31 Aralık 2018 Pazartesi

DİLLER VE DİLEKLER ...

YENİ YIL HOŞ GELİR Mİ Kİ ?

 


Mevlana anlatır ki;..
Vakt-i zamanın birinde biri Türk Biri Acem biri Arap biride Rum ,dört fakir arkadaş beraber yolculuğa çıkmışlar.Yolculuk sırasında ellerinde ne var ne yoksa harcamışlar, tüm paraları tükenmiş.Açlık ve yorgunluğun etkisiyle bir meydanda birbirlerine yaslanarak oturup kalmışlar.Onların halini gören bir hayırsever hallerine acımış önlerine  bir altın lira atmış.Garipler pek sevinmişler altın liraya.
Türk olan hemen atılmış bu paraya üzüm alalım demiş.bu sıcak havada yorgunluğun da üzerine pek güzel gider
Arap yüzünü buruşturmuş yok demiş ineb alalım ben inep isterim.
Ne o , ne bu demiş Acem ben engür istiyorum.En güzeli engür.
Rum öne çıkıp kabarmış.Yook öyle yağma demiş bu paraya istafil alınacak.
Yok istafildi yok engürdü ineb di üzümdü derken dört arkadaş birbirlerine girmişler.
Bunların tekme tokat birbirlerine girdiğini gören ahali koşmuş ayırmış,bir yandan da dertlerini sormuşlar.Bunlar nefes nefese birbirlerinin sözünü keserek öbürünü arkaya itip öne çıkarak dertlerini anlatmışlar.
Hali tavrından okumuş yazmış olduğu belli bir adam” tamam” demiş “siz kavga etmeyin ,ben hepinizin istediklerini alıp geliyorum hemen”.
Altın lirayı ellerinden alıp şaşkın şaşkın arkasından bakakalan arkadaşların yanından ayrılıp ortadan kaybolmuş
Lakin biraz sonra bir sepet üzümle geri dönüp dört arkadaşın ortasına  boşaltmış sepeti.
Alın demiş doya doya yiyin.
Dört arkadaş bakakalmışlar , meğer hepsinin de kendi dilince istediği üzüm değil miymiş!

***


Takvimde ki son yaprak koparılmak için saatleri sayıyor artık.Tüm dünya heyecanla yeni bir yılı daha karşılamaya hazırlanıyor.İstekler dilekler umutlar sıralanıyor,hayal kırıklıkları başarısızlıklar,mutsuzlukların geride kalmış olması umut ediliyor.
Farkında mısınız dili,dini ,rengi, ülkesi fark etmeden insanlık yeni yılı benzer dileklerle karşılıyor.
İnsan onuruna yaraşır hayat şartlarında yaşamayı diliyor.Emek vereceği işinden kazandığı ekmeği sıcak yuvasına güvenle götürmek istiyor.
Saygı görmek istiyor,.Haksızlığa uğramasın ,sevilsin sevmeye değer insanlar olsun etrafında istiyor.Savaşlar olmasın yıkımlar yaşanmasın,çocuklar gülebilsin,anneler ağlamasın,gençler hayatının baharında umut dolu planlar yapabilsinler geleceğe dair diyor.



Peki herkes benzer dileklerde buluşurken bunca acı savaş yıkım nereden çıkıyor ? Neden bitmiyor ?

Çözüm birbirine kulak vermekten geçiyor.Anlamaktan, dinlemekten, ortak paydalarda buluşmak için gerektiğinde ödün vermekten, empati yapmaktan geçiyor.
İnsanlık olarak söylüyoruz ! dinlemiyoruz ! Anlatıyoruz,anlamaya çalışmıyoruz...
Anlaşılmanın yolunun karşıdakini anlamaktan geçtiğinin farkında değiliz. 

Aslında Dünya tüm ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar zenginken,hırslarımızla fakirleştiriyoruz.
Halbuki birbirimize bir kulak versek, aynı şeyleri farklı dillerle söylediğimizi fark edeceğiz.

Ah bir kulak versek birbirimize ! …

14 Aralık 2018 Cuma

SOSYAL SINIFLARIN YENİ ER MEYDANI ; Sosyal Medya

 PEMBİŞ (!)  GELİNLER NE İSTİYOR ?


           “Sınıf mücadelesi artık sosyal medya üzerinden veriliyor” desem abartı olur mu bilemedim…
Pembiş gelinler sosyal medyayı ikiye böldü nicedir.Mutfak eviyesinden çaydanlığına, el gırgırından duvar saatine pembenin 1001 tonundaki aksesuarlarla tamamlanan ,pembe beyaz mobilyalı yeni gelin evleri kreatif tasarımda sınır tanımıyor.Pembiş sofra takımlarıyla koçişlerine !  tatliş ! sofralar hazırlayan pembiş!  gelinlerimiz ,diğer sosyal medya kullanıcıları tarafından çoğu alayla karışık ağır bir dille eleştirilip kınanadursun, onlar aldırmadan her yeni gün kendilerini de aşarak, diğer kullanıcılara aldırmadan, yollarına devam ediyorlar.

             Gün geçtikçe sayıları çoğalarak alanlarını genişleten pembiş gelinlerimiz şimdilik galip görünüyor.Sosyal medya da bazı kızlarımızın “burada alay edersiniz ama, gerçek hayatta onlarla evlenirsiniz “ serzenişlerinden anladığımız kadarıyla, erkeklerin de örtülü bir desteği söz konusu.
         Diğer yandan pembiş !  gelinlere dudak büküp “ayy ne banal” diyen seçkinci tayfa da aslında başka klişelerin kurbanı olmaktan kurtulamıyor. ”yapmayanı dövüyolla “ diyebileceğimiz kitap-kahve fotosu paylaşmayan, mürekkep yalamış gencimiz handiyse kalmadı.Gugıllamadan ismi yazılamayan düşünürlerden ,popüler bilim insanlarından,teknoloji fenomenlerinden aforizma kasan paylaşımlar yapmayanlar, kendi sosyal sınıfında yetersiz bakiye muamelesi görüyor.Yıl boyunca aç bi ilaç yaşayıp bir önceki senenin tatil kredisini ödeyen insanlarımız, beş yıldızlı otellerdeki tatil fotoğraflarını ,nerdeyse ömür boyu kredisini ödeyecekleri ,görgüsüzlüğün de gözünü çıkartan düğün nişan balayı fotoğraflarını ( tbt etiketiyle ) dönüp dönüp paylaşıyorlar.

Pahalı bir saat takılmış tek elin, markası görünecek şekilde direksiyonunu tuttuğu ,hülyalı bakışlarla uzakları seyreden foto olmayan pp profilden sayılmıyor neredeyse.Annesinin açtığı gözleme  ayranla büyüyen nesil akçaağaç şuruplu paykek ve sumuti olmayan kahvaltı sofralarının fotolarını  paylaşmayı ar sayar oldu.Nenesinin tarlada döktüğü terin bir mislini spor salonunda dökmeyen, bahçesinde plates yaparken villasının fotosunu koymayan kızcağızlar yeni nesil  society woman lisansını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.Yan yatırılmış ressam şapkası,ipek fular ve pipo ile Yeşilçam filmlerinde  karikatürize edilen tiplemeleri sergi salonlarında gördü bu gözler.

Noldu bize ?  nerden düştük bu hallere ???
***
İnsanlar yapıları itibariyle bir arada yaşamaya mecbur sosyal varlıklar.Hayatlarını devam ettirebilmek için üretmek ve ürettiklerini değiş tokuş yaparak toplumun diğer fertleri ile yardımlaşmak zorunda.Toplum tarafından kabullenilmek saygı görmek önemli  psikolojik ihtiyaçlar arasında.Kişi toplum tarafından kabullenilmek için ,toplum tarafından oluşturulan normlara uymak zorunda hisseder kendini.Çeşitli ödül ve yaptırımlarla  da toplum ,fertleri kendisine uymaya zorlar.Buradaki ödül toplumsal onaylanma, sosyal ilişki kurma vb davranışlar iken ceza sistemi de kınama ve dışlama tarzı davranışlardır.
Statü bireyin toplumsal sistem  içinde edindiği yerdir. Statü kişinin kendini kabul ettiği veya istediği  değil toplumun  diğer üyelerinin onu kabul ettiği yerdir.İnsanlar kendilerinden üst statüde gördükleri kimselerle iletişim kurma eğilimindedirler.Böylece üst  statüdeki kişilerle iletişim kurarak toplumsal  itibarının yükseleceğini ve onların sosyal ve ekonomik imkanlarından yararlanacağını düşünür.Toplumumuzda sınıfsal farklılıkların kalktığı düşünülse de yeni yeni sosyal sınıflar oluşmaya devam ediyor .Geçmiş 20 yıldan beri bir çok şey değişti ve yepyeni toplumsal sınıflar oluştu.Günümüzde bireyler kendini ispatlama ve statüsünü yükseltme çabasıyla baş etmeye çalışıyorlar.

Kişinin kendini yeterince güçlü hissetmediği zamanlarda statü sembolü olarak görülen eşyalara ve davranış kalıplarına daha çok başvurulur.
Tüm bu değişiklerin ve karmaşanın içinde kendine yer edinmeye çalışan günümüz modern toplumundaki  bireyler ( özellikle de  gençler) statü sembolleriyle kendini ispatlama çabasındalar.Sosyal medya, görece olarak normal hayattan daha kolay  olmak istediği görüntüyü vermeye yarıyor.
Aslında insanların olduklarından daha farklı bir profil çizmeye çalışmalarının, üst sınıf olarak gördükleri kişilerin davranış kalıplarını uygulamalarının ,görgüsüzlük boyutunu aşan davranışlar sergilemelerinin ardındaki gerçeklerden biri de işte bu sınıf mücadelesi ve statü elde etme çabasıdır.
Eh böyle olunca da sosyal medyada herkes normal hayatından farklı ikinci bir sanal profil oluşturuyor.Eski Türk filmlerindeki zengin koca bulma uğraşındaki güzel kızlarımızı hatırlayın.Hani güzel kızımıza tüm mahalle destek olur ellerindeki avuçlarındaki tüm birikimlerini kızımızı zengin ve asil göstermek için harcarlar.Kızımız sınıf atladığında onlarda onun imkanlarından yararlanma düşü kurarlar.
Ve kızımız sosyeteye karışır, zengin ve yakışıklı bir beyle tanışır.Türlü oyunlar ve cilvelerle evlilik teklifini koparır.
Vee süpriiz…Aslında zengin ve yakışıklı (!) gencimizde kızımız gibidir . Zengin bir kızla evlenebilmek için arkadaşlarının desteğiyle zenginmiş ! gibi yapmıştır.Ve finalde güzel ve yakışıklı iki fakir genç, el elde baş başta öylece hüsran içinde  kalırlar ya.
Hah işte aynen o şekilde makyajlı  sahte sosyal medya profilleriyle elde edilmeye çalışılan statüler de öyle pek işe yaramıyor. Mış gibi yapan insanlarımız hayal kırıklıkları ve mutsuzlukla yaşamaya mahkum oluyorlar.








8 Aralık 2018 Cumartesi

GELEN KALMAZ ,GİDEN GELMEZ…


BİR YILIN DAHA ARDINDAN...


Genç bir psikiyatr bir akıl hastanesinde göreve başlar.Hastaneyi tanımak için gezerken bakar ki hastalar  duvardaki bir deliğin önünde sıra olmuşlar sakin sakin bekliyorlar . Sırası gelen akıl hastası gözünü duvardaki deliğe dayayıp bakıyor sonra da tekrar sıranın arkasına geçiyor .O delikte ne gördüklerini doktor çok merak eder,o da sıraya girer ve sırasının gelmesini beklemeye başlar. Nihayet sıra ona gelince heyecanla gözünü deliğe uydurur ve bakar ama hiçbir şey göremez.O sırada arkadaki akıl hastaları sabırsızlıkla doktoru dürterler .”Çabuk ol , çabuk ol.”
Doktor  bir  şey göremediği için daha da meraklanır.Tekrar  en arkaya geçip  sıraya girer, beklemeye başlar.Nihayet sıra kendisine gelir,tam bakayım derken arkadan akıl hastaları sabırsızlıkla dürterler doktoru.
Doktor yine bir şey görememiş ama merakı daha da artmıştır.En arkada yeniden sıraya girer ve üçüncü seferde de bir şey göremeyince dayanamaz ,diğerlerinden nisbeten daha akıllı gibi görünen birine yaklaşıp sorar
-Yahu kardeş bu deliğin arkasında ne var ? Ben bir şey göremedim.
Beriki doktoru baştan aşağı şöyle bir süzüp sonrada dudak büker.
-Hemşerim der dur bakalım sen daha yeni geldin.Biz üç aydır bakıyoruz o delikten daha bir şey göremedik…

            ***
Bir yıl daha eksiliyor dünyanın, binlerce ,belki de milyonlarca  yıllık  ömründen. Koskoca bir yılın takviminden yapraklar teker teker düştü mazi  denen  kara deliğe.Son yapraklar sıralarını bekliyor artık.
Tüm dünyaca coşkuyla beklediğimiz milenyum çook gerilerde kaldı.Gelmesi için saniyeleri saydığımız milenyumda doğan bebeler rüştünü ispat etti.
Bir nehir hızıyla geçiyor zaman.Zaman çizgisinde var olmak için binlerce yıl bekledik.Sıra bizde şimdi,dünya penceresinden bakmak için.Bir insan için ne uzun ,Dünya için ne kısa bir an.Ancak bir ışık çakması kadar belki, bir insan ömrü  dünyanın ömrü içinde.Bir kum tanesi cirminde, dünya kumsalı üstünde.
Daha dün başkalarındaydı sıra.Onlar da yoruldu,didindi,koştu ,terledi,dinlendi.Onlarında hırsları vardı dünyayı dolduran,umutları vardı sonsuzluğa uzanan.Ne kaldı geriye şimdi onlardan…
Oların içinde de yükselmek için başkasının sırtına basan da vardı, yardım etmek için elinden tutan da.Bir lokma kuru ekmeğini bölüşen de vardı,tacına bir inci daha eklemek için canlara kıyanda.
Cam boncuklar verilip ,altınları yağmalananlar da  gitti, hazine sandıklarını dolduranlarda.Titanik’de sandallara tutunanların suya atanda öldü,buzlu sularda can verenlerde.
Kim bilir kaç kişi çiğnedi üzerinde yürüdüğümüz toprakları,kaç kişi üzerinden geçti …Ciğerlerimize dolan hava daha önce kaç kişiye hayat verdi,bedenimize aldığımız vitaminler kaç canlının vücudunda dolandı.
Dünya bir tiyatro sahnesi sırası gelen çıkıyor rolünü icra ediyor.Sonra sahneyi devrediyor ardından gelene.Devam ediyor bu döngü , binlerce yıldır.

Ne kaldı gidenlerden geriye …
Belki bir süre, sevenlerinin kalbinde bir sızı,gözünde bir yaş,zihninde bolca anı.Belki bir fincan,saklanmış bir saat ya da kanaviçe işlenmiş bir yastık.Sonra o anılar da silindi , kalan eşyalar eskidi,kırıldı,unutuldu.
En son hatırlayanlar da gitti dünyadan,ismini bilen, cismini gören kimse kalmadı ardında…
Eski bir Arap şairinin dediği gibi “gelen kalmadı,giden gelmedi…”
O zaman ne gerek var can yakmaya ,kalp kırmaya.Biriktirip harcayamayacağı, eskitip giyemeyeceği,karnı doyduktan sonra yiyemeyeceği şeyler için hırs yapmaya ,gücünün yettiğine  çelme takıp, yetmediğine temenna çakmaya …
İşte binlerce yıl bekledikten sonra dünya geldik penceresinden bakmaya.Ama ardımızda daha uzuun bir kuyruk var sabırsızlıkla sırasını bekleyen.Bakalım ne göreceğiz ne kadar göreceğiz.
Adettendir ya herkesin ardından denir.”Dünyasına doyamadan gitti”
Kalsaydı doyacak mıydı ki ?