23 Eylül 2020 Çarşamba

KENDİ “DIY”IMIZI KENDİMİZ YAPARDIK

Allah cezanızı vermesiiin?… Ne bu mutfağın hali böylee?…

Eyvah annem mutfağa girmiş. Hâlbuki suç delillerini itina ile kapatmıştık. Yerlere dökülen unları el süpürgesi ile kapının arkasına süpürmüş, masanın üzerindeki hamur bulaşığını, bulaşık süngeri ile iyice silip temizlemiştim.

Tüh…Un kavanozunun üstünde kalan, hamurlu el izlerini silmeyi unuttum galiba ya da kapının arkasına süpürdüğüm unları annem gördü. Ne yapayım, ne kadar uğraşsam da bir elimle süpürge tutarken, diğer elimle küreğe süprüntü doldurmayı beceremedim. Ben de kapının arkasına süpürüp, üstünü süpürge ile örterek gizlemiştim.

Elimizdeki suç aletlerimizle beraber, balkondan merdivenlere kaçarken, annemin yeni bir feryadı ile sıçradık.

Kııız… bu makasımı hanginiz aldı yerinden?

Hay Allah!  makası yerine koymayı unutmuşum. Bizim de kâğıt makasımız var ama Annemin Alman Markı  vererek satın aldığı, Solingen makas gibi değil ki. Küçücük makasla,” kırt kırt kırt “en az üç hareketle keseceğin mesafeyi, Solingen makas kıtııırrrtttt diye bir hamlede kesiyor.

Suçumuz da suç değil ki Allasen. Uçurtma yapıyoruz, komşunun kızıyla. Galiba eylemden çok, eylem süreç ve araçlarıydı, annemin gazabını çeken.

Eskiden, çook eskiden, Develerin tellallık,  pirelerin berberlik yaptığı zamanlarda, biz çocuklar da kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapardık.

Evde kıyameti kopartan hadise de söyle gelişti efendim. Gazete kâğıtlarını aldık, kargı çıtaları bulduk, ince sicimi harçlıklarımızla satın aldık, uçurtma yapacağız. Tüm bunları birleştirmek için yapışkan lazım. Tüpte satılan UHU lardan almak pahalıya geleceği için, yapışkanımızı kendimiz yapıyoruz. Un ve su ile kardığımız hamur yapışkan.

Annemin komşu ile balkonda lafladığı zamanda mutfağa girdik, un kavanozundan aldığımız una biraz su katarak macun yaptık ama koyu oldu. Biraz daha su ilave edince ise iyice cıvıklaştı. Hamurlu ellerle un almaya çalışırken ise birazcık(!) un döküldü birazcık(!) ta kavanozda hamurlu el izlerimiz kaldı.

Hâlbuki sırtımızdan ter akarak izlerimizi kapatmıştık, amma anne feraseti, gözlerinden hiçbir şey kaçar mı? Suç izlerinden yakalandık.

Oturduğumuz mahalle dağın hemen yamacında. Dağın eteklerinde geniş düzlükler ve mahalle aralarında ki büyük ve boş arsalar uçurtma için oldukça uygun alanlardı. Rengârenk uçurtma yapmak için, defterlerimizi kapladığımız, parlak jelatin kâğıtlar vardı elbette,  ama bu masrafı yapabilmek için ustalaşmak, bunun için de birkaç ön çalışma yapmak gerekirdi. Böyle olunca da önce gazete kâğıtları ve hamur yapıştırıcı ile denemeler yaparak, kuyruk uzunluğunu, uçurtma ipinin ölçeklendirmesini, kargı çubuklarının genişliğini ve uzunluğunu, bağlantı yerlerinin sağlamlığını ayarlamak için ipin kaç kere sarılması gerektiği gibi ayrıntıları, bu denemeler yoluyla öğrenirdik. Tabi usta bir çocuktan uçurtma satın almak ya da büyüklere yaptırmak gibi alternatifler olsa da, büyükler uğraşmaya yanaşmaz, satan çocuk ise kaç haftalık harçlığımıza mal olacak bir fiyat isterdi. Bir de “ben yaptım” demenin havası başka tabi.

Kargı, yakında ki, yazları suları iyice kuruyan  dere yatağının kenarlarında, bolca bulunan sazlardan yapılırdı. Kopartıldıktan sonra iyice kuruyan sazlar, dikkatle ikiye bölünür, aynı boyda kesilir üç veya dört kargı, ortalarından iple sıkıca sararak birleştirilip, altıgen veya sekizgen bir çerçeve oluşturulurdu. Bu çerçevenin aralarına ip gerilir, yere yayılan gazete üzerine yatırılıp, aynı ölçüde kesilen gazetenin kenarları, çerçeve iplerinin üzerinden katlanarak, yapıştırılırdı. Sazlar ne kadar çok kurursa o kadar hafif olur, gazete ne kadar gergin ve düzgün kaplanırsa hava akımına karşı o kadar sağlam durur ve yükseğe çıkardı.

Maalesef, onca uğraşıma rağmen, iyi bir uçurtma yapmayı beceremedim. Galiba erkek çocuklar, bu konuda bizden daha yetenekli oluyordu. Havalanan uçurtmalarının ipini, kız kardeşine, bazen kısa bir süre veren abisi olan, şanslı kızlardan olamayınca, biz de şeytan uçurtması dediğimiz, defter sayfalarından yapılan uçurtma ile idare etmek zorunda kalırdık.

O zamanlar, gazeteler, oyuncak yapımı için, çok fonksiyonel malzemelerden biriydi. Alt sokağın başında ki yayla çeşmesinin yalağında yüzdürmek için, gemi filosu bile yapabilirdin mesela. Sonra güneşten korunmak için şapka, komşunun ağacından topladığın erikleri koymak için kesekâğıdı ,ve hayal gücünün genişliğine göre daha bir sürü şey.

Erkek çocuklar, dağın yamacından başlayıp, aşağı caddeye kadar inen yokuşta sürmek için, tahta arabalar yapardı. Bilyeli rulman tekerlek takılan araba, yokuş aşağı inerken, gök gürültüsü gibi ses çıkarır, rüzgâr gibi, aşağı caddeye bir solukta inerdi. Çocukların becerilerine göre, direksiyon veya fren gibi mekanizmaları olan arabalar da vardı. Bir abimin olmamasına en hayıflandığım anlardan biri de, ağabeylerinin arkasında oturup, neşeli çığlıklar atarak kayan kız arkadaşlarımı, iç çekerek seyrettiğim o zamanlardı.

Soba telleri de, gazete kadar, fonksiyonel malzemelerden biriydi. Bükülerek, iki tekerlek şekli verilen tellere, başka bir tel parçası ile direksiyon yapılır, koşarak çember döndürür gibi tel araba sürülürdü. Daha maharetli olanlar, dört başı mamur araba, bisiklet bile yapardı. Hele de babanın malzeme çantasından, pense veya gagaburunu göstermeden alabilirsen, daha küçük ama daha kompleks oyuncaklarda yapabilmek mümkündü.

Tabi bu arabaları, kız ve erkek çocukları da yapabilirken, birbirimizin alanlarına girmediğimiz oyuncaklar da vardı.

Mesela, şimdi Barby evi dediğimiz evlerin benzerini, biz karton kutulardan yapardık. Dikkatle çizilip kesilen kutuya, açılır kapanır kapı pencere  yapar, pencereye kumaştan perde geçirir, içine karton ve kumaşlardan, renkli kâğıtlardan mobilya bile uydururduk. Hatta yaptığım bir evin içine, babamın da yardımı ile minik kırmızı bir gece lambası bile koymuştum. Odanın lambasını kapatınca evceğizimin pencerelerinden dışarı süzülen kırmız ışık, sevinçten el çırparak  havalar zıplamama sebep olmuştu.

Sonra, yine kızların yaptığı, şimdi hazırları olan, bebek giydirmece oyunumuz vardı. Kartondan yaptığımız bebeğe, yine kâğıtlara çizip boyadığımız, farklı kıyafet kombinasyonlarını dikkatle keser ,bir modacı ciddiyeti ile bebeklerimize giydirirdik. Oyuncak bebeklerimize, artık kumaşlardan giysi dikerek, terziliğe ilk adımlarını atan arkadaşlarımız bile olurdu. Yine, bebeklerimize tığ ve şişlerle kazaklar, elbiseler örmek, bizim hayal gücümüze ve el becerimize kalmış uğraşlardı.

Ayrıntısına girmeyeceğim, yağlı çamur dediğimiz killi çamurlardan yaptığımız, fincanından televizyonuna, tüm evin mobilyalarını yapabildiğimiz dekoratörlük denemelerimiz de mevcuttu tabi.

 Tüm bunlardan, daha fazla zevkli moda uğraşı ise, evcilik oynarken yaptığımız gelinliklerdi. Bu gelinlikleri yapmak el maharetinden ziyade, annelere görünmeden, malzeme temin edebilme mahareti gerektirirdi. Öncelikle dikdörtgen bir namaz örtüsü gerekirdi,  bu iş için. Normal, pamuklu tülbent, namaz örtüsünden olmaz ama. İpekli  veya şifon, iğne oyalı mevlit örtüsü olması lazım.

Allah aşkına, pamuklu kumaştan gelinlik gördünüz mü hiç?  Elbette ipek olmalı da, işte o mevlit örtülerini ele geçirmek, her yiğidin harcı değil. Gelin ve bebek mevlitleri için iğne oyasından yapılan o örtüler, anne çeyizlerinin en mutena ve pahalı parçalarıydı. Beyaz, pudra pembesi, bebek mavisi gibi renklerde olan bu mevlit örtülerini ele geçirebilirsek, beyazdan gelinlik, diğerlerinden nişan elbisesi yapardık. Yalnız” bir evcilik oyununda, aynı anda, hem nişanlık, hem gelinlik giyen kızlar olur mu?”  sorusuna cevabımız yoktu tabi de, böyle bir soru da aklımıza gelmezdi.

Fare gibi sessizce, çeyiz sandığından yürüttüğümüz, bu mevlit örtülerini, kol atından geçirerek pareo gibi boyun etrafından dolaştırır, ensemizde kocaman bir fiyonkla birleştirirdik.

Gelinlik tamaaam. Sıra da duvak var. Duvak için ise, o zamanlar, bahçeli evlerin kapısına gerilen tüller, en uygun malzeme. Bu da, en az, çeyiz sandığından mevlit örtüsü kaçırmak kadar zor bir eylem. Zaten bu tülü getiren, oyunda gelin olma hakkını, bileğinin hakkı ile kazanmış sayılırdı. Duvağa eklemek için, çiçek bulmak, işin en kolayı. Bir de gelin teli, genellikle düğünlerde, konuklara da verildiği için hepimizde olan bir aksesuar. Hele de yapma inci bir kolye bulursan tamamdır. En seçkin(!) en elit(!)  gelin olmak mümkün artık.

Evet, son kalan  tehlikeli bir malzeme teminini daha başarırsan, dört dörtlük bir gelin olmak mümkün artık. Topuklu bir ayakkabı ile beyaz bir çanta. Bunları alması biraz daha kolayda, dışarı çıkarken anneye yakalanırsan,  tüm bu hazırlıkların,  güme gitmesi ihtimali söz konusu. Zira, bunları arkana saklayarak çıkarmak, diğerlerine nispeten daha zor.

İşte, bunca elit(!) ve kibar(!)  gelinlik giyen, gelin kızlarımızın yanına yakışacak elitlikte damatlık uydurabilmek mümkün olmadığı için, bu düğünlerimiz hep damatsız olurdu. Kayınvalide görümce filan da olmaz, herkes nedime takılırdı.

Şimdi bakıyorum da o oyuncak üretme, el maharetini, hayal gücünü, yaşam becerisini geliştiren, detaylarla mutlu olmayı öğreten, ne kıymetli oyunlarmış.

 

13 Eylül 2020 Pazar

ÇOKOMEL TADINDA ÇOCUKLUK.

 

Bir kavanoz Çokomelin, beni bunca mutlu edeceğini ,nereden bilebilirdim ki?

Akşamüstü geç vakit bir markete girdim. Marketin kapanmasına tam 36 dakika kalmış. Nasıl da yorgunum. Market arabasına yaslanmış bir vaziyette, adeta ayaklarımı sürüyerek ilerliyorum. Alışveriş listemdeki ürünlere rastladıkça, bezgin hareketlerle alıp arabaya atıyorum.

Alacaklarım bitti kasaya yaklaşırken birden o ne!!!

Market rafları, mavi haleli bir ışıkla aydınlandı. Diğer tüm ürünler yavaşça kayboldu, raflar boşaldı sadece “O”  kaldı. Ayaklarımın altından zemin çekildi, etrafımda el ele vermiş Çokemeller dans etmeye başladı…

Yok ya, tabi ki de öyle olmadı.

Bir baktım, indirim rafında, mavi mavi gülümseyen bir kavanoz Çokomel.  Market ışıkları altında, mavi jelatinli ambalajı ile göz süzüyor.

İçimde ki çocuk, el çırparak zıplamaya başladı. Kıyamadım, bir kavanoz Çokomeli alışveriş arabasına attım, kasaya geldik. Kasadan geçtikten sonra, Çokomelleri kucakladı, eve kadar yüzünde kocaman bir gülümseme ile geldi.

Bu kocaman gülümsemenin sebebinin, çikolatanın verdiği sahte mutluluk olmadığından eminim. Zira dolapta, üç aydan beri bekleyen, ancak üçte biri yenilmiş çikolata paketi hala duruyor.

Evde, her an güzümün önünde olacak şekilde, masanın üzerine koydum, girip çıkıp seyrediyorum. Her seferinde yüzümde kocaman, aptalca bir gülümseme. Ve inanın,  üç gün boyunca bir tekini bile çıkarıp ta yemedim.

Peki, neydi içimdeki çocuğun ayaklarını yerden kesen, onu bunca mutlu eden şey?

Tabi ki çocukluk hatıraları…

O zamanlar böyle kavanoz dolusu Çokomel yoktu. Üçlü paketler halinde,  ya da tek tek satılırdı. Ve hala arada bir, denk geldikçe de alırdım. Şimdi böyle, bir kavanoz dolusu olunca, adeta bir düğmeye basılmış gibi, beni çocukluğuma ışınladı.

Galiba o zamanlar, gramajı biraz daha fazlaydı ya da bana daha büyük geliyordu. Şimdi küçülmüşler gibi hissediyorum.

Şimdi Çokomel yemenin raconu, ambalajını çıkarırken başlar. Yırtmadan çıkarmak önemli. Sonrasında, yavaş ve nazik hareketlerle tamamen çıkarılıp, düzeltmek gerekir. Bir sonraki aşama da ise iki kâğıdın arasına koyarak tırnakla düzeltme. En son ise, kâğıdın arasından çıkarıp, yine tırnakla kazıyarak ama yırtmadan son rötuşları verme safhasıdır.

Bu son safha en önemlisiydi. Ve bunun için en uygun zamanlar ise, hafta sonuna yaklaştığımız günler olurdu. Hafta başında mendil ve tırnak kontrolü olduğu için, dipten kesilmiş tırnaklarla düzeltmek mümkün olmadığından, hafta sonuna doğru, tırnakların uzamasını beklemek gerekirdi. Her an yırtma korkusu ile yavaş ve dikkatli hareketlerle işlem uygularken yüreğimiz ağzımızda adeta nefes almadan kazırdık. Ne kadar dikkatli olsan da muhakkak arada yırtılıp ziyan olan ambalajlarda olurdu.

O zamanlar daha lisanslı ürün gibi sınırlamalar olmadığı için, Çokomel ambalajının üzerinde çeşitli Walt Disney karakterlerini resimleri basılırdı. Bazı karakterler daha fazla çıkarken bazıları daha az bulunurdu.Bir de rengarenk ambalajları olurdu. Kırmızı,mavi, mor, sarı. Bunları gruplayarak, dikkatle defterlerin arasına yerleştirir, fazla olanları başka arkadaşlarımızla değiş tokuş ederdik.

Bir başka değerlendirme yolu ise resim çerçevesi yapmaktı. Dikkatle katlayıp, birbirinin arasında geçirerek yapılan bu işlem, ayrı bir el becerisi gerektirirdi. Renkleri sırayla dizerek, araya ambalajın parlak kısmını koyarak, farklı kombinasyonlar denerdik.

Ben bunlara dalarken, Entel Bacı oradan diyor ki, “tüm bunlar, kaçış sendromu. Hayatında başa çıkamadığın sorunlarından kaçarak, çocukluk anılarına sığınıyorsun. Çocukluğunu bu kadar sık hatırlaman, sorumluluksuz zamanlarına duyduğun özlemden kaynaklanıyor.

Entel Bacı böyle ukalaca söylenmeye başlayınca, diğer tüm bacılar ona dönüp” hadi kardeş, işine bak sen” diye ayar verdiler. Garibim o da “hıh” diye omuz silkip,sesini çıkarmadan okuduğu “Sevgili Arsız Ölüm” romanına döndü.

Şimdi diğer bacılarla oturmuş, Çokomel kavanozunu seyrederken, bir yandan da Entel Bacını söylediklerini düşünüyorum.

Gerçekten de, doğruluk payı var mıdır acaba?

 

2 Temmuz 2020 Perşembe

HAYALLER PERİLİ KÖŞK, HAYATLAR ???


Sokağımızın başında ki köşk(!) adres tarifi ve buluşma noktasıydı. Kurtuluş savaşında Yunanlıların çekilirken yaktığı şehirde, tarihi diyebileceğimiz pek bir bina kalmadığı için, eski yer evlerinin arasında hemen seçilirdi tabi bu iki katlı ev.
Gerçek anlamının yanında çok mütevazi kalsa da ben yine de perili köşk diyeyim. Yani peri falan gibi söylentileri de hiç duymadım, onu biz uydurduyduk  aslında ama olsun. O benim için perili köşk.
Perili köşkün merdivenleri,  hemen karşısında ki lise öğrencilerinin sevgilileri ile de buluşma noktasıydı. Hafta içi her ikindi vakti okuldan çıkacak “görl frend”lerini bekleyen delikanlılar güneşten korunmak için bu köşkün merdivenlerine sıralanarak beklerdi. Tabi o saatlerde biz mahallenin çocukları buraya yanaşamaz başka oyun alanlarında oynardık.
Lise dağıldıktan sonra da  bu sefer bir süre daha beraberce  merdivenlerde oturan gençlerin dağılması ile köşk bizim hakimiyetimize geçerdi.

Karşıda ki lisenin bahçesi de bizim oyun alanımızdı. O zamanlar çok moda olan hulahup  çevirdiğimiz laklak şaklattığımız, araba geçmeyeceğinden emin olduğumuz koca bir oyun bahçesi. Ay bir oyuncak daha vardı ama adını hatırlamıyorum. Bir ucunda  halka  diğer ucunda ise plastik küçük bir top olan uzun bir ipti.  Halkasından ayağa takılır bir yandan koşarken halkanın ucunda ki ip yardımıyla ayağın ekseninde çevrilir  diğer ayak ile de topun üstünden atlanırdı. Yani anlatması bile zorken,koşarken   bir ayağınla çevirip diğer ayakla üzerinden atlamak daha da zordu . Yüksek kondisyon ve çeviklik isteyen ama o oranda da zevkli bir oyuncak.
                                                                               Bahsettiğim buna benzer bir oyuncaktı
Özellikle yazı serin saatlerinde oyunlar oynarken,  sıcak saatleri ise okuma zamanı yapardık.
Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarından Jules Verne’nin kitaplarına terfi ettiğim yaz, benim için dönüm noktası olan senelerdendi. Pek fazla uzak olmayan şehir kütüphanesine taşınarak tüm kitaplarını bitirdim. Denizler altında 20.000 fersah.  Aya seyahat,  Balonla Beş Hafta, 80 Günde Devrialem, İki Yıl okul Tatili, Dünyanın Merkezine Seyahat ve   daha bir çok eserini kısa sürede yutarcasına okudum .
İşte bu kitaplar benim içimde ki keşif arzusunu, bilinmeyene merakı arttırdı. Yepyeni  ülkeleri,  kıtaları keşfeden kaşifler seyyahlar,  benim hayali arkadaşlarım oldu.
Şimdi bu kitaplar benim içimde ki keşif ve macera arzusunu uyandırdı da nereyi keşfedeceksin?
Lisenin önünden tarihi bir camiye kadar uzanan bir sokağımız var. İki yanında ki çıkmaz sokakları ile karınca yuvasını andıran dönemeçli sokakları girintileri ve çıkıntıları ile aslında keşfe çıkılabilecek yerler de yok değil. Gerçi buralarda ne keşfedilebilir onu da bilmiyorum ya.
Bu sokaklar iyi hoş da zabıtası çok. Bir kere her sokağın başında, altlarında oturakları, ellerinde beş şişle çorap ören teyzeleri var. Onlara takılmadan geçebilmek imkansız. Önce uzaktan dikkatlice süzmeye başlarlar, yakına gelince de gbt vermen gerekir.
-Kimin kızısın sen? Adın ne ?
-Falancanın…
-Nerde oturuyonuz?
-Sokağın aşağısında ki apartmanın alt katında..
-Ha… Öğretmenin kızı mısın sen?
-Evet…
-Annen nasıl  iyi mi?
-İyi iyi sağ olun.
-Selam söyle… Üst katınıza yeni  gelin gelecekti taşındı mı o ?
-Yok daha taşınmadı. Düğünden sonra taşınacakmış.
Hah tamam, güvenlik soruşturmasından geçtik derken, yeni sorular.
-Kime geldin?
-Napcan orda? Vs vs
Eh bu kadar soruşturmadan sonra o sokaklarda ince ince keşif nasıl yapacaksın ki. Ordan geçsen köşeyi dönünce yeni bir sorgu ekibi ile karşılaşırsın.
Lisenin bahçesini avucumuzun içi gibi biliyoruz. Tırmanılacak ağaçlar çok ama, orada keşfedilecek bir şey yok. Bir de bahçe kapısı aslında kapalı da bu bizim girişimize engel olamıyor. Duvarlar ile parmaklıkların birleştiği bazı yerler,  içeri girecek zayıf noktalar. Buralardan tırmanarak girerken İstanbul’u fetheden Ulubatlı Hasan ya da bir kaleyi fetheden komutan  hazzını yaşıyoruz aslında da. Kalenin her yerini keşfettik.

İşte bu duygularla boğuşurken Kemalettin Tuğcu’nun Arsadaki Demir Kapı kitabını okudum. Diğer Kemalettin Tuğcu kitaplarından oldukça farklı bir kitap. Bir gurup çocuk oynadıkları arsada ki demir  bir kapıyı açıyor, içerisini temizleyerek kendilerine oyun alanı yapmak  için giriyorlar. İçeride ki çöpü toprağı atınca zeminde merdivenler keşfediyorlar. Merdivenlerde  zümrüt küpe bulunca da araştırmalarını derinleştiriyorlar ve Cinci Hoca denilen tarihi bir şahsiyetin hazinesine ulaşıyorlar, oradan Bizans dönemin de inşa edilen ayazmayı buluyorlar filan. Off ne heyecan, ne heyecan. Bir solukta okudum kitabı.
İşte o zaman kafamda bir ışık yandı. Kıtalar arası dolaşan hayallerim bir yerde karar kıldı. Hedefim belirlendi. Ya o köşede ki köşkte de böyle şeyler gizli ise ?
Peşime komşu çocuklarını taktım köşke keşfe çıktık. İyi de hiçbir gedik yok. Evin girişinde ki merdivenlerin sonunda, demir tokmaklı kale kapısı gibi bir kapı var. Açabilmek imkansız. Bahçe duvarları aşılamayacak kadar yüksek. Alt katın pencerelerine içeriden duvar örmüşler. Dallarının ucu dışarıya sarkan bir ağaç var ama o dallardan içeri girebilmek mümkün değil. Küçük de olsak bizi taşımaz.
Giremediğimiz  bu köşk hayalimizde büyüdü de büyüdü. Bir önceki yazımda anlattığım gibi hikayelerimize,  hayallerimize konu olmaya başladı. Kendi kendimize kurduğumuz hayallere inanıp merakımızı daha da büyüttük.
Uzun zaman bu köşkü keşfetme hayali ile yaşadık. Evde yaşayan perileri cinleri merak ettik. Besmelesiz yanında geçmedik filan.
Aman Allahım bir gün ne göreyim ? Perili köşkün bahçe kapısı açık. Hemen koştum baktım,  ev sahibimizin hanımı Emine Teyzeyi gördüm bahçede. Elinde bir kova.
İzin falan istemek aklıma gelmeden daldım içeri.
Emine Teyzeler yakın köylerden birindenler. Zamanında Almanya ya çalışmaya gitmiş kesin dönüş yapınca da oturduğumuz, o zaman daha üç katını çıktıkları evi yaptırmışlar. Biraz da bağ bahçe almışlar. Hala çiftçilik hayvancılık falan yapmaya devam ediyorlar.
İşte o köşkün(!)  bahçesine süt üretmek için bir inek getirmişler. Emine teyze de elinde kova süt sağmaya gidiyor.
Evin sadece bahçesinin anahtarı var evin anahtarı yokmuş. Olsun,  kırık camlardan birinden elimizi uzatıp bir pencereyi açtık. Ev sahibimizin kızı Derya ve daha birkaç çocuk, o penceren içeri girdik.
Kapalı pencerelerin arasından süzülen ışık,  içeriye hülyalı bir hava veriyor. Işık hüzmesini  yakalamaya çalışmak beyhude tabi,  eline sadece biraz toz zerreleri geçiyor ama biz lazer yakalamaya çalışan kediler gibi o ışık hüzmeleri ile de bayağı oynadık.
Sonra iç merdivenlerden yukarı çıktık. O kadar hayal kurduğumuz evin içi bomboştu.
Sadece duvarın birinde,  üzerinde yaşmaklı Osmanlı Kadını resmi olan eski bir takvim vardı o kadar…


22 Haziran 2020 Pazartesi

YERLİ VE MİLLİ ALACAKARANLIK KUŞAĞI


Yetim bir kız varmış. Üvey annesi onu döver çok zor işlerde çalıştırırmış. Zavallı kız daha fazla dayanamamış ve bir gün evden kaçmış. Gün boyunca yürümüş yürümüş sonunda yorgun düşmüş. Bu arada yaşadıkları şehirden de iyice uzaklaşmış. Sığınacak bir yer ararken uzaktan bir ışık görmüş. Işığa yaklaştıkça da çalgı sesleri duymuş.
Sonra ne görsün. Büyük bir ateş yanıyor etrafında da cinler dans ediyor. Meğer cinler padişahının kızının düğünü varmış. Bu da aralarına karışmış. Onlarla oynarken birde bakmış ki üvey annesinin en sevdiği elbisesi cinlerden birinin üstünde. Hemen yaklaşmış. Fark ettirmeden ucundan bir parça yırtıp cebine saklamış. Cinler onu çok sevmişler giderken yanına bir torba dolusu  altın vermişler.
Sabah kız bir uyanmış ki cinlerden hiçbir iz yok. Altın torbasında da kuru soğan kabukları dolu.
Hemen koşa koşa eve gelmiş. Üvey annesinin sandığından elbisesini çıkarmış bakmış. Aynen akşam ki elbise üstelik te eteğinin bir parçası yırtık. Elinde ki yırtık parça da oraya tam uyuyor…
İşte bu aşamada,  yani gizemin çözüldüğü aşamada sesini iyice alçaltır adeta fısıldayarak anlatır korkuyla açılmış gözlerle seni dinleyen arkadaşlarınla kafalarınız birbirine değecek kadar yaklaşırsınız.
-Ee onların cin olduğunu nereden anlamış ki?
-Çünkü cinler harabe yerlerde gece ateş etrafında toplanarak dans ederler…
-Bir de cinlerin göz kapakları yukarı doğru açılır ayakları da terstir.
-Altınları alıp yerine soğan kabuğu mu bırakmışlar?
-Hayır canım onların parası altını soğan kabuğundandır .Ama sadece geceleri, gündüzleri yeniden soğan kabuğuna döner.
-Ayy ama cinler adlarının anıldığı yere gelirlermiş. Cin dememek lazımmış.
-Ee ne diyeceğiz o zaman?
-Üç harfli diyeceksiniz. Bir de geceleri  çöp dökmeye çıkmamak lazımmış. Çünkü cinl.. aman yani üç harfliler çöplerden beslenirmiş.
-Cinl… aman yani üç harfliler geceleri hayvan kılığına girerlermiş. Gece kedi köpek eşek gibi hayvanları görünce euzu besmele çekmek lazımmış…
-Bir de iki tarafına tüf tüf diye tüküreceksin…
-Haa bide giyeceklerini katlamadan koyarsan gece onları üç harfliler giyermiş…
***
Uzun yaz günlerinin, güneşin yakıcılığını yitirdiği ikindi vakitlerinde ki en güzel eğlencelerden birisi de korku hikayeleri anlatmaktı.
Ama böyle hikayeler her yerde anlatılmaz tabi. Hikayeyi destekleyecek ambiyans için mekan önemli. Kömürlük olur harabe bir evin içi olur, loş ve karanlık bir yer olmalı ki etkisi artsın.

9 Haziran 2020 Salı

PRATİK EĞİTİMDEN ONLİNE EĞİTİME BİYOLOJİ…



-Anne bana para verir misin?
-Daha yeni verdim ya oğlum…
-Ama bittii…
-Napcan parayı oğlum ya?
-Jeton alcam yeniden. Tıtılların kafasına tokmak vurmaca oynicam…
-Bissürü oynadın ya oğlum. Hem bak pizza ve pasta da yedin. Yeter bu günlük…
“Anne para verir misin  ?” yalvarmaları bir süre sonra ”anneeaağ para istiyooom…” feryatlarına dönüşür. Bir Avm gezmesi daha öfkeli suratlar ve çekiştirilerek eve götürülen çocuk görüntüleri ile sonlanır.
Şimdi ne yapsın çocuk? Tırtılı ancak Avm de oyuncak olarak görüyor. Halbuki tabiata bir çıkabilse ne oyunlar ne oyuncaklar bulacak…

Şimdi, tabiatta ki en güzel oyunlar hayvanlarla oynanan oyunlar.
Hayvanlar ise ikiye ayrılır. Elle tutulanlar ,çubukla dürtülenler.
Elle tutulanlar tüylü kürklü tüm hayvanlar diyebiliriz. Tavşan, kuzu, ördek, kedi, köpek, civciv gibi hayvanlar.
Çubukla dürtülenler ise, korkulduğu yada tiksinildiği için ele alınamayan,  solucan, tırtıl, arı ,kurbağa gibi hayvanlar.
Yani “dürtme” ,sosyal medya da hayatımıza girmeden çook önce, çocukların” alanda biyoloji”  eğitiminde yaygın kullandığı  bir eylemdi
Sokakta oynayabilme özgürlüğü olan çocukların en kolay erişiminin olduğu hayvanlar  kedi köpekler. Sonra pazardan alınan civcivler, kafeste beslenen muhabbet kuşları. Daha şanslı olanlar ise bir şekilde bir köyle bağlantısı olabilenler. Tatil köyü yazlık gibi köyler değil ama, basbayağı organik köy. Haa, şehirlerin kenar köşe mahallelerinde oturup ta boş arsa şeklinde oyun alanlarına sahip olanlar da bir nevi bu kategoriden sayılabilir.

27 Mayıs 2020 Çarşamba

BİR ZAMANLAR BURALAR HEP DUTLUKTU…



DUT GÜZELLEMESİ
Manav tezgahları rengarenk çiçek bahçesi gibi. Önünde şöyle bir durup seyrediyorum bir müddet. İki çeşit kiraz, üç farklı kayısı, çilek , şeftali, yeni dünya, nektarin…
Cennete düşmüş gibiyim .Önce uzun uzun seyrediyorum meyveleri.
Aa neler görüyorum…
-Kara dut mu o?...
Evet ya ta kendisi. Avuç içi kadar plastik kasenin içinde ışıl ışıl yanıyorlar.
-Abi dut ne kadar?
-Kasesi 12 lira abla.
-Kardeş yarım kilo bile yok ne bu fiyat?
-Abla taa Mardin’den geliyor. Dayanmıyor ki .Olsun o kadar…
Manav haklı ,olsun o kadar. İki kase alıp geliyorum. Gelirken  apartman önünde ki dut ağacından birkaç yaprak koparayım diye uzanırken…. Birkaç beyaz dut gülümsüyor yaprakların arasından. Uzanıyorum, parmaklarımın üzerine kalkıp var gücümle ulamaya çalışıyorum nafile. Ben uzandıkça Tantalos’dan uzaklaşan meyve  dalları  gibi uzaklaşıyor, çapkınca gülümseyen beyaz dutlar. Bir taş parçası buluyorum taa öbür  kaldırımdan. Getirip  ağacın dibine yaslıyorum. Üzerine çıkıp yeniden uzanıyorum ama ..yok yine olmuyor. Yerde ki bir dal parçası ilişiyor gözüme. Alıp dutları dürtüyorum. Hah şimdi oldu. Bir kaç tane dut dökülüyor yere. Toplayıp avucuma alıyorum. Ezilmemesi için avucum yarı açık eve geliyorum.
Allah’tan sokak tenhaydı da gelen geçen olmadı. Yoksa “yazıık ,deli her halde “ filan diyebilirlerdi.
Amaan olsun ya. Ben bir avuç dut buldum ya…

Bu dutlarla benim ayrı bir hukukum vardır. Daha doğrusu dut ağaçlarıyla. Apartmanımızın hemen yanında ki metruk yer evinin bahçesinde, dalları göklere uzanan devasa bir dut ağacı vardı. O  devasa ağacın sadece birkaç dalının ucu sokağa sarkar, sarkan bu dallardan arada patır patır dutlar düşerdi.
Şimdi dut meyvesinin raconu dalından yemek. Yere düştüğü an kesinlikle berelenir anında yere değen tarafı kararır. Eğer hemen yerden toplanmazsa da ne kadar karınca ,sinek varsa üzerine doluşur yemek mümkün olmaz …
İşte o sarkan dallardan arada patır patır yeni  dökülen dutlara denk gelirsek değmeyin keyfimize.
Ayy… mikropp… Yok canım o da ne?  Mis gibi dut işte.  Çok çok tişörtünün koluna ya da beline siler yersin afiyetle.