31 Temmuz 2019 Çarşamba

BU BAĞIMLILIĞIN TEDAVİSİ VAR MI ?




Tığı ve elişi yününü elime ilk aldığımda sanırım ilkokul ikinci sınıfta üçe geçtiğim senenin yaz tatiliydi.Benden biraz daha büyük komşu kızlarının ellerinde ki rengarenk yünleri görüp özenmiş, onlardan zincir çekmeyi öğrenmiştim.Önce metrelerce zincir çekip kiminki daha uzun diye yarış yaptık.
Başlangıç o başlangıç.Daha sonra ısrarlarımdan bıkan annem bana da birkaç numara tığ ve birkaç renk elişi yünü aldı.Zincir çekmekten sonra trabzan ve sık iğne yapmasını öğrendim komşu kızlarından.O yaz rengarenk el bezleri örmekle geçirdim.Aile büyüklerine hediye ettiğim el bezleriyle aldığım aferinlerle her halde boyum daha çabuk uzamıştır.

Aman ne keyif ,ne keyifti o alınan aferinler.O el  bezlerinin  ne kadar  önemli olduğunu kağıt peçeteler ve ıslak mendillerle büyüyen yeni nesiller anlamaz tabi.Misafir gelince ikramlardan sonra ellerini silmeleri için biri sabunlu biri kuru iki elbezi hazırlanır  bir tabağa konulurdu.Bunu misafirlere sunmak ise biz çocukların göreviydi.
Şimdiki amigurimilerin atası diyebileceğim örgüler moda idi o zamanlar.Kolanya şişesi üzerine kedi,naylon bebek üzerine etekleri kabarık farbelalı balerin elbisesi,oyuncak tavşan ,ibiş bebek  ve benzeri oyuncaklar,buzdolabı kapı kulpuna asmak için rengarenk meyveler örülürdü.Mısır ,domates,biber örülüp içine pamuk doldurulur ,ikisinin arasına çekilen uzun zincirle buzdolabının kapı kulpuna bağlanırdı.
Hiç unutamadıklarımdan biri de dilim dilim örülüp tamamlanan karpuzun arabaların arka camında sergilenmesiydi.
Bu işlerde aşırıya gidenlerin oklava kılıfı ile süpürge sapına bile örtü ördüğüne dair söylentiler vardı ama Allah için ,ben rastlamadım.
O zamanlar kanıma yerleşen örgü virüsü uzun yıllar pusuya yatmış bir şekilde beklermiş meğerse.
Uzun yıllar sonra elime aldığım tığlar ve şişlerle içimde ki o canavar  yeniden uyandı.Rengarenk ipler yeni bağımlılığım oldu.
Geçen yaz sonunda ördüğüm çantayı arkadaşsız bırakmak içime sinmedi, bu sen de iki yazlık çanta daha ördüm.
Eh çantalar tamam,sıra onları omuza asıp gezmeye gitmekte.
Bir müddet daha Allah'a ısmarladık efendim.Çantaların hakkını vermeliyim …










9 Temmuz 2019 Salı

HIZIR İLE HAYRİYE SONSUZA DEK BİRLİKTE…



Hızır sonunda yuvasını kurdu efendim.
Boş boş geziyor zannederken meğer o Hayriye’yi ikna etmenin peşindeymiş.
Hayriye gelin kızımız, pek becerikli pek çalışkan çıktı.Yuvayı kısa zamanda derledi topladı .Kuluçkaya yattığından bile haberim olmadı. Aaa bir baktım üç tane afacan yuvadan bakıyor.
Bizim Hayriye canla başla  evlatçıklarını büyüttü hatta yuvadan uçurdu bile. Huriye Düriye Nuriye de çok cevval çıktılar ama.Kaşla göz arasında büyüdüler Ve yuvadan uçtular.Şimdi fırttıdı fırttıdı akşama kadar geziyorlar.
Artık  Hızır ile Hayriye  ikinci balaylarını yaşıyorlar. Bir sonraki aşama bayramda el öpmeye gelecek çoluk çocuk beklemek galiba.

Malum Kurban Bayramı yakın.Huriye Nuriye Düriye bayramda el öpmeye gelirlerse kulaklarını biraz çekeyim diyorum.
-Bakın kızlar yuvayı dişi kuş yapar.Akşamlara kadar fırt fırt gezeceğinize yapın babacağızınızın yuvasının yanında bir yuva.Birde iç güveyi bulursunuz seneye.Ev bark çoluk çocuk sahibi olursunuz.Gez gez nereye kadar.
Bilmem artık laf söz dinlerler mi? Malum zamane gençleri.
Ya aslında benim niyetim başka. Bizim oralarda bir inanış vardır.”Torununun torununu gören cennetlik olurmuş”. Huriye Nuriye Düriye çoluk çocuk sahibi olurlarsa belki torunların torunlarını görürüm.
Acaba kırlangıçtan torunlar için de geçerli midir ki bu ???


Hamiş:

Fotoların görüntü kalitesinin kusuruna bakmayın efendim.Uzak mesafe telefonla ancak bu kadar çekebildim.
Hızır ile Hayriye’yi  yan yana görüntülemek o kadar zor oldu ki.İkisi de hiperaktif ,tellerin üstünde durmaları saniyeler sürüyor nerdeyse.Hemencecik konup kalkıyorlar.Bir de ikisini yan yana yakalayabilmek çok daha zor.
Günlerce pencerede onları takip ettim. Hani nerdeyse imkanım olsa teleobjektif kurup kamuflaj örtü altında bekleyecektim.
Tabi mümkün olmadı. Tek sıkıntı imkan mesesi değil. Bu durumu konu komşuya nasıl açıklayacaksın.
Şehrin göbeğinde kuş gözlemi yapıyorum desem kim inanır. Erkek olsan temiz bir dayak garanti. Boşuna gazetecilik dünyada ki  tehlikeli meslek guruplarından sayılmıyor.Hani savaş muhabirliğini falan geçtim paparazzilik bile riskli işlerden.
Ee  elimde fotoğraf makinesi perde arkasında az beklemedim ama sanki biliyorlar gibi Hızır ile Hayriye paparazzilere yakalanmayan ünlüler gibi, yan yana görüntü vermekten imtina ettiler.Onları yan yana gördüğüm nadir anlarda da fotoğraf makinesini  hazırlayan kadar uçup gittiler.
En sonunda telefonla yukarıda ki tek kareyi çekebildim.Yuvalarında çekmek nispeten daha kolaydı.Onlar fotoğraf makinesiyle gayet net çıktı.Aslında paparazziler gibi ,hayvancağızların özel hayatını gözlemekten de bayağı rahatsız olmadım değil.
Bu arada paparazzilere de saygım arttı. Bizim bilgilenme hakkımız için zor şartlar altında hizmet veriyorlar.Kışın popüler  mekan kapılarında ,yazın plaj kenarlarında canla başla çalışıyorlar değil mi ?
Emeğe saygı lütfen…






1 Temmuz 2019 Pazartesi

ALTERNATİF DİZİ ARAYANLARA


Fantastik canavarlardan,Amerikan malı süper kahramanlardan ,karamsar distopyalardan entrika dolu aşk dizilerinden daraldınız ve biraz  dingin huzurlu bir şeyler izlemek istiyorum diyorsanız iki alternatif dizi önerisi…



DOC MARTİN
İşinde çok iyi başarılı bir cerrahı kan tutmaya başlarsa ne olur ?
Dr Elingım oldukça başarılı cerrahi kariyerine ,aniden başlayan hemofobisi yüzünden ara vermek zorunda kalır.Londra’yı terk ederek küçük bir sahil kasabasında pratisyen hekimlik yapmaya başlar ve olaylar gelişir.



Dizinin geçtiği kasaba muhteşem güzelliğe sahip,geleneksel dokusu bozulmamış bir İngiliz kasabası.Sırf bu manzara için bile dizi izlenir diyebilirim , yani o derece.Zaten bir süre sonra bu küçük kasabanın girdisini çıktısını öğreniyorsunuz.Hangi sokak nereye çıkıyor,hangi cadde nereye uzanıyor kestirebiliyorsunuz.
Kasabanın insanları da bir o kadar ilginç karakterler.Yeni iş kurmalara doymayan ,girişimciler kıralı Bert & Son, Umutsuz aşık eczacı… Agorafobisi olan polis memuru… insanı sinir krizine sokacak kadar kaygısız olan sekreter Eleine  işten çıkardığı için ,doktoru boykot eden ,servis ve satış yapmayan kasaba halkı.Gurup halinde gezen, her rastladıkları  sefer doktora, kahkahalar eşliğinde laf atan genç kız çetesi !

Kasaba halkının sağlık durumları da bir garip yalnız.Bizim eski Yeşilçam filmlerindeki aşk acısından sinirleri haraab olup bayılan genç kızlarımız gibi, patır patır bayılıyorlar.Öyle bizdeki gibi kalp tansiyon şeker falan gibi sıradan hastalıkları olan da neredeyse yok gibi bir şey.”Patlayan kafa sendromu” gibi hayli ilginç hastalıklardan muzdaripler.Gelişmiş ülkelerin hastalıkları da böyle enteresan oluyor galiba.
İşte böyle bir ortamda pratisyen hekimlik yapmaya çalışıyor ,Dr Martin Ellingham. Her ne kadar ısrarla kendisini Dr Ellinham olarak takdim etse de kasaba halkı da aynı ısrarla “dok maatin” demeye devam ediyorlar.Dr Martin bir yandan kasaba halkının hastalıklarını tedavi ederken bir yandan da kan fobisi ile mücadele ediyor.İşinde o kadar iyi ki sokakta giderken cafede oturan bir kadına ya da sırada beklerken  tuvaletten çıkan adama teşhis koyabiliyor.
İşinde bunca iyi olmasına karşın sosyal becerileri o oranda zayıf.Yaptığı patavatsızlıklar buradan İngiltere’ye yol olur.Halasının cenazesinde ki halk sağlığı ile ilgili bilgilendirme konuşması,Luisa ile randevularında ki kırdığı potlar.”Ağız ve diş sağlığına dikkat ettiğini var sayıyorum “diyerek ağız kokusu ile ilgili uzun bir bilgilendirme yapması vs o kadar komik ki…

Bu durumları bu kadar komik yapanda aslında bunların farkında olmaması ve gayet doğal bir şekilde davranması .Soğuklukları “demiyeyim de hadi serinkanlılıkları diyeyim ” ile bilinen , İngilizleri bile çileden çıkartıyor.Şikayetler üzerine gelen müfettiş,mesleki becerisini takdir etmesine karşın onu savunmakta zorlanıyor.
“Hastalarınıza hakaret etmişsiniz” diye müfettişe “ben kimseye hakaret etmem” cevabını veriyor.”Cahil, aptal ve geri zekalı demişsiniz” deyince “bu hakaret değil ki öyle oldukları için söyledim” diyecek  ve bunu da gayet kendinden  emin bir şekilde söyleyecek kadar doğal.
Son sözümde tripler kraliçesi Luisa’ya .”Adamcağız tripten falan anlamıyor işte ,düz mantık.Huyunu bilmiyor değilsin ki. Bile bile sevdin.Senin için “bu aptal kasabada yaşamaya devam ediyor”. Hala daha ne diye adamı değiştirmeye çalışıyorsun, trip üstüne  trip atıyorsun.Ne diyeceksen açık açık söyle yani J J J



İNSİDE NO 9
Muhteşem bir İngiliz kara komedi dizisi.Her bölümde  birbirinden bağımsız konular işleniyor.Olaylar bir şekilde dokuz numara ile ilişkilendiriliyor.
Öyle kahkahalarla gülmeyi beklemeyin ama sağlam bir mizah diline  sahip bir dizi.Olayı çözdüm sanarak ehe ehe yaparken beklemediğiniz bir yerden ters köşe yapıyor.Bazı bölümlerde  ise korku ve komedi bir arada .Süresinin uzun olmaması da ayrıca güzel.
Favori bölümlerimden biri hiç konuşmanın olmadığı ,değerli bir tabloyu çalmaya çalışan hırsızların olduğu bölüm.Bir diğeri de ünlü bir şarkıcının son nefesinin kimin olacağı ile ilgili tarafların birbirine girdiği bölüm.


Fazla spoler vermek istemiyorum ama izlerseniz pişman olmazsınız diye tahmin ediyorum. Unutmadan ekleyeyim.Black Mirror’ın ana yazarı  Charlie Brooker’in “çok zekice ,ben böyle yazamam” dediği bir dizi imiş kendileri efendim.

30 Nisan 2019 Salı

BAHAR DÖNGÜSÜ

Cıv cıv cıv..cıgır cıgır cıgır cıgırrt
Uykunun arasında tanıdık bir ses.Sabah olmuş mu?
Alarm çalmadı ama daha.
Yeniden Cıv cıv cıv..cıgır cıgır cıgır cıgırrt
Gözlerim yarı aralık elim saate uzanıyor. Alarmın çalmasına daha yarım saat var.
Cıv cıv cıv..cıgır cıgır cıgır cıgırrt. Ah bu çıngıraklı ses çok tanıdık… Bu sefer kalkıp heyecanla pencereyi açıyorum.
Evet ortalık bayağı aydınlanmış. Elektrik telinde bir kırlangıç. Gelmiş… gelmiş… onlar gelmiş.
Temel mi yoksa Fadime mi acaba ? Genelde ikisi beraber konardı tellere ama bu sefer biri var.Bir  kaç gün gözlüyorum .Evet iyice emin oluyorum bu Temel ya da Fadime değil. Onların kuyruğu daha uzundu.
***
Temel ile Fadime benim iki  senelik komşularım kırlangıç ailesi.
Geçen sene penceremin önünde uzun uzun keşif gezileri yaptıktan sonra yan balkonun altına yuva yapmaya karar verdiler. Oldukça bozuldum aslında. Benim penceremde yuva yapsınlar diye ne heyecanla beklemiştim halbuki. Ne yani beni güvenli bulmadınız mı ? Alacağınız olsun…
Ne alacakları olabilir ki? … Alsınlar diye umarak  penceremin önüne bol bol ekmek kırığı ufaladım ama sanırım onlar daha doğal beslenmeyi tercih ettiler.Tabi taze bitki tohumları,börtü böcek varken ekmek kırığı yiyip ekmek kafalı mı olsunlar.
Bunlar emek emek yuvalarını yaparken ben de isimlerini koydum. Temel İle Fadime…
Bir süre sonra yuva bitti. Fadime ortalıkta pek dolaşmaz oldu. Tabi sebebi anlaşıldı.Yuvada henüz görünmeyen yavruların sesleri geliyordu artık .Cılız birkaç ses. Cıvk cıvk cıvk…
Sonra bir sabah üç tane sonuna kadar açık, üç kırmızı gaga. Bir Fadime Bir Temel sefer yapıp açık gagaları kapatmaya çalışıyor ama nafile.Sesler git gide daha da kuvvetlendi, yükseldi.
Eh bu haylazlara da isim koymak lazım. Ne olsun, ne olsun ? Ne olsun ? … Hıdırellez geldi. Hah tamam... Hızır İlyas bu da İdris olsun…
İsimleri de tamam kerataların.Bu çığırtkan yavrular sabah alarmım oldu artık. Onların çığlıklarına gözlerimi açmaya başladım. Kısa sürede o kadar büyüdüler ki artık zavallı Temel ile Fadime yuvaya sığamıyordu. Nerdeyse anne babaları kadar olmalarına rağmen Hızır İlyas İdris gagaları sonuna kadar açık feryat figan yiyecek bekliyorlardı.Anne babaları uzaktayken sesleri fazla çıkmıyordu ama Temel ile Fadime  pike yapmaya başlayınca bunlar son ses koroya başlıyordu.Bunlar haftalarca ,anne babasının emekli aylıklarını ellerinden alıp tüm gün evde yatan hayırsız evlatlar gibi Temel ile Fadime’nin getirdiklerini yediler.
Sonra bir gün aa o da ne. Üç kafadar anne babalarıyla beraber elektrik tellerinde dizilmişler. Pek uzağa gidemiyorlardı tabi ki de.Git  gide uçuş mesafesi uzadı.Artık sabah çıkıp akşam gelmeye başladı bizim kırlangıç ailesi.
Havalar serinlemeye başlayınca , beni de onların endişesi sardı.Uzanabilsem yuvalarına, üstlerine battaniye örtüp yanlarından sıkıştıracağım…

En sonunda sanırım aile meclisi göç kararı aldı ki, ortada görünmez oldular. Epey bir pencerelerde onların çığlıklarını bekledim. Sonunda tamamen gittiklerine kanaat getirdim.Kış boyunca komşularımın mahzun boş yuvasına bakıp  sık sık onları hatırladım.Nihayet bahar geldi …
İşte bir sabah yeniden o ses cıv cıv cıv..cıgır cıgır cıgır cıgırrt…
Ama Temel ile Fadime  yok.Sadece bir yavruları gelmiş.Artık yuvayı ona mı hibe ettiler yoksa Temel ile  Fadime’den miras mı kaldı bilmiyorum.Diğerleri yoklar bu sene.Acaba bu hangisi Hızır’mı İdris’mi İlyas’mı ?... En iyisi  Hızır olsun ya…
Heyecanla Hızır’ın yanında bir gelinle penceremin kenarına konmasını bekliyorum…
Çeyiz bohçası hazırlamaya başlasam mı ki ?
Kayınvalide olacağım kolay mı ?  J J J



26 Nisan 2019 Cuma

HAYAT SOKAKTA…


SOKAKLARIMIZI KİMLER ALDI ?


Allah’ım ne güzel bir manzara…
Sokakta topraklarla oynayan bir çocuk…
Yerde çömelmiş,gayet ciddi bir yüz ifadesi, minik elleri meşgul.Sanırsın dünyanın en önemli işlerini yapıyor.
Boş bir gazoz şişesine elindeki oyuncak kürekle kum dolduruyor.Biraz ötede boşaltıp yeniden dönüyor.
Seslendim  ”fotoğrafını çekebilir miyim delikanlı ?”

Aynı ciddi yüz ifadesiyle omuzlarını silkti, işine devam etti.Onunla konuştuğumu gören iki minik kız yandan yandan yanaştılar.Yanına çömelip onlar da poz verdi.
Biraz ötedeki guruptan çocuklar “abla abla biz de çeksene”
Kendimi çok önemli bir olayı belgeleyen(!) bir gazeteci gibi hissettim.
Onların ciddiyetine(!)  yaraşır bir ciddilikle  (!) fotoğraflarını çektim …
Biraz ilerde sırtını ikindi güneşine vermiş bir teyze örgü örüyor.Elinde torbalarla yavaş yavaş gelen bir başka teyze selam verip, sandalyenin yanında soluklanıyor.
Hoş bir manzara.Yaklaşıyorum ”teyzeciğim fotoğrafınızı çekebilir miyim?”
Elinden şişlerini bırakıp başörtüsüne sarılıyor.”dur kızım önce bi üstümü başımı düzelteyim.”
-Ama teyze örgü örerken olsun.Üstünü başını düzelten teyze şişlerini yeniden eline alıyor.

Ahenkle hareket eden ellerine şişlerin tatlı şıkırtısı eşlik ediyor.
Biraz yarenlik ediyoruz teyzelerle.Fotoğraflarını çekecek kadar ilginç bulunmak hoşlarına gidiyor.
Ah evet hayat sokakta burada…Aynen eskisi gibi…Doğal,tabi,sıcak…
Anılarım canlanıyor.
Farkında mısınız artık toprağa kolay kolay temas edemiyoruz.
Çocuk parklarında bile kum yada toprak yok. Sentetik ne olduğu belli olmayan bir yer döşemesi. Avm lerde binlerce voltluk elektrik döşenmiş zeminlerin üstünde gezmeye ,eğlenmeye çıkıyoruz yanımızda çacuklarımızla. Vücudumuzda ki elektriği deşarj etmeyi bırakın ,elektrik yüküyle yorgun dönüyoruz gezmelerden(!)
Tüm mahalle, bütün sokaklar oyun alanımızdı bir zamanlar.Hem de çok uzak olmayan bir geçmişte.Kilimlerimiz vardı kapımızın önüne yayıp evcilik oynadığımız.Annelerimiz eski kıyafetleri inece ince keser yumak yapardı.Evindeki tezgahında kilim dokuyan teyzeye götürürdük kumaş yumaklarını.Tezgaha gerdiği iplerin arasından mekiğini hızlı hızlı dolaştırıp tezgahın altındaki pedalları aşağı yukarı hareket ettirerek ahenkle  kilim dokurdu Huriye teyze.Tıkıdık tıkıdık ,tıkıdık tıkıdık…Büyülenmiş gibi izlerdik.
Herkes evinden bir parça yiyecek getirir kilimlerin üstünde piknik yapardı.O salçalı ya da ,üstüne şeker ekilmiş yağlı ekmeklerin tadına doyum olmazdı.Tabi meyvelerde olurdu.En çokta erik getirirdik,yanında bir tabak tuzla.
Korkmazdık, güvenliydi sokaklar.Komşu teyzelerimiz de kapı önlerinde bize eşlik ederdi.İkindi vakti güneş yakıcılığını yitirirken bu şirin Ege şehrinde oturaklarını alan teyzeler bahçelerinin önünde oturmaya çıkarlardı.Kınalı parmakları beş şişlerle hızlı hızlı patik örerken adeta görünmez olur, kelebeklere benzerdi.
Boş arsa olurdu muhakkak ,birkaç sokakta bir.Bizim cennetimizdi o boş arsa.Toza toprağa belenirdik akşama kadar ,akşam yiyeceğimiz azarı düşünmeden.Yakan top,beş taş,çelik çomak ya da evcilik.

Asıl mutluluk ikindi saatlerinde başlardı.Taş avluların yıkandığı saatler.Oturmak için hazırlanan bahçeler hortumla yıkanırken sokağa akan sular kaldırım kenarından küçük derecikler gibi  akardı.
İşte o zaman ,elinde ıslak mendille çocuklarının arkasında gezen günümüzün titiz temiz ,mega süper annelerinin aklını kaçırmasına sebep olacak oyunlarımız başlardı.Baraj yapardık, arsadan taşıdığımız toprakla akan suların önüne.Ellerimiz üstümüz başımız çamur olurken biz dünyanın en ciddi mühendisliğini icra ederdik, kendimizden geçerek.Bulduğumuz kaplara komşu bahçelerinin birinin çeşmesinden  su doldurur bu sefer arsaya taşınırdık.Çanak çömlek yapmaya…
Toprakları küçücük ellerimizle bir araya yığar küçük tepecikler yapardık.Sonra da bu tepeciklerin ortasını biraz çukurlaştırır su dökerdik.Bir süre sonra suyu çeken tepeciklerde ki çanaklarımız hazır olurdu.Etrafında ki kuru toprakları temizleyip çanağımızı bozmamaya çalışarak, özenle çıkarıp yan yana dizerdik.Oyun hamurları vardı ama ne gerek var ki onlara.Yağlı çamur dediğimiz killi toprak  bulursak keyfimize diyecek olmazdı.Bebekler,arabalar,uçaklar,kap kacak,televizyon daha neler neler yapardık o çamurlarla.
Her yer çiçek doluydu bahçeler,balkonlar,pencere önleri,sokak kapılarının yanları,dış bahçe duvarları.Ev içindeki saksılar  topraktan pişmiş olurdu.Ama dışarıda ki çiçekler için her türlü kutu potansiyel bir saksıydı.Annelerimiz ellerimize bir torba tutuşturur arsaya toprak almaya gönderirdi.
Evet arsaya…Toprağı kazar torbaya doldurup getirirdik.Konserve teneke kutuları,plastik yoğurt kapları ,yağ tenekeleri içine toprak doldurulur çiçekler ekilirdi.Komşu teyzelerin çiçeklerinden bir dal kırılır bir bardak suyun içinde bekleterek köklendirilir sonra da ekilirdi.Toprak mı daha bereketliydi yoksa onları diken annelerimizin elleri mi bilmiyorum ama o dallar muhakkak tutardı.O irili ufaklı çiçek saksıları(!) sonra kireçle beyaza boyanır duvar dibine dizilirdi.Akşam sefaları,ortancalar,katır tırnaklar,cam güzelleri,küpe çiçekleri daha neler neler.
Tabi baharda açan çiçeklerin taç yaprakları dökülmeye başlardı bir süre sonra.Allahım o ne güzellik…Spalarda küvetlere havuzlara serpilen çiçek yaprakları gibi.Annelerimizin süpürmesine gerek kalmaz biz toplardık o çiçek yapraklarını.Yemekler pişirirdik evcilik oynarken, bir de oje yapardık.
Yaprakların kenarlarını koparır sonra tırnaklarımıza yapıştırırdık olurdu sana oje.Kimin ojeli tırnağı daha uzun diye ölçerdik.
Akşam güneşi çekilmeye başlayınca birer ikişer annelerin sesleri yükselirdi ; Ayşe, Hatice, Bahriye, Oya, Mehmet, Murat hadi sofra hazır … Gitmekte nazlanan çocukların annelerinin kızgın sesleri duyulurdu biraz sonra.Bak baban çağırıyor çabuk gel diye…
Hayatı öğrendik bir o sokaklarda. Sevmeyi, üretmeyi, hakkımızı korumayı, mücadele etmeyi, yorulup dinlenmeyi, düşünce kalkmayı, küsmeyi , barışmayı, adaleti, hakça paylaşmayı…
Artık sokaklarımız yok, çocuklarımızın oynayacakları  arsalar kalmadı .Sadece kentsel dönüşümler ,imar planları almadı elimizden sokaklarımızı.
Asıl çocuk katilleri, sapıklar, pedofiller, tinerciler aldılar sokakları ,çocukların elinden.Artık sokakta yalnız başına bir çocuk görsek ödümüz patlıyor korkuyoruz  onun adına.Tanımadığımız çocukları sevip eline şeker tutuşturmaya korkuyoruz.Bayramlarda artık şeker toplayan çocuklar çalmıyor kapılarımızı.
Sadece büyük kentler değil, küçük yerlerde farklı değil artık...
Yok artık o güzel sokaklarımız …



21 Nisan 2019 Pazar

İSTİRİDYEDEN BAHAR MİMİ


1-Bahar bir insan olsaydı aranız nasıl olurdu ?
Hımm…Sanırım gelgitli olurdu.Baharcığım iyisin hoşsun ,seni çok severim ama biraz dengesizsin be canım.Havalar ısındı diyoruz,hop soğuklar yeniden başlıyor.Bugün yağmurlu olacak galiba diyoruz  ,bir bakmışsın güneş açıyor .Onunla uzun boylu program yapılmıyor.Hevesle gittiğim Bursa gezisinde yediğim yağmuru unuttum sanmasın. J J J
2-Şu ana kadar yaşadığınız hayatın “bahar” kısmı hangi döneminiz ? O dönemde neler yaşadınız ?
Ortaöğrenim dönemim.Okulumuz, bahçesinde asırlık çam ağaçlarının olduğu tarihi denilebilecek bir binadaydı.Hatta zaman zaman çalıştırılan , birkaç basamaklı ,devir daimli bir havuzumuz bile vardı.Bizim girmemiz yasaktı  ama öğretmenlerin girebildiği bahçedeki bir bölüme gizlice sızdığımız çok olmuştu.Bahar gelince ağaçlardan düşen tırtılların arka arkaya dizilip metrelerce uzunlukta oluşturduğu zincire basmamak için  dikkatle yürürdük.Ama koridorlarda teneffüslerde çılgınlar gibi koşardık.Ta ki bir öğretmene denk gelip azarı yiyene kadar.Resim dersinde öğretmenimiz bizi bahçeye çıkarır orada resim yaptırırdı.Hayatı tanımaya çalıştığım meraklı ve neşeli bir dönemimdi.
Şimdide  ikinci baharımın kozasını örüyorum (diye umuyorum) İki senedir elimde tığlar şişler ömrüm boyunca yaptıklarımdan fazla ördüm ama ör ör bitiremedim .  J J J
3- Bahar bir arkadaşınız olsaydı onun okumaya ihtiyacı olan kitabın ne olduğunu düşünürdünüz ?
Bahar deyince aklıma dağlar kızı Heidi geliyor.Onu tavsiye ederdim.
4-Size baharı hatırlatan insanlar var mı çevrenizde?Varsa kimler ?
Evet çok şükür var…Can dostum…Papatyaları çok sevdiğimi öğrenince benim için  kendi elleriyle topladığı bir kucak  papatyayla dönmüştü iş için gittiği yakın bir şehirden.Malum büyük şehirde papatya görmek için kilometrelerce gitmek gerekiyor …Nasıl mutlu olmuştum anlatamam J J J
5-Bahar temalı bir yağlıboya tablo yapmak isteseniz ,resmin içinde olmazsa olmazınız ne olurdu ?
Aslında bir çok şey sayabilirim ama tek şey söyleyecek olursam ,papatya derim.
6-Bahar yorgunluğu ile mücadele eder misiniz ?Yoksa  kendini baharın kollarına yorgunca bırakmayı tercih edenlerden misiniz ?
Baharda yorgunluk mu? O da ne? Bahar benim ekstra enerjik olduğum zamanlar.Güneş ışığından iyi doping mi olur ?
7-Baharda olmak istediğiniz coğrafya neresi ?
Coğrafya değil de coğrafyalar diyeyim.
-En başta İstanbul tabi ki de …Erguvan zamanı Boğaz’da tekne turu yapıp ,ardından Gülhane Parkında laleler arasında bir mola vermek isterdim.Yarısını martılara attığım simidin yanına ,bir bardak da  çay alarak.
-İkincisi İzmir’de Susuzdede parkından, boyoz ya da kumru yerken körfezi seyretmek …
-Üçüncüsü Kapadokya’da uzun uzun yürüyüp yorulunca ,çiçek açmış kayısı ağacının altında mola vermek …
-Dördüncüsü (en başta fotoğrafını paylaştığım) Mardin de çay bahçesinde ki leylakların altında  oturup , menengiç kahvesi içerken Mezopotamya Ovasını seyretmek ,sonrasında tarihi evlerden birinde uyuyup sabah erkenden kalkarak ,sırtımda kalın bir şal elimde bir bardak çayla , güneşin doğarken yaydığı ışıkla  boyadığı taş evleri  izlemek …
-Antalya’da falezlerde…Alanya’da kale de …Mostar’da köprünün ayağında …Uzungöl‘de  ahşap evlerde…Urfa’da balıklı gölde… Hevsel Bahçelerinde Keçi Burcunda …Tire’de pazar da alışveriş yaptıktan sonra  köftecilerden birinde…Kıbrıs’ta çiçek açmış portakal  ağaçlarının altında …
Off çokmuş ya olmak istediğim yerler J J J  Birkaç kopyamı mı yaptırsan napsam J J J



 İstanbul demişken....
İstiridye avcısı blogunun sahibi arkadaşımız çok şirin bir mim hazırlamış.Beni de davet etti.Severek cevapladım.İstiridye avcısı ve mime davetli arkadaşlar işte burada  ...İstiridyeden bahar mimi