar, çıkan sesi dinler, sonra da çıkrıkla yukarı çekerdik.
Şimdi düşünüyorum da annelerimiz mi daha cesurdu yoksa biz mi? Onca sene hiç bir çocuğun burnu bile kanamadı. Sadece iki üç sefer beni arı soktu o kadar. Onu da hak ettiydim. Ne işin var da arı yuvasına çubuk dürtersin be  evladım…
Yakınlarda ki tarihi küçük bir caminin bahçesinde ise iki tane kocaman karadut ağacı vardı.Ya işte oraya gitmek tehlikeli iş. O karadutların lezzeti başka ama. Hafif mayhoş çokça tatlı o lezzet kendine çekerken girmeden dur bakalım. Gizlice giderdik. Dönerken ellerimizi yüzümüzü iyice yıkardık ama elbiselerdeki lekeler bizi ele verirdi tabi. Artık temiz bir dayak garanti. Ne yapsın annecağızlar merdaneli makinelerle çamaşır yıkamak kolay mı? Bir de ne yapsan da o karadut lekesi çıkmaz. Ama Allah için annem bir sefer bile üstümü kirlettim diye vurmadı.

Yazları gittiğimiz köyde ise babaannemin dut ağacının çatalı oyun alanımız da .İlk kapan oyun boyunca oranın sahibi olurdu. Ama o ağaçtan hiç tatlı bir dut yediğimi hatırlamıyorum. Ya daha olgunlaşmasına fırsat vermeden ham dutları kopardığımız için ya da dur ağacı düzgün meyve vermediği için böyle tombul bir beyaz dur görmedim. Buna karşın annaanemin dut ağacı iki başparmağım büyüklüğünde iri  sulu lezzetli dutlar verirdi ya... Bu ağaca da çıkması mesele. Ağaca ulaşmak için dallardan yapılmış bir sundurmanın üzerinde geçmek gerekirdi. Kalın dalların arasında ki üzüm çubuklarının paçalarımıza takılarak yırtması ihtimalini göze almak gerekirdi bi kere. Olsun ya o dutlar azara da cezaya da değer  di valla…
Bunca sene sonra şimdi bile, eski mahallelerimiz de nerede hangi ağaç vardı ,gözlerimi kapatsam görürüm. Artık o dut ağaçlarının yerinde yeller esse de hangi apartmanın yerinde hangi ağaç vardı yerini çıkartırım. Haa o cami bahçesinde ki kocaman dut ağaçları hala duruyor. Çocukken bize dev gibi gelen o ağaçlar hala dev gibi kocaman. Çocukluk yanılsaması değilmiş yani.
Bu dut ağaçlarının bilinçaltımda bu kadar yer etmesinin bir başka sebebi daha var.
İpek böceği…
Birkaç sene ipekböceği büyüttüm. İnce beyaz iplere benzeyen ipekböceklerini daha minicikken alırdık. Kim den alırdık kim nasıl yumurtalardan çıkarır da satardı hatırlamıyorum. Zira o haşhaş tohumuna benzeyen yumurtaları çok sakladım ama onlardan hiç ipek böceği tırtılı çıkmadı. Tırtıllar taneyle satılırdı. Hatta bir sene tırtıl almak için pullarımı satmış onun parasıyla almıştım. Aldığımız bu tırtılları dut yaprakları yerleştirdiğimiz kutuya koyar iştahla yemelerini seyrederdik. Yaprağın bir ucundan yemeye başladığı yerler testere ile kesilmiş gibi diş diş oyulur. Oyuldukça da tırtıllar büyürdü. O minik tırtıllar yedikçe hızla büyür  tombul birer tırtıl olurdu. Boğum boğum beyaz üzerinde  ikişerli sırayla benekleri olan o tırtılları ellerimize alır birbirimize gösterir kiminkinin daha büyük olduğuna bakardık. En ufak bir böcek ya da sinek konsa feryat figan eden çıtkırıldım kızlar bile bu tırtıllardan korkmaz tiksinmez ellerinde gezdirirdi.
İşte bu dönem bizim için de sancılı bir dönemdi. Tırtıldan yavrularımızı beslemek için her daim taze dut yaprağına ihtiyaç var. Her gün komşu kapısını aşındırıp dut yaprağı istemek olmaz. Ayıp diye bir şey var. Fırsat bulunca biraz fazlaca yaprak toplar buzdolabının sebze gözüne koyardım. İki  üç güne bir darladığım babam, bana kıyamaz öğretmenlik yaptığı okulun bahçesinden bana dut yaprağı getirirdi.
Kimin evladı ise o baksın değil mi? Besleyemeyeceksen tırtıl yapma kardeşim…
Napsın babacığım, tırtıldan torunlarını beslemek zorunda kalırdı işte…
Tırtıllar iyice tombullaştıktan sonra yarı bellerine kadar başlarını kaldırıp sağa sola dönüyorlarsa koza yapma zamanı gelmiş demekti. Bu sefer kutuya teze dut yaprakları değil ipek ipliklerini tutturabilecekleri ince dal parçaları koymak gerekliydi. Geniş daireden ipliklerini dallar tutturan tırtıl, kendi ekseni etrafında dönerek kozasını örmeye başlar, birkaç gün sonra iri yerfıstıklarına benzeyen kozalar tamamlanırdı. Tabi bu kozaların rengi de önemli. Sarı koza daha az olduğu için daha değerli gelirdi bize. Onun için koza örmeye başlayan tırtılı dikkatle inceler adeta şeffaf o ipçiklerin hangi renk kozaya dönüşeceğini tahmine çalışırdık.
Bir müddet kozada istirahat eden tırtıllar kelebek olarak kozayı deler çıkardı. Koç boynuzuna benzer antenleri olan bu beyaz kelebeklerin, küt kanatları olurdu. Uçmayı bırakın yerinden bile kıpırdamayan bu kelebekler ,bir süre sonra çiftleşir, az zaman sonra da haşhaş tohumuna benzeyen bir sürü yumurta bırakır ve ölürdü. Ölen bu kelebekleri de atmaya kıyamaz yumurtaları ile beraber saklardık. Ta ki annelerimiz bu hazinelerimizi bulup da atana kadar.
Ayy ne kadar derinlere daldım. Kalkayım da şu kara kızanlarımdan bir dut  reçeli kaynatayım…
Reçelden başka bir de karadutlu çizkek yaptım kii… Nefis oldu… Ama şekili şükülü biraz kayık oldu diye fotoğrafını çekmedim. Görsellik ve sunum olmadan olmaz demeyecekseniz buyurun efendim beraberce yiyelim…


17 Nisan 2020 Cuma

SEVGİLİ LEYLAKLARIM



Sevgili günlük bugün çok mesudum…
Günlük tutsaydım bugün yazmaya böyle başlardım. Ortaokul dönemlerimde ki birkaç başarısız  denmeyi saymazsan hiç günlük tutmadım. Öyle olunca da sevgili günlük diyemiyorum ama … Bak bunu diyebilirim…
Sevgili bloğum bugün çok mesudum…
Yukarıda gördüğünüz leylak demeti var ya ? Tam üç senelik bir özlemin nihayete ermesi demek.
Birkaç sokak aşağıda iki katlı bir evin yanında ki arsada bir leylak ağacı ile erik ağacı var. İşte üç senedir leylaklar açtığı zaman o leylak ağcının etrafında kedi gibi dolaştım . Kapıda pencerede bir Allah’ın kulunu görsem, ağacın sahibini sorup izin isteyeceğim .Ama yok… Yok… Kimseler yok…
Ağacın sahibi var mı onu da bilmiyorum aslında. Zira bahçemsi o arsaya evden açılan bir kapı vs yok. Kapı sokak tarafında kalıyor. Sahipsiz bir ağaçtır diye düşünmeme ise, arsanın etrafında ki iki sıra tuğladan örülen duvar mani oluyor. İzinsiz  koparabilmem mümkün değil.
Her leylak zamanı aşeren kadınlar gibi canım leylak çekti. Mübarek çiçekçide satılan bir şey de değil ki  gidip alayım. Beyaz dut gibi narin o da .Pazarlamaya gelen bir ürün değil.
Bu leylak aşkı çocukluk günlerimden kalma. Biz apartman çocuğu idik ama etrafımızda bolca bahçeli yer evlerinin olduğu sokaklarda büyüdüm. Sarmaşık gülleri ve  hanımelleri  ile kaplı kapılardan girilen yer evlerinde oturan komşularımız ikindi serinliği çöktüğü zaman bahçelerini yıkarlardı. Çoğunlukla leylak ,erik ,dut ağaçlarının olduğu o bahçelerde ağaçların altında aslanağzı ,akşam sefası, katırtırnağı çiçekleri açar, beyaz kireç boyalı saksılarda ortancalar, güller karanfiller, yaz akşamlarını baygın kokulara boğarlardı. Ha gerçi ortancanın öyle baygın kokusu yok tabi.


Her neyse biz oturduğumuz apartmanın balkonundan etraftaki bahçeleri seyreder, komşu çocukları ile laflar, akşamüstü ise aşağı inerek oyunlarına katılırdık.
İşte o zamandan beri, modern apartman bahçelerinde ki ithal çam ağaçlarını ,çimleri, begonvilleri  ismini bilmediğim çiçekleri de sevsem de esas sevdam o doğal samimi kendiliğinden oluşmuş gibi görünen Ege’nin yer evlerinin bahçeleriydi.
Neyse işte corona günleri başladı. Çoğunlukla evdeyim, ülkenin çoğu gibi Arada bir yürüyüş  parkuru var yakınlarda, eldivenimi maskemi takıp yürüyüşe çıkıyorum. Dönerken gözlerime inanamadım. Sevgili leylak ağacımın yanında ki o evin penceresinde yaşlı bir amca. 65 yaş üstü coronavirüs mahpuslarından galiba. Pencereye koyduğu kırlente kollarını dayamış etrafı seyrediyor.
Koştum hemen ,boynumu büktüm ,”amca leylak toplayabilir miyim”  diye rica ettim en yalvaran sesimle. Amca o tatlı şivesi ile
-Gopaa gızım,bi kaç dene ; dedi.
-Ah amcam bana dünyaları bağışladın ya sen.
Hemen bahçeye daldım. Uzanabildiğim dallardan biraz kopardım. Amcadan utanmasam bi kucak toplayacaktım ya. Daha fazlasına yüzüm tutmadı.
Döndüm, iki senedir bahçesine dadandığım, kentsel dönüşüm için yıkılan evin bahçesine. İsmini bilmediğim bu sarı çiçekleri topladım. Sonra bugün ki sürprizi tamamlayan gelincikleri gördüm .Orda burda tek tük açan gelincikleri talan edip ,dönerken yaparım diye düşündüğüm alışverişi filan unutup eve koştum.

Mutfak tezgahına yaydığım çiçekleri , su doldurduğum kocaman bir bardağa, bir Viktorya asilzadesi Leydi özen ve zarafeti ile dizdim. Leydi J filminde gördün de çok özendiydim. Leydi, hizmetçilerinin topladığı çiçekleri pahalı porselen vazolarının içine dizerek arajman hazırlıyordu.
Su bardağından bozma vazomun içinde ki çiçek buketimi sehpaya koyup karşısında ayaklarımı uzattım ,böğütlenli  çiizkek yiyerek kahve içiyorum şimdi.





30 Ocak 2020 Perşembe

ÇÖPLER YALAN SÖYLEMEZ


Doktora için çöp karıştıran öğrencinin haberini duydunuz mu ?...
Bilim üretmek zor iş. Hele de bizim gibi uzmanı bol bir ülkede. Bizde herkes her şeyin uzmanı. Pediatrist  sismoloji hakkında, tarihçi halk sağlığı ve farmakoloji hakkında, biyolog dış siyaset ve uluslar arası ilişkilerde görüş beyan etmekte mahzur görmez. Yani kendisinin o alanda ki düşünceleri değil basbayağı uzman görüşü.Hele de hasbel kader her hangi bir alanda doktora aşamasına gelmişse her konuda otoritedir artık.”Olur mu öyle şey ?”  diyenler, televizyon programlarında ki katılımcılara baksın.Bir hafta önce ilaçların etkilerinden bahseden bir amca, bir hafta sonra sınır ötesi askeri harekatın nasıl olması gerektiğini anlatıyor. Diğer hafta ise tarihi bir olayı değerlendirip analiz yapıyor.
Hele de kahvehane ahalisi…Of  Allahım onlar her şeyde uzman. Hatta işin kitabını yazmış Anayasa Profuna  “Senin aklın ermez”  diye ayar çekip,  hukuki görüş beyan edecek kadar..
İşte böyle bir ortamda çöpleri karıştırarak bilim üreten doktora öğrencisi haberi oldukça dikkat çekici ve önemli . Yanlış anlaşılmasın fakirlikten dolayı  geri dönüşüm toplayarak para kazanıp okumaya çalışan bir öğrenci değil. Çöpleri  inceleyerek  analiz yapan bir bilim insanı.
Marmara üniversitesi doktora öğrencisi Umut Yiğit , Nurdoğan Rigel hocanın danışmanlığında Ekonomik krizin farklı semt sakinleri ve gelir guruplarının nasıl etkilendiği hakkında tez hazırlıyor. Bu çalışma aşamasında oldukça ilginç bulgular tespit ediyor.
Araştırma Bağcılar ve Etiler semtlerinin  çöplerinde yapılıyor. Çöp analizi ile ekonomik krizin ilk hangi alanlarda kendini hissettirdiği hakkında  veri toplanıyor. Elde edilen bulgular yazının başına koyduğum videoda  da anlatılıyor.


İsterseniz şöyle bir toparlayayım.
Çağımız insanı gösteri toplumuna dönüşmüş durumda. Üretim kültüründen tüketim kültürüne geçtik. Nüfusu milyonlara ulaşan şehirlerde insanlar birbirleriyle tanışmak ve iletişime geçmek için aracıya ihtiyaç duyuyor ve bu noktada kendini kurgulayarak ifade ediyor. Giydiği kıyafet ,saç rengi ve şekli, içtiği kahve , gittiği restoran, oturduğu semt, kendini ifade ettiği sunum malzemelerine dönüşüyor. İşte bu kurgulanmış görüntüden sağlıklı çıkarımlar yapmak mümkün olmuyor. İnsanların özel hayatlarına da giremediğiniz için, özel alandan kamusal alana taşan veriler, onların özel  hayatlarında  tükettikleri ürünlerin çöpleri oluyor
Yani insanlar yalan söylerken çöpleri doğruları söylüyor.
Şimdide iki semtin insan profilini özetlersek şöyle bir tablo ortaya çıkıyor.
Etiler insanı simgesel sermayeye daha fazla yatırım yapan insanların olduğu bir semt. Yani zenginlerin semti. Burada yaşayan insanlar genellikler yalnız ya da ev hayvanları ile yaşayan bireyler.
Masa başı işlerde çalışıyorlar ve akşamları kamusal alana eğlenmeye çıkıyorlar . Görüntülerinden ödün vermiyor , lüks mekanlarda pahalı kahveler içip alafranga yemekler yiyorlar.
Tüm bunlar nereden anlaşılıyor? Çöplerinde ki 33 cc lik paketlerden, kişisel bakım ürünü  ambalajlarından, evcil  hayvan maması paketlerinden, layt ürün kutularından.
Şimdi,  kendini parlattığı kurguladığı görüntüsü böyle. Lakin arka planda farklı bir görüntü söz konusu.

Etiler paket servisin  yaygın olduğu bir semt.Ve bilin bakalım en çok neler sipariş veriliyor?
Çiğ köfte, kebap ve pide gibi geleneksel  yemekler. Tatlı olarakta kazandibi, tulumba tatlısı,  ekmek kadayıfı gibi ürünler.
Yani gündüz pahalı cafelerde pahalı kahveler içip salata yiyen, cheesecake  tiramisuyu çatal bıçakla zaarifçe tüketirken story  atan bazı tipler, akşamları eşofman altını giyip kanepede yayılarak kebapları gömüyor, şerbetini damlatarak tulumba yiyormuş. Ha bir ekonomik kriz sonucu zavallılarım  Bim ve A101 markalarının sütlerini, yoğurtlarını ve  meyve sularını tüketmek zorunda kalırken  zevahiri toplamaktan da geri kalmamışlar. İşte bunu da çöplerden çıkan Dost marka süt ,Birşah marka yoğurt .Juys marka meyve suyu, Çikonella marka çikolata kutularından anıyoruz.
Bağcılara gelirsek. Daha emek yoğun  işlerde çalışan, dar gelir gurupları  burada oturuyor. Genellikle çok çocuklu ,gündüz ağır işlerde çalışırken, akşamları televizyon başında vakit geçiren, ekonomik krizi iliklerine kadar hissederken, sunumla falan uğraşmaya takati olmayıp günü kurtarma derdinde olan aileler.
Bunu da yine çöplerinden anlıyoruz. Çubuk kraker cips ambalajları ile beraber bol miktarda çocuk bezi çıkıyor çöplerden. Paket servis ambalajlarına pek rastlanmıyor. Ambalajlar litrelik veya büyük boyutta. Sebze atıkları daha fazla. Layt ürüne rastlanmıyor. Etilerde ki filtre yada ekspresso tabletleri  yerine üçü bir arada nescafe poşetleri var. Kişisel bakım ürünleri  şampuan ve sabundan ibaret.
İşte tüm bu bilgiler çöplerden elde ediliyor.
Anlaşılan o ki günümüz insanı “görüntü her şeydir” anlayışında. Ekonomik krizde bile görüntüden taviz verilmiyor.
                Videoda Prof. Dr. Nurdoğan Rigel Hoca Etiler insanının kendini parlatarak sunduğunu söylerken Bağcılar insanının kendini parlatacak imkanı olmadığı için daha kendi gibi olduğunu belirtiyor.
Bu noktada kendisine katılmıyorum.
Dar gelirli mahalle halkı da kendini kurgulayarak sunuyor. Yalnız onun parlaklığı altın suyu değil de daha ucuz simlerden geliyor. Buralarda oturan insanların sosyal medya paylaşımlarına ve tik tok videolarına baktığımızda bu net görülüyor. Onlar da pahalı kafelerde değil, altın günlerinde hazırladıkları masalarla, kendilerini parlatarak sunum yapıyorlar. Belki çocuğuna süt alamayan kadın altın gününde çeşit çeşit ikramlar hazırlamak için market masrafından kısıyor.Tabi pazarlar farklı olunca sunulan ürün de farklılık gösteriyor.
Ha gerçi, bu ayrıntı çöplerden anlaşılır mı bilmiyorum tabi.
Bu çalışma aslında ilk olarak Arizona Üniversitesinde ki bir bilim insanı tarafından 1973 de yapılmış.Anketlerde yüz yüze iken insanların gerçekleri tam olarak aktarmamaları sebebiyle böyle bir çalışmaya ihtiyaç duyulmuş. Ülkemizde ise ilk 2015 yılında Ali Mendillioğlu ve Umut Yiğit  Bavul Dergi için yapıyor ve bu çalışma yüksek lisans tezine dönüştürülüyor.B u çalışmalar da internette mevcut.
O çalışmalar da oldukça ilginç. Benim en ilginç bulduğum şeylerden birisi de,  kalın soyulmuş patates kabuklarının çokça bulunduğu çöplerin olduğu semtlerde, öğrencilerin yoğun yaşadığının anlaşılmasıydı.  



31 Aralık 2019 Salı

EVET HİÇ YAPMADIM...


POPÜLER DÜNYAYA NAİF BAŞKALDIRI...


-GOT Sonunu nasıl buldun? Çoğu için hayal kırıklığı oldu…
-Bilmem GOT seyretmedim
-Nasıl yani hiç mi ?
-Evet hiç.
-Peki frends  yada  how ı met your mother ?
-Hayır
-Gerçekten mi ?
-Evet gerçekten…

***


Evet gerçekten…Hiç  Müge Anlı izlemedim…Hiç Recep İvedik (İlk bölüm hariç)  izlemedim…Hiç  Kürk Mantolu Madonna okumadım (Sabahattin Ali’yi çok sevmeme rağmen) Elif Şafak’ın Aşk kitabını (önceki tüm kitaplarını okumama rağmen) okumadım…Hiç selfi çekmedim…Hiç tbt yapmadım…Sosyal medyada story paylaşmadım…Tik tok videosu çekmedim…Face App indirmedim…
Aslında bu konu kafamı oldukça kurcaladı. Popüler olan veya moda olan  şeylere karşı bu kadar antipati duymamın sebebi ne ola ki?
Öyle ki ihtiyacım olmasına rağmen Cin Ali’nin annesinin ayakkabıları benzeri kalın topuklu botlardan başkasını  bulamadığım için üç sene kışlık ayakkabı almadım.O senelerde moda olan sivri burun ayakkabılardan başkasını bulamadığım için iki sene yazlık ayakkabı alamadım.
Sonra sosyal medyada “eğer linç edilmeyeceksem” diye başlayıp popüler olan konularda aksi görüş belirten kişilere rastlayınca da aslında yalnız olmadığımı fark ettim.
Neydi bu kendini, sevdiği ya da ihtiyaç duyduğu şeylerden mahrum etme pahasına popüler olandan kaçınma çabası…
Entelektüel kibir mi?
Farklı olma çabası mı?
Kendini beğenmişlik mi?
Özel olduğunu zannetme yanılgısı mı?
Elit(!) olma kaygısı mı?
….

Hayır aslında hiç biri…
Sadece kişisel alan oluşturma çabasıydı benimki…Tüm diğer canlılarda da var olan kendine ait bir alan oluşturma içgüdüsü.
İletişim bu kadar hızlanıp Dünya Global bir köy olalı beri kişisel alanlarımız kalmadı. Herkesin sevdiği şeyleri sevip, beğendiği şeyleri beğenir olduk. Kişisel beğenilerimiz toplumdan ayrışma hatta garipsenme sebebi oldu. Toplumla uyumlu olma adına kişisel değerlerimizden vaz geçmek zorunda kalıyoruz çoğu zaman.
İletişim açısından özel alanımız 0-25 cm kişisel alanımız 25-100 cm arasıdır. Bu sadece bizim seçtiğimiz kişileri aldığımız  alanımızdır. Bu alan, eğer istemediğimiz kişiler tarafından ihlal edilirse kişide huzursuzluk hatta panik oluşur. Asansöre beraber binen yabancı kişilerin karşıya değil aşağı bakma davranışı, aslında bu özel alanının ihlal edilmesinden kaynaklı huzursuzluk halinin dışavurumudur.
Elbette psikolojik olarak da bizi biz yapan seçimlerimiz beğenilerimiz, bize özel alanlarımızdır. İşte moda, trendler, sosyal medya bu alanlarımızı biz fark etmeden ihlal ettiği için nedenini bilmeden  huzursuz ve tedirginiz çoğunluk olarak. Farklı olmaya cesaretimiz yok. Ev eşyamızdan, kıyafetlerimize, gittiğimiz tatil yerlerinden seçtiğimiz mesleklere, okuduğumuz kitaplardan izlediğimiz filmlere, hatta yediğimiz içtiğimize varana kadar beğenilerimizi biz değil çoğunluk belirliyor artık . Evet evet yediğimiz içtiğimize kadar. Triliçe ,makaron ,  suşi ,çia tohumu, yulaf ezmesi , manş fasulyesi, kinoalı salata, şimdi de her yerde açılan lokmacılar  yükselen lezzet trendlerinden değil miydi ?
Bir reality show da izlemiştim. Köpek sahiplerine danışmanlık yapan ,ev hayvanlarına eğitimler falan veren bir uzman vardı. Büyük bir malikanede ki hırçın ve huzursuz bir köpeğin sahibi tarafından sorunun çözümü için çağrılıyordu. Uzman gelip hayvanı ve evi gördükten sonra sorunu belirledi. Köpeklerde koruma ve sahiplenme  içgüdüsü baskın olduğu için  onu aşan, bu kadar büyük  bir mekan onda korkuya ve hırçınlığa sebep oluyordu. Sonra onun için salonun bir köşesinde sahipleneceği küçük bir yuva yapılınca  köpekçik sükûnete kavuştu.
İşte bu kocaman sosyal hayatta o küçük köpekçik gibi minik bir alan oluşturma çabasıymış meğer, benim popüler olandan kaçıp kıyıda köşede kalmış fazla bilinmeyen güzellikler arayışında olmam…



18 Aralık 2019 Çarşamba

KOMŞUDAKİ İNGİLİZLER


        THE DURRELLS İN CORFU


Bayan Durrell, ailesini geçindirmek için uzun yıllar yurt dışında çalışan eşini kaybederek, genç yaşta dul kalır. Kocasından geriye dört çocuk ,çok küçük bir emekli maaşı ve bir ev dışında hiçbir şey kalmaz. Sekiz yıl dört çocukla beraber yaşam savaşı veren bayan Durrell sonunda alkole yenik düşer. Bu durumun devam edemeyeceğine karar veren bayan Durrell evini satarak biriken borçlarını öder ve çocuklarını alarak, hayatın daha ucuz olduğu bambaşka bir ülkede ki uzak bir adaya taşınır.
Eldeki kısıtlı imkanlarıyla, daha ilk geceden mutfak tavanı çöken, çok eski ve insanlardan uzak, eşyasız ve mobilyasız bir ev kiralayan bayan Durrell, dört çocuğuyla ,dillerinin tek kelimesini bile anlamadığı bu yabancı  adada yaşam savaşına başlar. Dağ başında ki  elektriğin bile olmadığı bu harap binayı,  her biri birbirinden sorumsuz dört çocuğuyla uğraşarak bir yuva haline getirmeye çabalar.
Ne kadar dramatik , acıklı bir hikaye değil mi? Hani şu Küçük Emrah filmlerinde ki acılı ana ve gariban  evlatlarının hikayeleri gibi.
Yok  yok… Hayır…Gayet eğlenceli ,insana yaşam sevinci veren bir İngiliz dizisi aslında.
Dizi ailenin en küçük oğlu doğa bilimci Gerald Durrell’in anılarından yola çıkarak uyarlanmış.Yani gerçek bir yaşam hikayesine dayanıyor.  
 Biz Ortadoğu insanları olarak olayları fazla dramatize ettiğimizi düşünüyorum. Kendine acımak ,acılarından beslenmek oldukça yaygın bir durum. Bilmiyorum belki de herkesin acıyla başa çıkma şekli farklı olduğu için biz de böylece hayata tutunuyoruz.Bu konu bizde ağır bir dram dizisi yapılır ,acıklı bir müzik eşliğinde ,her bölüm en az 10 dakika boyunca  anne "evlatlarıım,yavrularıım" diye feryat figan çocuklarına sarılarak ağlardı .
Dizi Yunanistan’ın Corfu adasında ki muhteşem manzaralı eski bir evde çekiliyor. Ev her ne kadar harap vaziyette olsa da “yaşarım ki ben burada” hissi uyandıran bir yer. Etrafı zeytin ve kumkuat ağaçlarıyla çevrili, önünde kendine ait bir plajı bile bulunan, üç katlı kocaman bahçeli, otantik bir bina.

Bayan Durrell ne kadar becerikli ve mücadeleci bir kadın olsa da çocukları (bende “bir temiz dövmek lazım bunları” duygusu uyandıran  ) kaygısız sorumsuz ve sinir bozucu koskoca adamlar. Kadıncağız bir işin ucundan tutmalarını isteyince ortadan kaybolup arazi oluyor hepsi de . Aralarında ”Bu kadına da yazık “diyen yok .
En büyük oğlanı, tüm gün don atlet, üstünde bir sabahlık, daktilo başında yazan Lery’ni gün gelip ünlü bir yazar olacağına kim inanır. Ama meğerse bu Lary “İskenderiye Dörtlüsü” , “Avignon Beşlisi” ve daha bir çok romanın ve gezi kitabının ,şiirlerin  yazarı, 20 yy İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Lawrance Durrell  imiş. Bulduğu hayvanı eve getiren, üstü başı kir pas içinde, yanında dünyanın en çirkin köpeği ile tüm gün dağ bayır dolaşan evin en küçük oğlu Gery ise ünlü bir doğa bilimcisi.

16 yaşında ki ergen Margo ise evlere şenlik bir tip. Saf desem hafif kalacak, aptal desem ağır kaçacak bir ergen kızcağız. Kendini gerçekleştirmeye çalışırken her bölüm yeni bir maceraya atılan, yenilgilerinden hiç gocunmadan müthiş  bir özgüvenle yeni deneyimlerin peşinden koşan,  sevimlilikle  sinir bozuculuk arasında gidip gelen eğlenceli bir karakter. Bir ara bir Türk karaktere de aşık oluyor ama adama Türk demeye bin şahit ister. Yunanlı Spiros’nun tipi bile daha çok benziyor Türke.
Türk Zoltan ile Yunan Spiro bir bölümde bayağı yükselip yumruk yumruğa kavgaya tutuşacakken, Morgo birkaç argümanla aralarını buluveriyor. Artık” bizim en aptalımız bile, sizin yüzyıllarca çözemediğiniz sorunlarınız çözer” mesajı  mı veriyorlar  bilemedim. Malum İngilizler diplomaside ki başarıları ile meşhur.
                Ailenin Rum yardımcısı Lugaretzia ‘nın deyimi ile “ailenin en iyi çocuğu”  olan Leslie ise silahlarla olan aşkının meyvesini sonunda polis olarak alıyor. Amma velakin sınavları geçip gönüllü itfaiyeci olamıyor.

Mutfak masasında oturan konukların yanından bir eşeğin geçtiği, koridorlarında pelikanların gezindiği, oturma odasında ki ağaçta bir tembel hayvanın baş aşağı sarkarak uyuduğu , sabah Bayan Durrell’in baş ucunda bir keçi ile uyandığı , çay servisi sırasında bir peçeli baykuşun eşlik ettiği eğlenceli bir ev. Muhteşem ege manzarası, birbirinden ilginç ve eğlenceli karakterler ile pozitif bir bakış açısına sahip güzel bir dizi.

Dizi kadrosunda farklı milletlerden karakterler var. Kültürler ,milletler bir çatışma yaşamadan dostluk ve kardeşlik içinde bir arada yaşıyorlar. ”Hepimiiz kardeşiiz ,bu kaavgaa ne diiyee “ şarkısında ki gibi bir dünya. Daha 1930 lu yıllarda, şimdi bile zor bulunan açık fikirli bir topluma sahip bir ada.
Sevgili Deeptone’nin önerisi ile izlemeye başladığım komik ,naif, pozitif bir dizi. İkinci dünya savaşının hemen öncesinde bir Yunan adasında ki İngiliz bir aileyi anlatan dizi dördüncü sezonu ile veda ediyor…

                                         Bunlarda gerçek Durrell ailesi 

4 Aralık 2019 Çarşamba

SORUMLULUKSUZ HAYAT ; OH NE RAHAT…



Sosyal sorumluluklarımızın bilincinde olmak, farkındalık kazanmak , çevreyi korumak, hayvanlara sahip çıkmak , nezaketli  , saygılı olmak ,empati yapmak …..
Tüm bunlar olunca hayatımız güzelleşecek, kendimizi değiştirince etrafımızda değişecekti değil mi? Son senelerde anlatılan teşvik edilen ,öne çıkarılan konular bunlar, çevre sorunları, insan hakları, kişisel gelişim psikoloji ,iletişim falan filan …
Bunlarla ilgili benim de  kafa patlatmışlığım, makale yazmışlığım, insiyatif almışlığım, gönüllü falan olmuşluğum  da çoktur.
Tüm bunlar yalan arkadaşlar…Bir iletişimci olarak söylüyorum ki  külliyen yalan…senelerdir emek verir  uğraşırım, hayatımın güzelleştiğini falan görmedim.
Hayat gailesinin ve yüklerinin üzerine ekstra yükler yükledi hayatımı kabusa döndürdü resmen.

Farkındalık bir bataklıktır sayın okuyucu. Bir kere görmeye başladın mı geri dönüşün yok artık. Hep görürsün. Kalıcı deformasyon …
Şu, su kaynaklarının azalması ,küresel ısınma ,plastik atıkları azaltma ,karbon ayak izi,tabiatı çocuklarımızdan ödünç alma  muhabbetlerini ele alalım önce mesela
Hayattaki az sayıda ki takıntılarımdan biri olan elimi yıkama lüksümü aldı elimden mesela. Islak mendil, anti bakteriyel  losyonlar falan sevmiyorum işte,  illa ellerimi yıkayacağım. Ama su kaynaklarının azalması muhabbetleri başlayalı el yıkarken israf olan suyu hesaplamaktan hayatım kabusa döndü. Bunun birde bulaşık yıkama meselesi var. Tamam hadi elde değil de bulaşık makinesinde yıkayalım. İyi de az kişi isen, bulaşıklar makinada günlerce beklemek zorunda kalıyor. Makinaya koymadan önce bir sudan geçireyim desem bulaşık deterjanı reklamlarına çıkan teyzeler parmağını sallayarak, kamu spotu gibi ayar vermeye başlıyor.” İşte şu kadar  su israf oluyor, su kaynakları şu kadar kaldı…”
İyi de bacım bulaşıklar makinada koksun mu ? Hadi iki tane tabak,  elde yıkayıvereyim desen kesin reklamlarda ki teyzeler gece kabuslarıma girecek, “hiç utanman yok mu ? nasıl elde bulaşık yıkarsın”  diyerekten.
Ya o kağıt peçeteler , kağıt havlular.Tek seferde kullanıp atmaya kıyamıyorum. Sofradan topladıklarımla tabak sıyırıım mesela. Tamam onların yerine pamuklu bezler kullanayım o zaman da yıkaması suyu deterjanı  meselesi var. Hangisi  daha az çevre kirliliği yapıyor, hangisi ile daha fazla israf oluyor acaba ? Bir hesaplıyayım bakalım.
Meyve sebze yıkarken israf olan suya hiç girmesem mi acaba ? Meyveleri leğende yıkayıp, kalan suları dibine dökmek için çiçek almayı planlıyorum mesela.
Ya şu plastik ve kağıt atıklar? Mutfak balkonu içi, geri dönüşüm atıkları ile dolu çöp poşetleri yle kaplanıyor kısa sürede.                Bir not kağıdını, bir tel atacı  bile çöpe atamıyorum . Biriktirip kağıt toplayıcıları alsın diye çöp kutularının yanına bırakıyorum. Bizim belediye zaten geri dönüşüm toplamıyor da, toplasa da onlara vermem zaten. Boş ver, insanlar onuruyla ekmek parası kazanıyor  onlardan .Hele birde kullanılmış kızartma yağı dolu beş litrelik şişe var ki onunla ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yok . Korkuyorum , balkonu gören komşular çöp ev diye belediyeye haber verecekler.
Yolculuğa çıkarken çöp bidonuna atmak için çöp poşetini yanıma alıp, konteyner dolu diye yere bırakamayıp, boş bir çöp konteyneri  bulana kadar arabada çöpü başka bir şehre taşımışlığım var. Şöyle bir parkta çiğdem çitlemeye kalksam o da ayrı bir dert. Bir  elimde çiğdem poşetini  diğer elimde çiğdem kabuklarını atmak için başka bir poşeti  tutarken , çiğdemleri hangi elimle çitleyeyim Allah aşkına…Ben de bir parkta ya da deniz kıyısında ayaklarımı sallaya sallaya Cennet mahalleli Pembe gibi çiğdem kabuklarını tüft tüft diye tükürerek çiğdem yemek istiyorum ama olmuyor…olamıyor…

Hani insanlara  çocuklara, tüm canlılara değer verme saygı gösterme durumları var ya o konularda hepten kendimi aştım galiba. Apartmanımızın kedisi Karakız var senede iki defa bodrumumuzda yavruluyor. Apartmandan  çıkarken, karnını sallaya sallaya gelen Karakıza eğilip selam vermeden geçemiyorum. Saygısızlık yapmışım hamfendiye gibi geliyor. Ciddi ciddi çömelip , göz göze gelerek  merhaba falan diyorum. Yani o derece. Mahallenin kedi köpekleri  ile arkadaşlığımız level  atlayacak, yakında onlarla gün  yapacağız gibime geliyor.
Ama bak herkese selam verip gülümseme kısmında çekiniyorum biraz. Öğretmen arkadaşım anlatmıştı. Bu, kişisel gelişim seminerlerinden birinden çıktıktan sonra,  aldığı gazla  okulda ki öğretmelere, öğrencilere velilere gülümseyerek “ merhaba “demeye başlamış. Öğretmen arkadaşları , öğretmenler odasında “hocanımın psikolojik sorunları var galiba “diye dedikodusunu yaparken  yakalayınca,  vaz geçmiş garibim.
Tabi şimdi çevre de önemli. Sizin nezaketinizi anlayacak insan da lazım yani.
Hani İstanbul’lu bir memur taşra kasabalarından birine gidiyor iş için. Bir kahvede oturup çaycıya sesleniyor
-Bir çay rica edebilir miyim?
Kahveci ters ters bakıp işine devam ediyor. Bir kaç sefer ricasını tekrarlayan memur kahvecinin umursamaz tavırlarına en sonunda öfkelenerek bağırıyor.
Kahveci adamın yanına gelip baştan aşağı bir süzüyor ve” paran yok mu senin ?” diyor. Şaşıran adamcağız “vaar”  diye cevap verince kahveci gürlüyor . “İyi de be adam, o zaman ne yalvarıyorsun. Adam gibi istesene”
Gittiğim lokantalarda garsondan önce masayı toplama alışkanlığımı zorla yeni yeni bırakabildim. Bu işsizlikte üniversite mezunu garsonlar çok. Size hizmet veren genç garsonun  bir öğretmen veya mühendis olma ihtimalini göz ardı etmeyin lütfen. Gerçi bu takıntımın sebebi garsonların üniversiteli olma ihtimali değil. Tamamen insani bir refleks.
Mağazalar da açtığım ürünleri muhakkak katlama ya da asma hassasiyetim başıma iş açıyordu. Arkadaşla alışverişe gittik. O kıyafetleri denerken ,baktıklarımızı toplayıp asıyorum ben de. Birkaç gömlek ve montu astım en son kalan montu almak için uzanmıştım ki beyefendinin biri kaplan gibi atılıp elimde ki montu resmen kaptı. Ben şaşkın şaşkın bakarken mesele anlaşıldı. Meğer kendi montunu , ürün denerken üzerinden çıkarıp askıların  üzerine atmış adamcağız. Tabi ben işgüzarlık yapıp ortalığı toplamaya kalkınca da… Neyse mesele çıkmadı ama yaşadığım mahcubiyeti ben bilirim.

Ay bir de işin yaşlılık kısmı var… Sevimli, şişman, torunlarına kurabiye pişirip kazak ören, terliklerini şıkırdatarak mahalle gezmesine giden,  kaygısız tonton bir teyze olmakta var , sitenin emekli albayı modunda kendince koyduğu kurallara etrafını  uydurmaya çalışan huysuz yaşlı, giriş katı teyzesi olmakta… Bu işin sonu, işte o çocukların girip çıkarken korkuyla kapısına baktığı huysuz yaşlı teyze olmaya gidiyor.
Vaz geçtim Dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapmaya çalışmaktan, etrafımı falan güzelleştirmeye iyileştirmeye uğraşmaktan , farkındalık kazanmaya ve kazandırmaya çabalamaktan .
Boş ver dünyayı ben mi kurtaracağım… Sorumluluksuz hayat ,oh ne rahat…