21 Kasım 2017 Salı

SADECE BİR KÖPEKÇİK


Vakti zamanın birinde fakir bir şair,padişahı öven bir şiir yazarak padişaha takdim etmiş.Şiiri çok beğenmiş padişah
‘’Dile benden ne dilersen ‘’demiş şaire
‘’Bir köpekçik dilerim padişahım’’ demiş şair.
‘’Padişah şaşkınlıkla ‘’ duymadın mı ‘’demiş ‘’ ne dilersen dile dedim , sen sadece bir köpek mi istiyorsun? ’’
‘’Evet padişahım demiş sadece  bir köpek istiyorum”
Padişah “şaire bir av köpeği verin “diye buyurmuş.
Şair padişahın eteğini öpüp bir temenna çakmış.
“Ömrünüz uzun olsun padişahım lakin… demiş
Hala şaşkın olan padişah “evet lakin ne ?”deyince şair “Sultanım demiş ben bu köpeğin ardından nasıl koşarım?
Padişah gülmüş” birde at ile seyis verilsin” demiş
Şair “sultanım demiş ben fakir bir kulunuzum bu at ile seyisi nerde barındırırım seyisin işlerini nasıl görürüm” ?
“Eh peki” demiş padişah “o halde bir de ahır ile hizmetçi verilsin”
“Sağ olun devletlüm “demiş şair “lakin ben bu hizmetçiyi nerde barındırayım? benim bile başımı sokacak bir fakirhanem yok”
“O halde birde köşk verilsin”
“İyi de padişahım ben bu evin ahırın hizmetçilerin masraflarını nasıl karşılayayım? benim akşam yiyecek yemeğim bile yok” deyince Padişah  yine gülmüş
“Birde çiftlik verilsin,peki başka dileğin var mı?
“Estağfirullah Sultanım “demiş “ömrü devletiniz uzun olsun, o mübarek elinizi öpüp, köpekçiğimi de koltuğumun altına alıp gitmekten başka dileğim yoktur.
Evet bizimde koltuğumuzun ardına kıstırdığımız bir köpekçiğimiz var galiba
Hayatımız!!
Evet belki bir zerreyiz uzay boşluğunda, bir noktayız yeryüzünde ,ama hayatta var olmakla bizim oluyor tüm dünya ,tüm evren!!!
Yaşam hücremiz bölündüğü anda  başlıyor kum saatimiz akmaya ve başlıyor faaliyet.Önce genetik kodlarımız oluşuyor anne ve babamızdan aldığımız genlerle.Elimiz ayağımız kaşımız gözümüz neye benzeyecek, zeka seviyemiz duygusal özelliklerimiz nasıl olacak belirleniyor planlanıyor kodlanıyor ve başlıyor o kodlara göre yapım aşamalarımız.
Bezelye kadar bile olmayan embriyo gün gün insana benzemeye başlıyor,çiğnenmiş bir sakıza benzeyen et parçası, bedene dönüşüyor, eller kollar ayaklar baş beliriyor.Kalp faaliyete geçiyor ve o ılık sıvının içinde ,dünyanın en yüksek güvenlikli en korunaklı havuzunda , dokuz ay boyunca hiçbir işimize yaramayan duyu organlarımız şekilleniyor en estetik en fonksiyonel biçimde .Ciğerlerimiz hazırlanıyor  dokuz ay sonra bir feryatla içine hava dolması için.
Dışarıda anne babamız bizi heyecanla bekliyor ,annemizin vucudu bizimle beraber bizim için şekilleniyor ,sonraki aşamada ihtiyaçlarımızı da karşılamak, için hormonlar faaliyete geçiyor.
Ve bir feryatla başlıyor hayatımızın ikinci aşaması.Gıdamız hemen hazır.Bizi kucaklamak için kollar bekliyor hem de sadece anne babamızın değil ananemizin babaannemizin dedelerimizin halalarımızın dayılarımızın kolları.Sevgiyle  sarıp sarmalayıp şefkatle ninni söyleyip uyutuyor da büyütüyorlar bizi.
Aslında canlılığımızı sürdürmemiz için gerekli ,belli sayıdaki gıda çeşitlerimiz için sayısız seçenekler sunuluyor dünya marketinde.Vitamin, protein, kalsiyum ,mineralleri alabilmemiz için her damak tadına uygun seçenek var.ister etten al proteini ister sütten.ister limondan al C vitaminini ister biberden ya da kivi den.Ha ! birde bu sayısız çeşidi algılayacak zevk alacak tat reseptörlerimiz de var bu arada.
Sadece tat alma mı duyu organımız ? İşitme duyumuz içinde ziyafet sofraları hazırlanmış.Rüzgarın sesinden- denizin dalgalarına ,bir çocuk kahkahasından - annemizin ninnisine ,bir kuşun serenadından- bir yanık sesin türküsüne yada bir tenorun aryasına kadar sayısız seçenekli ziyafetler.İnsan insan olalı ne kelimeleri tükendi ne de  şarkıları bitti.
Acaba en keskin gözlümüz kaç kilometre öteyi görebilir ? bir mi ? iki mi ? yoksa on kilometre öteyi mi?
Abartma mı diyorsunuz ?
O zaman yüzlerce  ışık yılı uzaktaki yıldızlar yaz gecelerinde nasıl gözlerimize ziyafet çekiyor.Binlerce kilometre uzaktaki dolunay gümüş ışığıyla sevgilimizin yüzünü hatırlatıyor.
“Lütfen el sürmeyiniz “diye tabela asılmamış kadife güllerin üzerine, yada bebeğimizin ipek tenine.Doya doya okşayalım diye sevdiğimizin alev alev yanan elleri, ,ananemizin buruşuk yanakları.
O çıtır çilekler hem tadıyla hem sesiyle hemde kokusuyla ziyafet çekmiyor mu ? Ya o minik bebişin ensesindeki cennet kokusu .Minicik çiçek şişelerinin içine ambalajlanmış leylak zambak gül yasemin kokuları.
Evet belki bir zerreyiz uzay boşluğunda,bir noktayız yeryüzünde,ama hayatta var olmakla bizim oluyor tüm dünya, tüm evren.
Bize bir cihaz veriliyor,bir cep telefonu.Hayat denen sim kartı takıyoruz vee başlıyor hayat şarkımız….
Peki bunca varlığa rağmen,neden kendimizi fakir zannediyoruz ki ???


11 Kasım 2017 Cumartesi

SORUMLULUKLARIMIZIN FARKINDA MIYIZ ?


Yaşam kalitemiz ,sadece elimizdeki imkanlarımızla değil ,yaşadığımız çevre ve toplumun kalitesiyle de doğru orantılı.Ve kendimize yaptığımız yatırım kadar topluma ve dünyamıza yaptığımız katkılar ,bize olumlu olarak döneceği gibi, yanlışlarda büyüyerek tüm insanları etkileyecektir.Bu noktada sorumluluklarımızın ne kadar farkındayız.
Maalesef ülke ve toplum olarak çok farkında olmadığımızı düşünüyorum.Günü kurtarma endeksli yaşam tarzının getirilerini,sorunlar yumağı olarak hepimiz görüyoruz aslında.
Gelişmiş ülkelerde toplumsal sorumlulukların hatırlatılması ve farkındalık kazandırma adına etkili kampanyalar düzenleniyor.Bunlar ses getirdiği gibi ,sorunların çözümü adına adımlar atılmasına da katkı sağlıyor.
Bazen bir fotoğraf sayfalar dolusu sözden çok daha fazlasını hatırlatır.İşte bu kampanyada kullanılan afişler de böyle.İçlerinden beni çok etkileyen bazılarını sizlerle de paylaşıyorum.

EGZOTİK HAYVANLAR HEDİYELİK EŞYA DEĞİLDİR !!!

İSKELET DEĞİLSİNİZ. ANOREXİYAYA DUR DEMEK ELİNİZDE !!!

31 Ekim 2017 Salı

KURNAZ SATIŞ TAKTİKLERİ


Bebek tebriği için arkadaşıma gitmiştim.Bir süre oturduk,bebeği sevdim,çay içtik.Sonrasında  arkadaşım bebeğini uyutmaya giderken” kapı çalarsa bakar  mısın? “ diye ricada bulundu.Tabi ki kabul ettim.
Az  sonra zil çalınca bebek uyanmasın diye koşarak kapıyı açtım.Kibar bir delikanlı.”Abla üniversite öğrencisiyim birkaç soruluk bir anket yapabilir miyim “ dedi.Kıyamadım tamam dedim.Ayak üzeri diş ve ağız sağlığı ile ilgili  birkaç soru sordu cevapladım.Sorular bitti.Çocuk çantasından bir diş macunu çıkardı “abla bu bizim firmanın diş macunu tanıtım amaçlı alır mısınız “ dedi.Ne diyeceğimi şaşırdım.”ben ev sahibi değilim arkadaş ta şu an meşgul” dedim.İyi günler dileyerek kapıyı kapattım.Çocuk üst kata çıktı ama nasıl vicdan yaptım anlatamam.”Y a altı üstü bir diş macunu ,ihtiyacı var ki çalışıyor,alsan nolur ,sonuçta bir öğrenciye yardım etmiş olacaksın” falan içi sesim habire konuşuyor.Dayanamadım inanır mısınız, gittim kapıda bekliyorum.Çocuk inerken kaçırmayayım diye.
Epey bekledikten sonra ayak sesleri geldi ,hemen kapıyı açtım seslendim.”Bir dakika durur musunuz ,o diş macunundan almak istiyorum “deyip çocuğu çağırdım.Neyse çantasından bir paket macun uzattı fiyatını sordum “15 lira abla “dedi.Bir duraladım bu orta boy macunu en fazla 6-7 liraya marketten alırsınız.Ama çocuğu da durdurmuş bulundum.Kalsın diyemedim,aldım macunu..
Biraz sonra bebeğini uyutan arkadaşım geldi ,konuşmaları duymuş ne olduğunu sordu.Macunu uzattım” sana ev hediyesi aldım” deyip verdim.Sonrada olayı anlattım.Arkadaş bastı kahkahayı..
Zaman ,zaman sizinde başınıza gelmiştir.Tencere almak için gittiğiniz mağazadan elektrikli süpürge alarak çıktığınız, yada çorap alayım derken ne olduğunu anlamadan ,kendinizi  elinizde elbise paketleriyle mağazadan çıkarken bulduğunuz olmuştur.
Bu durumlarda hemen kendinizi suçlamayın uyanık satıcıların taktiklerine maruz kalmış olma olasılığınız kuvvetle muhtemel.
Artık bütünleşik pazarlama sistemleri ile profesyonel bir şekilde satış artırma yöntemleri kullanılıyor, ama o başka bir yazı konusu.Ya  Aristotales’in retoriği ,pazarlama için ders olarak okutuluyor daha ötesi var mı?
Bu yazıda çok kullanılan birkaç psikolojik satış yöntemini anlatacağım.

1 Ekim 2017 Pazar

AŞURE NELER SÖYLER ?





      Rivayet odur ki Nuh tufanından önce  bütün inananları yaptığı gemiye alan Hz. Nuh, onların ihtiyaçları için çeşitli gıda maddelerini de depolar.Bütün hayvan cinslerinden birer çift te gemide kendilerine yer bulur.Vakti zamanı gelir, yerden sular kaynar ,gök adeta delinir yere iner. Göz gözü görmez olur ,fırtına günlerce sürer, bir avuç insan nereye gittiğini görmeden ne zaman biteceğini bilmeden, günlerce yol alırlar.Gel zaman git zaman fırtına diner, yağmurlar kesilir, güneş gülen yüzünü gösterir ve gemi ağrı dağına demirler.İnananlar şükürle karaya ayak basarlar. Kalan erzakları indirirler, yemek vaktine hazırlık için .İki  avuç buğday kalmıştır, bir avuç nohut, bir avuç fasulye. Çömleğin dibinde belki biraz bal veya pekmez ,birer parça fındık,üzüm kayısı ceviz vs..vs..
      Hz. Nuh tüm bu yiyecekleri toplar bereketli elleriyle bir aş pişirir lezzetli mi lezzetli.Bu hadise Muharrem ayının on’una denk geldiği içinde adına arapça 10 demek olan  (aşera)  denir ve zamanla aşure olur bu güzel yemeğin adı.
                    ***
      Kaç uygarlığın toplamıdır Anadolu .Kaç milletin birikimidir .Bu birikimden kaynaklı  ne çok, ne güzel geleneklerimiz var ,aşure gibi dostluğu, sevgiyi ,yardımlaşmayı, paylaşmayı anlatan.,
      Kendimize benzeyenlerle arkadaşlık etmek, dostluk kurmak ne kadar kolay ve konforlu.Ama bize ne katıyor? Bize benzeyen, kendisinde bizi tekrarlayanlar…
      Aşure normal şartlarda beraber düşünemeyeceğimiz , beraber pişirmeyeceğimiz gıdaların toplamı olduğu için bu denli lezzetli değil mi ? Fasulye ile şekeri ,nohutla kayısıyı ,üzümle buğdayı yan yana düşünmeyiz pek, ama bir araya gelince ne muazzam bir birliktelik oluyor. Anadolu gibi
      Sadece tek çeşit veya iki çeşitle yakalanabilir mi bu aroma ? Ayırmamak gerekli nohutu, fasulyeyi ,buğdayı, narı, üzümü, kayısıyı, cevizi ki aşure olsun.Ayırmamalı Türk’ü ,Kürd’ü Alevi’yi, Çerkez’i, Laz’ı, Ermeni’yi ,Rum’u ki Anadolu olsun
     Benzetmek için uğraşıyoruz var gücümüzle insanları kendimize .Ayrı yaratmış ise yaradan gerek var mı benzetmeye çalışmaya birbirine .Aşureyi robottan geçirsek mikserle iyice yedirsek birbirine aşure diye bir şey kalır mı? Gerek var mı buna. Nohut nohut olarak kalmalı, fasulye fasulye olarak ama her biri vermeli ki tadını ,aromasını birbiriyle zenginleşsin
      Bereket demektir aşure .Bir avuç buğday,bir avuç fasulye,nohuttan kazan dolusu aşure çıkar,Ama şekerle birleşmeli  iyice kaynamalı dır ki o ayrı ayrı malzemeler bir olsun birbirinde çoğalsın ,Anadolu’yu bizi bir arda tutan ,tutacak olan sevgi gibi ,saygı gibi.
     Yalnız yenen aşure lezzetinden ne çok şey kaybeder.O ancak konu komşu ,akraba dostla paylaşılınca aşure olur gerçek anlamıyla.Anadolu’da komşuya götürülen aşure tabağı yıkanmaz ve boş geri verilir her zamanki alışkanlığın aksine .Karşılıksız  vermenin, beklentisiz olmanın adıdır aşure.
     Aşure Anadolu’nun ruhudur ,özüdür, anlamıdır, zenginliğidir. Bizi biz yapan değerlerimizin toplamıdır.Geçmişten devraldığımız,geleceğe iletmekle sorumlu olduğumuz değerlerimizin sembolüdür.
Aşureniz bereketli olsun.

    
***Daha önceki Aşure yazımı yeniden paylaşıyorum.Bu güzel geleneğimizin güzellikleriyle, Muharrem ayının bereketi ve rahmetiyle gelmesini dileyerek.***

20 Eylül 2017 Çarşamba

SEVGİ NEYDİ ?




Genç doçent ,kendisini dikkatle dinleyen bir anfi dolusu tıp öğrencisine ,yumuşak bir ses tonuyla anlatıyordu ..
-Vakamız yatağa bağımlı.Bırakın yürüyebilmeyi ayakta durmayı ,oturabilmek için bile yardıma ihtiyaç duyuyor.Destek verilmediği sürece oturamıyor.Acıktığını veya susadığını söyleyemiyor.Bu ihtiyaçları olduğu zaman anlamsızca haykırıyor bağırıyor.Ağzında dişleri olmadığı için de yiyecekleri çiğneyemiyor.Onu bir şekilde beslemek zorundasınız..
-Uykuları düzensiz.Gündüz deliksiz uyuyabildiği gibi gecenin bir yarısı feryatlarla uyanıp herkesi uyandırabiliyor.Bağırsak faaliyetleri düzensiz olduğu gibi ,tuvalet ihtiyacının farkında değil  ve kontrol de edemiyor.Onun için bez kullanmak zorundasınız.
-Konuşamıyor ,konuşulanları anlamıyor.Ama sevgiyi fark ediyor ve sevgiyle söylediklerinize , gülümseyerek karşılık verebiliyor.Eline verdiğiniz bir objeyi almak için uzanamıyor ,ancak eline tutuşturursanız sımsıkı kavrayabiliyor.
-Mesai kavramı olmadan 24 saat onun her ihtiyacını karşılamak zorundasınız hem de hiçbir ücret almadan.Alabileceğiniz tek karşılık ,belki bir gülümseme olabilir.
-Ne dersiniz böyle bir göreve  talip olur musunuz?
Koca anfiden çıt çıkmıyor, öğrenciler dehşet içinde hocalarını dinliyorlardı.Kocaman açılmış gözleriyle kafalarını iki tarafa sallayarak olumsuzluk belirttiler.
Tebessümle öğrencilerine bakan genç doçent ,onlardan gelen olumsuz karşılık üzerine
-Ama ,dedi ,”benim evimde böyle bir vaka var ve ona sonsuz hem de hayatımda tatmadığım bir sevgiyle bakıyorum.Ve her ihtiyacını karşılamayı hayatımın en öncelikli vazifesi olarak görüyorum.”
-O benim henüz 3 aylık olan bebeğim…

***
Artık Nöro görüntüleme cihazlarıyla,gelişmiş laboratuar teknikleriyle, bir çok duygu durumunda ,beyindeki elektriksel faaliyetler görüntülenebiliyor ,hormonal salgılar,ölçümlenebiliyor.Beyinde ki duygusal faaliyet merkezleri belirlenebiliyor.
Peki her şey bu kadar basit mi?
Vücudumuz  da ,beynimiz de elektriksel faaliyetler oluşuyor,hormonlar salgılanıyor ve biz aşık oluyoruz,seviyoruz, kızıyoruz,nefret ediyoruz, üzülüyoruz vs vs..

Sevgi nedir ? Nasıl bir şeydir ? Salt  hormonlarla ,beyindeki bağlantılarla ,elektrik akımlarıyla, nöron faaliyetleriyle açıklanabilir bir şey midir .
Kaç çeşit sevgi vardır mesela ? Anneye duyulan sevgi evlat sevgisinin yerine geçer mi ? yada evlat sevgisi eş sevgisinin yerine ?
Peki nerededir sevgi ?
Yeri yurdu neresidir? Beyinde mi yaşar kalpte mi biter.Eğer yoksa, nerden alınır nerde satılır.Bitince yedeği var mıdır mesela, yeniden doldurulabilir mi ?
Peki beyinde başlar,kalpte yaşar diyebilir miyiz ?

13 Eylül 2017 Çarşamba

BÖYLE GEÇTİ BU YAZ

    BAHAR VE YAZ GANİMETLERİM
    Bu yaz sonu ,daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptım.Okuduğum kitapların listesini tuttum.Baştan böyle bir niyetim olmadığı içinde,listedeki kitapları tam olarak ne zaman okumaya başladım net tarih veremiyorum ,ama Mart ayı sonları gibi kitap maratonum başlamıştı.Hangi sırayla okuduğumu da tam olarak hatırlayamadığım için bahar ve yaz olarak ayıramadım.Eylül de okuduklarımı  listeye dahil etmedim.
    İyi bir okuyucu olduğumu zannederdim,lakin bazı blogger arkadaşları görünce ,bu zannım oldukça azaldı.Çok sıkı kitap okuyucusu blogger arkadaşlar var ve güzel de kitap yorumları oluyor.
    Kitap bloglarını dolaşmak benim için bir paradigmaya dönüştü.Okuduğum ve sevdiğim kitapları görünce mutlu oluyorum ama bir yandan da okuyamadıklarım karşıma dikiliyor.Okunacaklar listemi azaltıyorum diye sevinirken, listeye yeni kitaplar ekleniyor veeee döngü devam ediyor.Listedeki şıklara tik at ve yeni şıklar  ekle.J J J 
    Bazı arkadaşlar gibi belli sürelerde belli sayıda kitap okuma hedefi koyayım diyorum ,o da bende gerginlik yapıyor strese giriyorum.
    Halbuki ben strese girmeden bir ödevmişçesine değil de, tadını çıkararak okumayı seviyorum.

    Ne yapsam bilemedim J J J 
    Acaba diyorum, hani bir süre, kitap bloglarına uğramasam mı ?J J J 
     En azından listemdeki kitapların çoğunu okuyana kadar.Zira yeni listede 30 küsur madde var ve gittikçe de artıyor.


1-Anna Karenina :Leo Tolstoy




Tolstoy'un dev eseri .Sadece sıfat olarak değil ,aynı zamanda boyut olarak ta dev.
Sadeleştirilmiş klasikleri sevmediğim için onları tercih etmiyorum, ama kardeşim orijinali de 1004 sayfaydı yani.
Helali hoş olsun ama.
Vronsky'in kaza geçirdiği at yarışı sahnesi muhakkak okunmalı Nasıl bir betimlemedir o !
En sevdiğim klasiklerden..










2- İntibah :Namık Kemal 





Orta okul yıllarında okuduğum bir roman .
Bazı kitapları farklı zamanlar da okumayı seviyorum.Yeniden okudum.
Tecrübesiz Ali Bey'in ,talihsiz aşk macerası anlatılıyor.
Günümüz için oldukça  ağır diyebileceğimiz bir dili var.Bu ağırlık anlatımdan kaynaklanmıyor.Osmanlıca kelimelerin çokluğundan kaynaklanıyor aslında.Romanda divan edebiyatında kullanılan sevgili tasvirleri düz yazı olarak kullanılmış ,çok şirin ve naif buldum bunu.
Osmanlı'daki ilk edebi roman olarak okumakta fayda var








9 Eylül 2017 Cumartesi

EQ- DUYGUSAL ZEKA TESTİ




DUYGUSAL ZEKANIZ YÜKSEK Mİ?

"Önceki Duygusal zeka yazımı okumak isterseniz" burada
Mümkün olduğunca dürüst davranarak cevap verdiğinizde ,aynı kademede ki arkadaşlarınızın ,Yöneticilerinizin ve size bağlı çalışanların ,size karşı bakış açılarını ölçebilirsiniz..

PUANLAMA
4-Tamamen bana uygun
3-Uygun
2-Uygun değil
1-Hiç uygun değil



SORULAR
1-Zor anlarda ,genellikle sakin ve olumlu kalabilirim.
2- Stres altındayken bile.elimdeki iş üzerinde sağlıklı düşünebilir ve işimiz üzerine odaklanabilirim
3-Hatlarımı kabul edebilirim
4-Verdiğim taahhütleri yerine getirir.verdiğim sözleri tutarım
5-Hedeflerime ulaşmada kendi sorumluluğumu bilirim
6-İşimde dikkatli ve düzenliyimdir.
7- Düzenli olarak ,farklı kaynaklardan orijinal fikirler ortay çıkarmak isterim
8- Yeni fikirler üretmede iyiyimdir
9-Karmaşık talepleri ve değişen öncelikleri kolaylıkla idare edebilirim
10-Amaçlarıma ulaşmak için,güçlü bir eğilimle sonuç odaklıyımdır
11-Teşvik edici hedefler belirlemeyi severim ve onlara ulaşmak için hesaplanmış riskler alabilirim
12-Bneden genç insanlardan da tavsiye alarak .performansımı nasıl geliştireceğimi öğrenmeye çalışırım
13-Kurumsal ve önemli bir hedefe ulaşmak için fedakarlıkta bulunmaya hazırım
14-Şirketin misyonunu kabul edip onunla özdeşleşebilirim
15-Ekibim bölümüm veya şirketimin değerleri kararlarımı etkiler ve yaptığımı tercihleri ortaya koyarım
16-Şirketimin genel hedeflerini ileriye götürmek için aktif olarak uygun fırsatlar peşinde koşarım ve diğerlerinin bana yardım etmesine izin veririm
17- Şu andaki işimde ihtiyaç duyulan benden beklenen hedeflere ulaşmak için uğraşırım
18-Engeller ve aksilikler beni kısa bir süre için yolumdan alıkoyabilir ancak durduramaz
19-Kırmızı çizginin ötesine geçerek ,eskimiş kuralları çiğnemek bazen gereklidir
20-Yepyeni bir işe kalkışmak bile olsa ,orijinal bakış açılarını yakalamak isterim
21-Koşullar değiştiği takdirde .bende taktiklerimi çabucak değiştirebilirim
22-Bazı işlerin daha iyi yapılmasının yollarını bulmak ve belirsizlikten kurtulmak için,yeni bilgiler peşinde koşmak en iddialı olduğum şeydir
23-Başarısızlık korkusu yaşayacağıma ,başarı ümidiyle hareket ederim
24-Üzüntü verici duygular ve dürtülerim işimde elimden gelenin en iyisini yapmama engel olur
25-Genellikle kendi kusurlarım ya da başkalarının kişisel kusurları için sorunlar ortaya çıkarmam

 Sonuç : Puan aralığı şeklinde sonuç belirlemedim.Aldığınız puanlar ne kadar yüksekse EQ-Duygusal zekanız o kadar yüksek demektir.


70 puan altı : Duygusal zekaları olduğu halde kendisine haksızlık edenlerdir..

6 Eylül 2017 Çarşamba

DUYGUSAL ZEKA - EQ



EQ –DUYGUSAL ZEKA NEDİR
Bir dönemler çok fazla önem atfedilen IQ nun, tek başına yeterli hayat başarısını sağlayamadığı anlaşılalı beri ,çoklu zeka türlerine olan merak arttı.
Peki nedir EQ ,IQ dan farkı nedir.Duygusal zekamızı nasıl belirleriz ,peki artırabilir miyiz?
IQ. beynimizin sol lobuyla ilgili akademik başarıdan sorumlu zeka türüdür.Doğuştan gelir ,3 yaşına kadar hızla artar ve konuyu anlamamızı sağlar.Hayat başarısının kapısıdır.Lakin bundan sonra duygusal zeka ve sosyal zekamız başarıda  daha belirleyici rol oynar.
En anlaşılır haliyle şöyle.
IQ İşe aldırıyor
EQ Terfi ettiriyor
èAraştırmalar IQ nun hayat başarısına katkısının  yaklaşık  % 20 lik bir payı olduğunu söylüyor.
Peki EQ yani duygusal zeka nedir ?
Duygusal zeka,duygularını sosyal yaşamda kullanabilme becerisidir .”
Üçüncü bir zeka türü de” SQ” yani sosyal zekadır ki bu zeka türü IQ ve  EQ nun toplamından oluşur.Kişilerin ruhsal zekasıdır.
Ruhsal zekayı duygusal zekaya göre daha çok yükseltebiliriz.Bunun için sözel zeka soruları çözmek yarar sağlar.Bu hem hayal gücümüzü ,hem de duygusal zekamızı kullanarak artmasını sağlar. Ruhsal dengemizi sağlamak için IQ ile  EQ muzun düzenli olması gerekir

*** 

DUYGUSAL ZEKA
-Kendi kendini motive edebilme
-Kendi kendini ve dürtülerini kontrol edebilme
-Şevk ve ısrarcılığını koruyabilme
-Kendi ruh halini düzenleyebilme
-Empati sahibi olma  gibi bir çok yeteneği kapsar



Duygusal zekası yüksek insanlar ,duygularını anlama,anlatma ve aktarmada daha başarılıdır, ki bu da hayat kalitesini % 80 e varan oranlarda arttırabilir. Böylece etrafıyla kaliteli ve sürdürelebilir ilişkiler kuran insanın, iş hayatı ve sosyal hayatta başarısının artması muhakkaktır.Okul hayatında yüksek notlar alan, ama iş hayatında orta seviyede başarı yakalamış  ,okul hayatında orta seviyede notlar almasına karşın iş hayatında daha fazla yükselebilmiş ,çevresi tarafından sevilen, iyi bir aile kurabilmiş insanlarla karşılaşmış olabilirsiniz.

30 Temmuz 2017 Pazar

MUTLULUK MU ? HANİ NEREDE O ?


Geçirdi çaşnigir-i felek ol denlü  vaktin  kim
Neval-i arzu meydana geldi işteha gitti
                                                      Nabi


Yani ,büyük divan şairi  Nabi diyor ki ‘’ çeşnici başı olan felek benim arzu ettiğim ,istediğim yemeği sofraya getirmeyi o kadar geciktirdi ki , sonunda istediğim yemek sofraya geldi ama bende yiyecek iştah kalmadı.’’

Peki bunu ne zaman diyor ? : çok kudretli,çok itibarlı ,çok zengin ama çok yaşlı bir paşanın; çok genç ve güzel eşini görünce …

***

Hayat böyle bir şey  galiba. Bir şeyi çok istiyoruz çok arzuluyoruz ,mutluluğumuzu o(!)na bağlıyoruz  ama istediğimizi elde edince arzumuz sönüyor iştahımız kalmıyor.
Hayatta mutlu olmak neredeyse dünyada en önemli hedef haline geldi.Artık mutluluk çeşitli bilimsel yöntemlerle  ölçülüyor, binlerce kişilik denekler üzerinde araştırmalar yapılıyor ,ülkelerin mutluluk endeksleri belirleniyor, mutluluk çeşitli şekillerde tanımlanıyor da !.Ama acaba mutluluğun ne olduğunu tam olarak biliyor muyuz yoksa haz alma ile mi özdeşleştiriyoruz.?
En basit tanımıyla mutluluk olumlu pozitif duygular hissetmektir.
Bizlerde mutlu olmayı hedefliyoruz    ve sahip olmayı istediğimiz ve isteyeceğimiz bir çok şey bize ödül olarak mutluluğu vaat ediyor.Bana sahip olursan mutlu olacaksın !!

26 Temmuz 2017 Çarşamba

NEDEN ETKİLİ İLETİŞİM,




Vakti zamanında hükümdarın biri korkunç bir rüya görmüş.Dehşet içinde uyanır uyanmaz müneccim başının huzuruna gelmesini emir buyurmuş.Biraz sonra müneccim başı huzurda hükümdarın rüyasını dinlemekteymiş.Hükümdar anlattıkça retken renge girmiş müneccim başı.Hükümdar rüyasını anlatmayı bitirince de titreyerek dizlerinin üzerine çökmüş ve “sultanım çok kötü ,maalesef çok kötü” diye inlemiş.Hükümdar gürlemiş
-Tez bu rüyayı tabir edesin.
Çaresiz müneccim başı “Sultanım demiş,maalesef çok yakında ailenizden herkes ölecek bir tek siz sağ kalacaksınız”.
Hükümdarın gözlerinden ateş fışkırmış
-Tez bunun kellesini vurun.
Müneccim başının kanlı cesedi salondan çıkarılırken ,hükümdar başka bir müneccim getirilmesini emir buyurmuş.
Biraz sonra hükümdarın karşısında müneccim başının yardımcısı rüyayı dinlemekteymiş
Dinledikçe yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmış.

16 Temmuz 2017 Pazar

DEDİKODU : TAMAM YAPTIM, AMA Bİ SOR, NİYE YAPTIM ?

     
 

Peki acaba  neden dedikodu yapıyoruz ?
          Aslında daha çok kendi defolarımız örtmek ,yetersizliklerimizi gizlemek, komplekslerimizi tatmin etmek için olmasın?
        ‘’Ayy görgüsüz  Kezban, o elbiseyle o ayakkabı giyilir mi ‘’diyen Yeşim aslında kendisini moda otoritesi ilan ederek , muhtemel  moda eleştirilerini,  kendince bertaraf etmeye çalışıyor olabilir mi ?
         ‘’Ay şekerim Allah çirkin şansı versin .Bir Hande’ye bak birde kocasına.O adam o kadını nasıl almış ?’’ diyen Yasemin acaba şunu mu demek istiyor satır arasında ?  (aah ah şu Hande kadar olamadım.Aslında ben daha güzelim , o kocaya ben layıktım ama ne yaparsın olmadı işte)Yüksek sesle dile getiremediği içsesini böyle mi dillendiriyor.
          ‘’Ayol o boy bende olsaydı, bende o topukluları giyseydim , tabi bende bölüm şefi olurdum’’ diyen Selda ‘’ne yapayım mesleki olarak yetersizim de ondan yükselemiyorum’’ diyemeyeceği  için kendisini böyle mi  tatmin ediyor.
            ‘’Peh işte sonradan görme ne olacak, almış nohut kadar tektaşı, gözümüze ,gözümüze sokuyor o el hep havada ‘’diyen Mine iç geçirip “ah bende de olsa! ‘’diyemediği için mi böyle söylüyor.
         ‘’İnek o zaten oğlum , hem Hoca’ya o kadar yalakalık yapsaydım, asistanlığı ben kapardım ‘’diyen Sedat ‘’ ne yapayım bilardo salonlarında ,cafelerde vakit öldürdüğüm için not ortalamam kötü ,yeterince okuyup çalışmadığım içinde akademik başarım yetersiz’’  diyemediği için kendini böyle mi savunuyor
          ‘’Ayol beceriksiz o kadın bi kısır yapmış çamur gibi,börek te yanmıştı zaten ‘’diyen Emin’anım en’’ becerikli benim ! ’’ , ‘’Pasaklı kadın nolcak’’ diyen Şerife’’ en temiz benim’’ !! mi ! diyor acaba?
          ‘’Ekranda gördüğü oyuncuya ‘’ o boyaları ben sürsem o estetikleri ben yapsam ondan daha güzel olurdum’’ diyen Ayşa’nım  elbette biliyor öyle olamayacağını ama işte ‘’aslında ben de güzelim ‘’ demenin farklı bir yöntemini deniyor .

13 Temmuz 2017 Perşembe

ŞAHİN ? KANARYA ? LEYLEK ?GÜVERCİN ? Hangisi Sensin ?

       İLETİŞİM  PROFİLLERİ


Etrafımızda beraber yaşadığımız, bir şekilde iletişime geçtiğimiz onlarca insanla, günün değişik evrelerinde beraber oluruz.Bu insanların yaşam tarzları, ekonomik durumları ,eğitim profilleri ,siyasi görüşleri farklı farklı olduğu gibi ,doğuştan gelen karakter özellikleri de farklıdır.Bu özellikler, kişilerin beğenilerine ,becerilerine ,duygularını iletme şekillerine, iletişim biçimlerine yansır.
Kişiler arası kırgınlıklara,üzüntülere ,sürtüşmelere yol açan  iletişim kopukluğunun ,çoğunlukla yanlış anlaşılmaktan  ve kişilerin olaylara farklı bakış tarzından,verdikleri farklı tepkilerden kaynaklandığını görürüz.
            Yaşamlarının tüm dönemlerinde kişiler kendilerini hayatın merkezine yerleştirerek egosantrik bir bakış açısıyla herkesin aynı tepkileri vermesini ,olaylara aynı yönden bakmasını ,hoşlanıp hoşlanmamasını aynı tarz ve tempoda çalışmasını bekler.
İnsanlar , diğerlerinin farklı olduğu alanları bilmediği gibi aslında tam olarak kendisinin de eksilerinin artılarının farkında değildir. İşte ortak alanlarda  beraber yaşamak, beraber çalışmak durumunda kalan ,birbirinde bu denli farklı özelliklere sahip insanlar arasındaki iletişim çatışmalarının kopukluklarının yaşanması zaman ,zaman kaçınılmaz hale gelir.
Bunu aşmanın yolu, önce kendimiz tanımak ,sonra çevremizdeki insanları tanımak için çaba göstermek ve empati yapmayı öğrenmekten geçer.
Geçen hafta, kişilik guruplarının   belirgin özelliklerini tanıyarak başladığımız konuya, bu hafta bu guruplardakilerin, iletişim profilinin  nasıl olması gerektiği ile devam ediyoruz

***
ŞAHİNLER
Şahin gurubu duygularını açmakta zorlanan kimselerdir.Çocuklarını uyurken seven, eşlerine sevdiklerini söyleyemeyen kimseler genellikle şahin gurubudur.Her şeyin en kalitelisini alan marka ürünleri yeğleyen şahinler beden dillerini etkin bir şekilde kullanarak öfke kızgınlık hoşlanmama gibi duygularını kolayca dışa yansıtırlar.Normal sınırlar içinde kaldıkça sorun oluşturmayacak davranışlar ,kontrolden çıktığında soruna dönüşür

8 Temmuz 2017 Cumartesi

DİKKAT GÜVENSİZ BÖLGE DEDİKODULU ALAN !!




Vakti zamanın birinde bedevinin birinin  bir atı varmış çöl renginde, başka da bir şeyi yokmuş.Bedevi atına atladı mıydı uçarmış, çöllerde rüzgar gibi, hayretle açılan gözlerin önünde gururla.Yok yok teşbih değil uçması ,gerçekten uçtuğunu görürlermiş o atıyla giderken bakanlar .Çöl rengindeymiş ya at o yüzden ,onu göremez üstünde  giden bedevinin uçarak gittiğini zannedermiş ilk defa görenler.Atın namı dilden dile ,ilden ile söylenir olmuş.Taliplileri çok olmuş çöl rengi atın.Niye beyler,Paşalar ,zengin tüccarlar, beyzadeler,mirasyediler çil çil ,kese kese altın gümüş teklif etmişte razı edememiş bedeviyi atını satmaya.
Ama bir bey fena takmış kafayı ata, neye bedel olursa olsun sahip olmayı kafasına koymuş.Atı getiren benden ne dilerse dilesin diye fısıldamış etrafındakilere.Yanında çalışan üçkağıtçı kahya ,varmış beyin huzuruna ,”ben getiririm beyim” demiş,siz altın keselerini hazırlayın.
Çöle açılmış bedevi her zamanki güzergahında uçarken, pardon ! giderken uzakta yerde hareketsiz  yatan bir karaltı görmüş, altın renkli kumlar arasında.Yaklaşmış atını durdurup inmiş, yardım etmek için, çölde kalmış yolcuya .Meğer yerde hareketsiz yatan üç kağıtçı kahya değil miymiş? Atladığı gibi atın üzerine, yel olup esmiş ,kuş olup uçmuş.Arkasından bağırıyormuş zavallı bedevi
            Ey hilekar !! al atım senin olsun .ama ne olur nasıl aldığını kimseye söyleme .Eğer anlatırsan dilden dile yayılır da, bir daha kimse çölde kalmış bir yolcuya yardım etmek için atından inmez.Güven bir kez kayboldu muydu bir daha da gelmez!!.

            Güvensiz bölgelerde yaşıyoruz artık ,önünde güvenlikçilerin dikildiği plazalarda ,havuzlu sitelerde ,retina okuyucudan  geçerek  girilen holdinglerde  işyerlerinde ,xry cihazlı avm lerde , okullarda, metro istasyonlarında ,havaalanlarında yada mütevazi evlerimizde, apartman dairelerimizde,küçük esnaf dükkanlarımızda  …Ne sağlayacak artık güvenliğimizi,kim koruyacak bizleri.
             Yok, Yok kapkaççılardan, eli bıçaklı manyaklardan, kendini patlatmaya kalkacak gözü kara ,eli kanlı terörist katillerden değil.
            Komşumuzdan, iş arkadaşımızdan, öğrencimizden gelinimizden , kayınvalidemizden, sabah selamlaşarak içeri girdiğimiz bitişik esnaftan  , ya da tüm bu kişileri  bizden .

6 Temmuz 2017 Perşembe

ETKİLİ İLETİŞİM SENİN TİPİN HANGİSİ?






Dünyamız ne kadar da çabuk değişiyor son yıllarda elbette dikkatinizi çekmiştir. Herakleitos’un dediği gibi “değişmeyen tek şey değişimin kendisi”
Artık üretilen her bilgi ortalama 26 dakikada eskiyor.
Bu değişen dünyaya ayak uydurabilmenin yolu, sanayi ürünleri değil  bilgi üretmekten geçiyor,Küresel çaptaki firmalar artık ağır sanayi ürünleri değil , silikon vadilerinde bilgi ve teknoloji üretiyor.Daha ,çok yakın bir zamana kadar,  şirketlerin gücü, finansal sermayelerinin büyüklüğü ile ölçülüyordu.Sonra bu bilgi oldu.Bilgi en güçlü  sermaye  ve aynı zamanda da en pahalı  ürün  haline geldi.Ama artık günümüzün en kıymetli sermayesi,” nitelikli insan” olarak kabul ediliyor.Büyük şirketler çalışanlarının eğitimi adına ciddi yatırımlar yapıyor,işyerleri çalışanlar için konforlu hale getiriliyor.Çünkü biliniyor ki bilgiyi üretecek olan nitelikli ve kalifiye insan.
“Kişisel gelişim” ve “etkili iletişim”  insanın hem  kendisi, hem de  çevresiyle nitelikli ve verimli ilişkiler kurması adına, çok önemli hale geldi.

“Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz “diyelim ve önce kendimizi tanımaya çalışarak başlayalım isterseniz.

Haydi Buyurun..

***
KİŞİLİK TİPLERİ
Her insan farklıdır farklı kişilik özellikleri gösterir.İnsanın öncelikle kendi karakter özelliklerini bilmesi çevre ile daha verimli ve nitelikli bir iletişim kurmasına olanak sağlar.Bilim adamları yaptıkları araştırmalar neticesi farklı karakter özelliklerine sahip kişilik tiplerini ,farklı şekillerde sınıflandırmışlarıdır.Burada göreceğimiz dört farklı kişilik tipi ,dört farklı ,hayvan karakteriyle özdeşleştirilerek yapılmıştır.Her insan bu karakter özelliklerinin yüzde yüzüne sahip olmaz elbette ,ama çoğunlukta olan özellikler onun karakter tipini belirler,Şimdi bu tipler nelermiş bir bakalım…



ŞAHİN
Şahin karakter özelliklerine sahip olan kişiler, baskın tavırlarıyla  fark edilirler.Bulundukları yerde, hemen öne geçip insanları organize etmek ve yönetmek isterler.İşyerinde çalışanları yönlendiren organize eden öncülük edenlerdir.Herhangi bir toplantıda gerek çıkışları, gerek düşünceleriyle öne çıkarlar.Beraber olduklarını, kontrol altına almaya ,bulundukları  ortamda ,denetimi ele geçirmeye çalışırlar.

Belirgin özellikleri;
-Heyecanlı ve hareketlidirler
-Sonuç odaklıdırlar
-Tez canlı ve acelecidirler
-Küçük ayrıntılardan nefret ederler
-Kararlı ve düzenlidirler
-Resmi ve soğuk olmaları giyimlerine de  yansır
-Zamana çok değer verirler

30 Haziran 2017 Cuma

RÜŞVETE DUR!! DE




 Vakti zamanın birinde kilolarından şikayetçi bir kadıncağız varmış.Bütün gün ağzına lokma koymadığından ,lakin su içse yaradığından bahseder dururmuş.
Kocası merak etmiş bu durumu.Bir gün sabah işe gider gibi yapıp, mutfakta saklanmış.Kadıncağız kocasının gittiğine kanaat getirince koca bir kaşık tereyağını tavaya boca etmiş. Kavurma küpünden ,kavurmaları  çıkarıp ısıtmış, üstüne de beş yumurta kırmış.Saklandığı yerden gözleri fal taşı gibi açılan koca, durumu izliyormuş.
Ekmek almak için dışarı çıkan kadının ardından ,saklandığı yerden çıkıp ,tavaya bir beş yumurta da o kırmış.
Biraz sonra elinde kocaman  bir somunla geri dönen kadıncağız ,durumdan habersiz tavanın başına oturmuş.Ekmeğini bandıra bandıra, yemiş yemiş bitirememiş.En sonunda yorgunlukla elleri yanına düşüp kendi kendine söylenmiş.
Allah Allah ,ben bunu şimdiye kadar bitirirdim ,ama bana noldu ki böyle.Acaba hasta mıyım  ,hasta mı olacağım ?!!


Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, kalp ve damar hastalıkları ile kanser insan ölüm oranlarında giderek artan bir etkiye sahip.Ve gelişmiş ülke insanlarının başına bela olan obezite , artık gelişmekte olan ülke insanlarını da tehdit eder vaziyette.İşte bu gelişmelere sebep olan en büyük etken, yanlış beslenme ve belki de daha doğrusu aşırı beslenme.
Acaba neden?
Her canlı gibi insanın da hayatını sürdürebilmesi için temel ihtiyaçları  var.Ve bu ihtiyaçlarının  farkına dürtüleriyle varıyor.Ve farkına vardığı veya varmadığı bir çok davranış aslında bu ihtiyaçları gidermeye yönelik.Bedenin beslenmeye ihtiyacı olduğu zaman acıkması suya ihtiyacı olduğu zaman susaması gibi.İnsan vücudu öyle bir tasarlanmış ki bu ihtiyaçları giderirken aynı zaman da duyu organlarıyla haz da alıyor.İhtiyaç bitince, duyduğu  haz da devreden çıkıyor.Karnı doyduktan sonra en sevdiği yiyecek bile haz vermediği gibi zorlanırsa bir eziyete dönüşebiliyor.
İnsanın ihtiyaçlarını gösteren Maslow Pramidine göre fiziksel ihtiyaçlarımız piramidin en alt basamağında iken sevgi ,saygı ,ait olma ,güvenlik,kendini gerçekleştirme gibi duygusal ihtiyaçlar  piramidin daha üst basamaklarında yer alıyor.
İnsanda ev evvel devreye giren dürtü açlık ve insanın en çok haz aldığı en ilkel haz mekanizması da yemek yemek.Dünyaya yeni gelen bir bebeği gözünüzün önüne getirin, ilk yaptığı şey emme refleksi.O miniğin yanağına dokunduğunuz anda, minicik dudaklı ağzıyla emmek için aranmaya başlamıyor mu ? Hatta hemşire bir arkadaşım çok enteresan bir şey anlatmıştı.Avrupa da yeni doğan bir bebeği, göbek kordonunu kesmeden annesinin karnı üzerine bırakıyorlar.Ve dışardan hiçbir yardım olmadan, o minicik varlık yukarı tırmanıyor ve annesini emmeye başlıyor.
Ve aslında biyolojik  ihtiyaç karşılamak için var olan mekanizmalar ,fabrika ayarları bozulmadığı müddetçe en doğal ve en doğru yol gösterici olarak, ihtiyaç anında devreye giriyor ve ihtiyaç karşılandığı anda devreden çıkıyor.En sevdiğiniz yemeği bile doyduktan sonra yiyememeniz gibi.



Peki nasıl bozuyoruz ve bozulunca ne oluyor?..

25 Haziran 2017 Pazar

YENİ MASALCI NİNEMİZ




“Televizyon ailenin anahtar üyesi.Bu üye zamanın çoğunda, öyküler anlatır.” 
George Gerbner                                          
                                               

Artık yeni  bir ninemiz var, salonun başköşesinde oturup, bize masallar anlatan.Görmediğimiz diyarlardan, bilmediğimiz yaşamlardan haberdar eden..
Onun anlattığı her şey doğru,her şey kabul edilesi .İstersek dilersek hemen başka masallara da geçer bizim için.Gayet de modern ,çekici , albenili.Sözü sihirli ,sözü kanun .
Eski ninelerimiz gibi ,köşede basma entarisiyle oturup, patik örmüyor,sıkıcı öğütler vermiyor.Her daim genç,taze,neşeli,canlı,kıpır kıpır.
Evet, artık ninelerimiz eskisi gibi masallar ,öyküler anlatmıyor,başımızı okşayıp ,alnımızdan öpmüyor . Hoş gerçi masal bilen ninelerin, dedelerin nesli de tükendi galiba. Onun yerini televizyonlar aldı çoktan.
İnternet gençler arasında hızla yaygınlaşsa da, televizyon halkımızın hayatındaki birincil yerini hala koruyor. Ve hem  ailemizin, hem de toplumumuzun en etkili üyesi.
Toplumsal değişim ve dönüşümlerle hayat tarzlarımız hızla değişti ve değişmeye de devam ediyor.Ama  sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarımız halen aynı ,yalnızca bu ihtiyaçlarımızı karşıladığımız mecralar değişti.Toplumun bir parçası olma ,kendini  takdir etme ,heyecan  ve eğitim gibi ihtiyaçlarımızı televizyon vasıtasıyla gidermeye çalışıyoruz artık.
Dizilerden bahsetmem boşuna değildi aslında .Benim için deneysel bir süreçti.Birazcık ta eğlendim .Dalga geçtim .Hem kendimle ,hem izlediklerimle.Ama artık ciddi konuşmanın zamanı.

Evet televizyon programları arz talep ilişkisinin bir neticesi.Alıcı varsa satıcı da vardır.Yani reytingi kim kaparsa reklamları da o alıyor.Reiting almak içinde program yapımcıları çeşit, çeşit programlar yapıyor ,yöntemler deniyorlar.Ama aslında hepside insanın sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarına göndermeler yapıyor ve dolayısıyla psikolojik doyum sağlıyor.Ve aslına bakarsanız farklı gibi görünse de verilen mesajlar genelde aynı.Ve mesaj bombardımanı o kadar yoğunki kaçmak mümkün değil .Dizilerde ,yarışmalarda,reality showlarda ,gündüz kuşaklarında ,reklamlarda aynı mesajları farklı ,farklı kılıklarda sürekli tekrarlıyor.Sürekli tekrarlanması da etkisini artırıyor.
Yok bunlar Küresel  Emperyalist güçlerin oyunu ,kahrolası Kapitalist sistem falan diyecek değilim.İnsanların zaaf noktalarına seslenerek malını satmak isteyen uyanık bir satıcı sadece televizyon.Zaten sizin talep ettiğinizi, ambalajlayıp ,abartıp daha fazla bir fiyata satıyor
Bize ne vaat ediliyor programlarda reklamlarda.Mutlukla yüzleri ışıldayan her daim mutlu her daim zengin her daim başarılı insanlar.Sanal bir masal alemi var ekranlarımızda .Kötü ,fakir,çirkin vs yok mu.Elbette ki var ama ,bunlar mutluluk başarı ve zenginliğin etkisini artırmak için konulmuş yan unsurlar.Bir hedef konuluyor ve o hedefe ulaştıracak her yol meşru görülüyor.

Şimdi tv programlarında dizilerde verilen ana mesaj ne.”Zengin ve güçlü ol “. Mutluluk, kendini değerli hissetme ,kendini gerçekleştirme ,kabul edilme,onaylanma,saygı görme ,sevilme  gibi diğer mesajlar yardımcı unsur.Yani diyor ki.Zengin ve güçlü olursan bu diğerlerinin hepsi de gerçekleşir.
İşte en tehlikeli mesaj ! Bunlara ulaşmak için her yol mübah.Zaten zengin ve güçlü olursan sonra her hatanı örter yada telafi edersin.Yol ve yöntemler arasında, çalışmak ,alın teri dökmek,vefa sadakat, fedakarlık,her ne olursa olsun doğru ve dürüst olma gibi şeyler yok.Ama yalan ,hile ,aldatma ,üçkağıt,köşe dönmecilik.acımasızlık,zalimlik ve her türlü kötülük var.İyiliğin anlatıldığı dizileri reiting almıyor.Popüler olan ,öykünülen,rol model olanlar kötü karakterler.Ya da kötü şeyler, güzel ve yakışıklı karakterlerle estetize edilerek kabul edilir hale getiriliyor.
Uzmanlar “kötülük her zaman vardı ,ama hiç bu kadar dominant olup bir değer haline gelmemişti.Kötülük hem çoğaldı hem de daha görünür oldu “diyor.Peki bunda televizyonun etkisi ne kadardır dersiniz ?
.Bir zamanlar çok tekrarlanan bir klişe  vardı.”Canım kumanda elinde.Ne şikayet ediyorsun.Beğenmezsen seyretmezsin. ”Evet televizyonu bilinçli izleyen insan, zaten bunu yapacaktır ama peki ya diğerleri? Bunun farkında olmayan televizyon karşısında savunmasız bir halde  her mesaja açık bir şekilde oturan çoğunluk!!
 İzlediğimiz sürede Kendi gerçekliğimizden kopup o sanal alemde yaşıyoruz.Karakterlerle  kızıyor, üzülüyor ,aşık oluyor , onunla kendimizi özdeşleştiriyoruz. Arzularımızı ,isteklerimizi ,hırslarımızı o karakter üzerinden tatmin ediyor,belki kendimizin bile bilmediği, bilinçaltımızdaki o” kötü beni” su yüzüne çıkarıyoruz.Kabul edilir onaylanır ve görünür  hale getiriyoruz.Toplumdaki patalojik haller, o karakterler üzerinden legalize ediliyor.Hatta idealize ediliyor.Herkes, daha kötüyü görerek kendi yaptığının ,aslında çok ta masum kaldığını  telkin ediyor kendine.Kurgu hayatların üzerinden gerçek hayatlar yeniden kurgulanıyor, dönüştürülüyor.Mafya dizilerinin ilk çıktığı günleri  hatırlayın .Senelerdir nasılda ilmek, ilmek örüldü.Şiddet “Değer” haline getirildi  ve sokaklarda racon kesen  bir sürü Memati’miz  Polat’ımız oldu.

Aslında verilen mesajın doğru olmadığını biliyoruz.Önce farklı geldiği ve zaaflarımızı okşadığı için, merakımızı çekiyor anlatılan.Onaylamadan, merak duygusuyla izliyoruz bir süre .Sonra etkileniyoruz cazip geliyor.Ama sahip olduğumu değerlerle çatıştığı için eleştiriyoruz,küçümsüyoruz,reddediyoruz.Bu dönem bir uyum süreci.İnsanın bu içsel çatışmayla devam etmesi mümkün değil.O zaman ,ya vazgeçeceğiz uzaklaşacağız ,yada yeni değerler edineceğiz.
Ve müjde !! toplum olarak ta yepyeni değerlerimiz oldu !! ve sonrasında onaylıyoruz. En son noktada da  ,olması gerekenin " o " olduğunu zannediyoruz.
“Ne yapalım ,zaman bunu gerektiriyor””.Artık şartlar değişti””,E canım bir tek ben ne yapabilirim ki “,Ama herkes böyle “.. aslında kendimizi kandırmak için uydurduğumuz argümanlar.
Döngü ; eleştiri ile başlıyor =>asla olmaz => eh belki olur  => neden olmasın => tabi ki olur => olması gereken budur  ;  şeklinde devam edip gidiyor .
            Bakın şikayet ettiğimiz, yada eksikliğini hissettiğimiz ne çok şey var ve bizi biz yapan, ne çok değerimizi kaybetmişiz.Kaybetmeye de devam ediyoruz.
“Sen çalış ben yiyeyim, Başkasının derdi , beni mi gerdi !” hayat mottomuz oldu.Ancak menfaatimize dokununca  şikayet ediyoruz.

İşte medya toplumun aynası.Hem etkiler ,hem de etkilenir.Toplum olarak, içlerinde en etkili ve yaygın ,kitle iletişim aracı olan televizyonla ,el birliğiyle inşa ettik bugünü.Tuğla tuğla ördük ve şimdi de memnun değiliz ortaya çıkan ucubeden.Evet, aslında bir çok bileşeni olan bu ucubede, tek sorumlu televizyon değil, lakin aslan payı onda.Yarını inşa edecek olan da yine biziz el birliğiyle.Geçmişe dönemeyiz belki ,ama gelecek elimizde.

19 Haziran 2017 Pazartesi

ESAS KIZ SORUNSALI ÜZERİNE !!!





Evet dizilerden devam
Dizilerdeki önemli bir sorunsalımızda, esas kız olan, kadın baş karakterler.
Ya Allah aşkına neredeyse bütün esas kızlarımız , elinde kalpli  yastık tutan, sevimli  peluş tavşancık kıvamında.
Aman da pek miniş, miniş ,sevimli ,safça, şaşkın, şirin  sakarlıklar yapan, genelde mütevazi ailelerden  kızcağızlar.Üstelik saf ve temiz kalplilikte öyle bir level atlamışlar ki, yaptıkları hiçbir hilekarlık, alavere dalavere, zengin çocuğu kapıp, zengin aileye gelin olmak için yaptıkları, Bizans entrikaları  vs onların saf ve temiz kalplerine toz konduramıyor.Son teknoloji, kendi kendini temizleyen microfiber kumaş ,yada kir tutmayan lavabo gibi mübarekler.Sonunda aşk hepsini affediyor.
Birde ne hikmetse ,genelde de tasarımcı, bu kızlarımız.Alt segment takı tasarlıyor biraz daha gelişmiş versiyonları bina, yani mimar.Bir resim defteri , iki kalem takımıyla  bir oturuşta, iki üç çizgi ile harikulade olağanüstü tasarımlar yapıyorlar.Kimseciklerin aklına gelmeyen muhteşem fikirler, bu güzel kızlarımızın aklına geliyor. Zavallı , güzel sanatlarda,  mimarlık fakültelerinde bin bir zorlukla okuyan  kızlarımız , kurumuş  yaprak, çürümüş ayva resmi   yapacağız,proje hazırlayacağız  da hocalara beğendireceğiz diye dirsek çürütsün. Senaristlerimiz tasarımcılığın eğitim gerektirmediğini ,yada birkaç haftalık eğitimin yeterli olduğunu falan mı zannediyorlar acaba.
Bizim yedi senedir kent planlama ve tasarım okuyup, yüksek lisans yapan yeğen ,artık dökülmeye başlayan saçlarını yoluyor.”Tasarımcılık bu kadar kolaydı da , biz niye proje hazırlayacağız, soyutlama yapacağız diye, günlük  iki saat uyku ile haftalarca çalışıp , jüri karşısında  ecel terleri döktük ,yabancı kaynak taraması için İngilizce öğreneceğiz diye beynimiz yandı.diyor.( yanlış anlaşılmasın, kendisi bahse konu olunan şirin kızlarımızdan değil diye , etrafa çamur atan , kıskanç bir kız değil o ,bunları söyleyen bizim yeğen bir erkek)
Şöyle aralarında öğretmen ,doktor , mühendis, genel müdür, avukat gibi mesleklere sahip, ayakları yere basan, başarılı , ama şık ve güzel ,güçlü kadınlar var mı?
Evet ara ara  var, lakin  bunlar genelde ,  güzleri gülmeyen ,nemrut suratlı ,hep kötülük düşünen, sevdiği adamı yada nişanlısını , hemencecik bizim sevimli karakterimize terk etmeyip ,onlar için  mücadele eden kötücül kadınlar.
Annelerimiz öğüt verir di “Aman kızım, oku da , kolunda altın bileziğin olsun.Kimselere muhtaç olma “diyerek .Ama artık diziler şunu mu diyor?” aman kızım öyle okuyacağım, çalışacağım ,başarılı olacağım  diye kendini kasma,sonra yüzü gülmeyen, nemrut suratlı bir kadın olur ,üstüne de evde kalırsın.Bul bir zengin koca hayatın kurtulsun”

Ya tamam ,farklı sosyal sınıflar arasındaki aşk, geçmişten beri, hem de tüm kültürlerde ilgi çekmiş, şiirlere romanlara  konu olmuştur da, hiç bu kadar da suyu çıkartılmamıştı.”Tüm zenginler, emekçi kızlarla evlenecek “ diye bir yasa falan mı koydu birileri ? Gerçi fena da olmaz hani. Gelir dağılımı adaletsizliğine, bir nebze de olsa çare olur belki.
 Bakın  bide” ağalı” dizilerde ne keşfettim. Yanaşma olarak başlanan hayat yolculuğunda, kahyalığa, sonrada ağalığa terfi edilebiliyormuş.Yani yeterince gayret gösterir, azimle beklersen  eninde sonunda bir gün ağa olursun. Bu sosyal sınıflar arasındaki” yatay hareketlilik” mi oluyor “dikey hareketlilik” mi bilmiyorum ama, ilham verici, motive edici bir durum doğrusu.
Zengin olup ta ,eve çalışan birilerini almak , ateşten gömlek .Evin genç ve yakışıklı oğlanlarından birinin gönlünü çalamasa , evin yaşlı  beyinin kalbini çalıyor bu güzel ve sevimli kızlarımız.
Hadi genç bir çalışan riskli diyelim ,”yaşlı başlı oturaklı hanımefendi bir çalışan alalım yanımıza” deseniz,  o zamanda bu hanımefendinin saf  ve temiz kalpli kızları devreye giriyor .Hele birde “rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem “ dercesine “yok efendim ,ben kimselerden bir şeycikler  kabul etmem, elimin emeğini yer aslanlar gibi çalışırım “ deyince  bu müstağni kızcağızlara evin oğlu yada beyi yağdırıyor da yağdırıyor.”Ee bu kadar iyi niyetli hediyeleri geri çevirmek te olmaz şimdi” diyen temiz kalpli saf güzelimiz( istemem yan cebime koy misali)  hediyeleri kabul etmek mecburiyetinde kalıyor.
            Yok, ben bunları söylüyorum diye, öyle fakir fukaraya tepeden bakan, asilzade bir aileye mensup, yurtdışlarında  okumuş ,kapitalist  burjuva falan değilim .Gayette normal  bir Anadolu kızıyım.
Tabi zengin dizilerinden başka konularda da dizilerimiz var.Şu mafya dizilerimizi görünce , göğsüm göğünçle kabardı.Allah’ım o ne kalite  ! o ne nezaket !  o kadınlardaki zarafet !Yok, yok kelimelerle anlatılmaz.Resmen aristokrat İngiliz aileleri gibi.İtalyan mafya aileleri dizlerini dövüyordur “biz neden bunca  geri kaldık “diye. O elinden yağlar akarken, kahkahalar  atarak ,elindeki tavuk budunu kemiren mafya babalarımız gitmiş ,takım elbise kravatla masada oturup ,20 tane çatal bıçağı yerli yerince kullanarak .yanlarındaki zarif hanımefendilerle, kibar kibar yemek yiyen ,beyefendi mafyalar çıkmış ortaya.Bir de nasıl duygusallar, nasıl nezaketliler.
Gir bir mafyaya çoluk çocuk hayatın kurtulsun.Aile babası olacaklar için ideal meslek.Artık kız babaları sorar .
”Efendim oğlunuz ne işle meşgul ? “ .
“Beyefendiciğim ,kendileri henüz yeni mafyaya intisap ettiler.Orda kariyer planlıyorlar” .
Efendim bu milletin mafyası bile böyleyse ,bu milletin sırtı yere gelmez evelallah.
Tamam, asker milletiz lakin, bu tarihi ve  militarist dizilerin bu kadar tutulmasının, ,hamasi duygularımızın bu kadar kabarmasının psikanalizini yapmak için yüksek lisans yetmez, doktorada yapmak lazım kanımca.
Galiba birde komedi dizleri var ,ama bende , “tahtaya tırnakla çizerken, çıkan ses” etkisi yaptığı için izleyemedim.
            Diziler sezon finalini yaptı .Bende artık tövbe istiğfar ettim ,yaz dizilerine başlamayacağım.İyi de şimdi ben ne yapayım? Kış olsa atkı ,bere örer vakit geçiririm de bu sıcakta mümkün değil.
            Lütfen sesimi duyun. Allah rızası için bir iş !!!


AH AH ! BU ZENGİNLİK ZOR İŞ !!!



Anacığım dizilerde herkescikler zengin . Fakir başlasanız bile fakir kalma şansınız yok .En fazla birkaç bölüm sonra muhakkak bir şekilde zengin oluyorsunuz
Peki sizde, böyle dizilerdeki gibi, bir anda zengin olsanız ,hayalinizde nasıl bir ev var.Şöyle şimdiye kadar varlığından haberdar olmadığınız ,çok zengin bir amcanızdan miras kalsa .Ya da ne bileyim, dizilerdeki gibi çeşitli şekillerde , bir anda zengin olsanız nasıl bir ev almak  istersiniz
Benim hayalim salonu boydan boya cam olan ,okyanus yada boğaz manzaralı ,kocaman geniş terasları , mermer banyoları , masif mutfak dolapları falan  olan minimalist bir ev.Haa bir de her daim vazolarda taze çiçek olanından .
Daha çok Amerikan filmlerinde, yada dizilerinde  olan türden.Ülkemizdeki evlerin suyu çıkmadı elbette ama hayal etmek parayla değil ya olunca en iyisi olsun.
Da yalnız takıldığım bir konu var bu evlerin temizliği. Onca camı silmek için, inşaat iskelesi gibi iskele kurmak lazım.Terasları yıkamak için kaç metrelik hortum lazım da, onu takacak çeşme falan da görmüyorum.Viledayla mı siliyorlar acaba ? Bir de eve vileda tutsan,  saatlerce sadece yer silmesi sürer. Ya o banyo küvetlerini ovması , zaten kol dayanmazda ,bi de kaç şişe cif gidecek .
Kuzen gülüyor “teyzem senin hayallerin fakir” diye .”Öyle bir evin olsa, işleri sen mi yapacaksın ?” diyor.
Valla ben yapmam ama, yardımcıya  yardım edeyim derken yarısını yapacağım kesin.Birileri yanımda çalışırken ben oturamam.Alışverişe gittiğim mağazada tişört katlamışlığım ,lokantada masa toplamışlığım var.O zaman da ,ne zaman pencere önünde oturup ta, okyanusa karşı kitap okuyup, keyif  çatacaksın.
Valla zenginlik zor .Çeşit, çeşit derdi var.
Yani bizde, bizim zengin dizilerinden biliyoruz.
Sabahları mükellef kahvaltı sofrasında toplanan aile bireyleri, ne zaman öyle grand tuvalet hazırlanıp, saçlarını , makyajlarını ne ara yapıyorlar bilmem.Tabi o sofralara, saçları kelebek tokayla tutturup, dizleri çıkmış pijama ,yanları sarkmış günlük tişörtle oturacak halleri yok .Evde misafir olmasa bile, bir sürü çalışan var sonuçta.Üniforma giymemiş asker gibi ,otoriteleri sarsılır.Garipler kesin evin çalışanlarından önce hazırlanmaya başlıyorlardır.
Birde ayakta  birkaç lokma alıp,  yarım bardak da meyve suyu içip sofradan kalkmıyorlar mı, ağızlarına terlikle vurasım geliyor.O caanım kahvaltılıklar olduğu gibi kalıyor.
Eee ne yapacaksın kalan o kadar kahvaltılıkları ?.İsraf ! israf ! dünyada bu kadar açlıktan ölen var.Hadi peyniri zeytini saklama kaplarına koyarsında , o dilimlenen domates ,salatalıkları ,meyveleri haşlanmış yumurtaları ne yapacaksın.
E tabi haklılar gerçi.Onca şeyi yeseler ne hale gelirler.
Zamanın da sıkı solcu olup, gelir dağılımı adalesizliğini protesto ederken , eylemlerde cop yiyip ,yerde sürüklenen arkadaşım ,hasbelkader zengin bir beyefendiyle evlenince zenginlerin yaşadığı zorlukların bazılarına,  bizzat şahit oldum.
“Tam zamanlı zengin eşliği” kariyerini çarçabuk benimseyen bizim kız, her gittiğimizde, yardımcısının donattığı masalarda bizi karşılarken, o gariban ,grisini kemirip kivi ile yetiniyordu.Tabi kolay değil önünde onca lezzetli şey dururken, lokanta camından bakan fukara gibi bakmak.Birde her gün en az iki saat ya yüzme ya plates, ya da yoga
“Canım sende ağır işçi gibisin, karın tokluğuna bile değil, aç karnınla onca çalışıyorsun. Enişte bari sigortanı yapıyor mu ? diye takılmalarımıza, o güzel mavi gözlerini kocaman açarak cevap veriyordu.
-Ay şekerim  ya kilo alırsam naparım .Biliyor musun en zor estetik göbek estetiği.Karnını bööyle kocaman kesip ,öyle yapıyorlar o estetik ameliyatını diye safça anlatıyordu.
İşte o saat zenginlikten ürktüm.Aman aman dağlara taşlara!!
Yok yok istemem öyle zengin amcadan kalan mirası falan.Azıcık aşım kaygısız başım.
Bu arada ailemin soy ağacını  iyice araştırdım ,öyle kıyıda köşede kalan, irtibatımızın olmadığı akrabamız yokmuş. Piyango bileti de almıyorum. Diğer zengin olma şekilleri de bana uymaz .O zaman  kaygılanmamı gerektiren bir  durum da yok.



11 Haziran 2017 Pazar

HAYAT ZATEN BİR SINAV




Meşhur hikayedir.
ODTÜ Fizik bölümü öğrencisi bir derste takılır .Defalarca girdiği sınavlar telafiler vs işe yaramaz  dersi bir türlü veremez.Ve artık son hakkı kalır ya geçecek ya da okuldan atılacak.Vee son sınav gelir çatar,gencimiz günlerdir yemeden içmeden çalışarak sabahlamıştır.
Sınav kağıtları dağıtılır.Genç ilk soruya bakar gözleri parlar
-Ben bu soruyu biliyorum der.
İkinci soruya bakar” Aaa ben bunu da biliyorum” der .
Üçüncü soruda sesi yükselir “bunu da biliyorum”.Son soruda gencin salonda çınlayan sesine tüm öğrenciler dönüp bakar.”Ben bunu da biliyoruum”.
En sonunda ayağa kalkan genç,  kahkahalar atarak ”  ben onu  da biliyorum ,bunu da biliyorum .Onu da biliyorum ,bunu da biliyorum “diye parmaklarını şıkırdatıp oynamaya başlar.
Bir üniversite sınavı daha geldi geçti.Umutlarla girip, farklı beklentilerle çıktılar gençlerimiz sınavdan.Kimi umutsuz ,kimi de sevinçli.
Artık sadece öğrencilerin değil ,tüm ebeveynlerin de hayatı sınav.Çocuklar nerdeyse ana okulunda üniversite sınavlarına hazırlanmaya başlıyor.Yabancı dil dersleri veren ana okulları bile var ve  öncelikle tercih ediliyor.Ebeveynlerin ebeveynlik başarısı çocuklarının sınav başarılarıyla ölçülüyor.


Benim tüm bunlarda dikkatimi çeken farklı bir şey. Çocuklarımız sınavlara hazırlanıyor diye, aile içinde başka hiçbir  sorumluluk verilmiyor.4. sınıftaki çocuğu için teneffüslerde kantin sırasına giren, bahçe de top çarpmasın diye bekleyen, orta okula giden oğlunu daha hiç bakkala göndermemiş olan aileler korumacılıkta ileri giderek  çocuklarının ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmuyorlar.
Hollandalı işletmeci bir bey ile evli doktor arkadaşım üç erkek çocuk sahibi oldu.Yaz tatilinde annesinin evinde ziyarete gittiğim de bir şey çok dikkatimi çekti.Civciv gibi sapsarı başlı, tatlı mı tatlı üç delikanlı  geldiler odaya Gençler çok tatlı bir lisanla ” hoş geldiniz “ dediler annelerinin biraz yönlendirmesiyle kırık bir Türkçeyle hal hatır sorup sonra da oyunlarının  başına döndüler .
Bir süre sonra ikindi kahvaltısı için büyükanneleri balkonda küçük bir masa hazırladı delikanlılara ,ki delikanlıların en küçüğü henüz anasınıfında, en büyüğü ise dördüncü sınıfta idiler.Gençler  tabaklarını bitirdiler, gelip büyükannelerine  teşekkür ettikten sonra masaya döndüler .Ortanca  delikanlı tabakları çatalla temizleyerek üst üste koydu, çöpleri çöp kutusuna attı.İkinci delikanlı  tabakları sudan geçirip bulaşık makinesine yerleştirdi.En küçük afacan ise şarjlı süpürge ile yerleri süpürdü. Sandalyeleri iterek yerleştirdi sonra da oyunlarına döndüler.
Ben merakla onları izlerken anne ve büyükanne gayet normal bir tavırla sakin sakin oturuyordu.
Ki bu çocuklar Hollandaca (Flemenkçe)  ,Türkçe  ve İngilizce yi yaşlarına göre çok iyi denebilecek seviyede biliyor , hafta sonları çeşitli spor ve sanat kurslarına gidiyor ayrıca da büyükanneleri  onlara namaz surelerini ezberletiyordu.Anneleriyle  konuştuğumuz zaman odalarının ve bir küçük kardeşlerinin, sorumluluğunun da onlarda olduğunu öğrendim hayretle ,ki annesi gayet normal bir şeyden bahseder gibi anlatıyordu.

Bizim çocuklarımızı düşündüm . Sınavlara hazırlanıyor diye yemekte, hazır  masaya oturup, bir tabak üst üste koymadan kalkan, suyu, sütü, keki çalışma masası başına götürülen ,eve gelen misafirin yüzüne bile bakmadan  “bir hoş geldin” demeden odasına geçen ,yatağı annesi tarafından toplanan lise öğrencilerini.
Evet eskiden biz su içerdik testiden demeyeceğim elbette. Ama daha önceleri çocuklar ev işlerinde anne babalarına yardım eder, kardeşlerinin bazı sorumluluklarını alarak ,bir çok şeyi ailede öğrenirlerdi.En azından bir aile sürdürebilmek için gerekli temel becerileri ailede kazanırdı.Bir genç kız hiç değilse , bir kek bir pilav yapmasını bilir, bir misafiri annesinin kaş göz işaretleriyle de olsa ağırlar, çayını kahvesini servis yapardı.Genç delikanlılar çivi çakmasını ,perde takmasını ,alışveriş yapmasını, aile bütçesini denkleştirmesini öğrenirdi. Evlendikten kısa bir süre sonrada, ortak bir zeminde buluşur, bir aile düzeni kurar, çocuk dünyaya getirip, geçinir giderlerdi.

Şimdi gençler aile kurmaktan ,çocuk dünyaya getirmekten korkar oldular .Bir çok mecrada lanse edildiği gibi aşk her şeyi halletmiyor. Bir aileyi sürdürebilmek için gerekli temel becerilerden yoksun çocuklar aile kuruyor, ama bilmedikleri bir ortama şaşkın ördek gibi düşüyor. Çok daha erken öğreneceği ,deneyimleri kazanmaya çalışırken, birbirlerini kırıp döküyor , birbirlerinin aileleri ile geçinecek sosyal becerilere sahip olmadıkları içinde, sorunlar büyüdükçe büyüyor.
İki birey de aile evinde gördüğü prens prenses muamelesini karşısındakinden bekliyor. Öyle olunca da hayal ettiği rüya gibi bir evliliğin gerçekleşmemesiyle hayal kırıklığına uğruyorlar.Almadan vermeyi bilmeyen gençler ,karşıdakinin ayaklarını yerden kesmesini beklerken, umduklarını bulamıyorlar.
Uzmanlar özellikle büyük şehirlerde evlerin otel gibi kullanıldığını ,sosyal zenginliklerimizi kaybetmekte olduğumuzu ,akrabalık komşuluk ilişkilerimizin zayıfladığını değil bittiğini söylüyor.
Özellikler Büyükşehirlerde ,artık misafirler lokantalarda kafelerde ağırlanıyor, yatılı misafirleri için otel de yer ayrılıyor, akrabalar sosyal medyada selamlaşmayı yeterli görüyor, her ihtiyaç için hizmet sektöründen, uzmanlardan yardım alınıyor.
Ee ne var bunda ? Elbette bir şey yok zaman değişiyor elbette.Yaşam tarzları güncelleniyor .ihtiyaçlar farklılaşıyor,vs vs .
Büyük sistemler içinde sanal değerler üreten, ürettiğine eli değmeyen gençlerin gerçeklik algılarında   kopukluklar meydana geliyor.
Koca şirketleri idare eden gençler aile idaresini başaramıyor , Onlarca kişiden oluşan ekiplere liderlik eden, birçok alanda uzman olan, teknolojik iletişim araçlarını su içme kolaylığında kullanan, bir değil iki üç yabancı dil bilen gençler, eşinin ailesi  ile sağlıklı iletişim kuramıyor, ay sonunda bütçeyi denkleştiremiyor,eşinin beklentilerine cevap veremiyor,çocuk sahibi olmaktan korkuyor.Artık  gençler biraz başları sıkışınca, boşanmayı çözüm olarak görüyor, çocuk yapma sorumluluğundan kaçıyor. Sorumluluksuz ama sorunlu ve mutsuz hayatlarıyla tek başlarına başa çıkmaya çalışıyor.
Acaba çocuklarımızı bu kadar sınav endeksli yetiştirmesek de ,biraz da aile içinde sorumluluk mu versek ?