10 Eylül 2018 Pazartesi

MEVZU VAR DEDİLER GELDİK !!!


SOSYAL MEDYA LİNÇLERİ


Daha önce paylaştığım Rythm 0 deneyi, insanın içindeki ürkütücü karanlıkları göstermesi açısından modern insan için sarsıcı bir deneyim oldu.Bu deneyin onlarca benzerini günümüz sosyal medyasında yaşadığımızın pek de farkında değil gibiyiz.
Ellerimizdeki akıllı telefonlar bize yepyeni bir yaşam alanı sundu.Bu sanal bir alan olsa da yavaş yavaş yaşamımızı  dönüştürüyor.Artık sanal gerçeklikler normal hayatımızı kurgular oldu.Önce çok masumane başlayan akımlar bir müddet sonra hesaplanamaz boyutlara ulaşıp şirazeden çıkabiliyor…
Sosyal medya linçleri de bu meselelerden biri.
Sosyal medya ,sosyal sorumluluklar için insanları örgütlemede oldukça kullanışlı bir işleve sahip.Kan arayan hastalar,kaybolan çocuklar,yardım gereken engelliler,sahiplendirilen hayvanlarla başladı süreç.Oldukça güzel çalışmalar yapıldı ve hala da yapılmaya devam ediyor.

Sosyal medyanın gücünü fark eden insanlar, bir süre sonra ağır çekim ilerleyen adalet sistemini etkileyerek daha çabuk sonuç alınabileceğini de gördü.Mesela şiddet ve tacize uğrayan mağdurlar için spontane gelişen destek mesajları sonucu, zanlılar çabucak yakalandı ,adli süreçler başlatıldı.
Son kertede ise adaleti kendi sağlamaya çalışan insanlar, çekip sosyal medyada yayınladıkları görüntülerle çok büyük kitlelerden destek buldular.İşte o noktadan sonra ip koptu.
 Bu konuyla ilgili onlarca örnek yaşadık.Erkek arkadaşlarını ayarttığı suçlamasıyla arkadaşlarını dövüp görüntüleri ibret olsun diye yayınladıklarını iddia eden  kızlar.Kızını taciz ettiği iddiasıyla bir genci döven baba.Dilenciyi linç ettiren zabıta.Spor antrenörünü döven kebapçı. Kartopu oynarken cama geldiği  için esnaf tarafından bıçaklanan gazeteci ve daha onlarca olay.İşte bu tarz olaylar sosyal medyada çokça konuşuldu ,adaleti sağladığını söyleyen failler oldukça fazla destek buldu.Hatta kahraman ilan edildi.

Ama bunların ne gibi vahim sonuçlar oluşturabileceği yeterince konuşulmadı.En basitinden Taciz ile suçlandığı için bunalıma girip intihar eden gencin sonradan suçsuz olduğu anlaşıldı.
Teşhir edilen insanın suçlu olduğuna kim nasıl karar veriyor ?  Olay bütünlüğünden kopuk birkaç görüntü ile insanları yargılamak, suçlu ilan etmek doğru mu ? Adaleti tesis etme hakkını kim kime  nasıl veriyor ? Devletin yasal şiddet uygulama hakkı verdiği kolluk kuvvetleri bile hesap verirken bu insanlar nasıl hesap vermekten korkmadan hareket eder ? Ne olursa olsun , nasıl şiddet meşru görülebilir ve de destek bulabilir ?


Şiddet sadece fiziksel de değil .Bir de psikolojik linçler var sosyal medyada.Gün geçmiyor ki birileri topun ağzına konulup linç edilmesin.Bu bir gün ne söylediğini bilmeyen cahil bir ergen oluyor,Bir gün kahvede esnaf amcaların her gün konuştuklarını kameralar önünde tekrarlayan yaşlı bir amca.Bir gün yandaş (!) bir sanatçı oluyor bir gün muhalif (!) bir gazeteci.Normal şartlarda en fazla birkaç yüz takipçisi olan hesaplar bir anda milyonlarca görüntülenme rakamlarına ulaşıyor.En fazla 20 30 kişinin haberinin olacağı kişiler bir anda yüz binlerin meselesi oluyor.
Masumca, hatta safça diyebileceğimiz, okumak için yurtdışına gitmek isteyen kızcağıza ya da burs bulup okumaya çalışan öğrencilerin yardım taleplerine üşüşen yüzlerce insan, zavallı gençlere akıl verip ayar çekti, hatta aşağıladı hakaret etti. ”Tembele iş buyur sana akıl öğretsin” hesabınca, akıl vermek bedava ama sorumluluk almak yürek ister tabi.
İnsanlar iştahla klavye başında birilerini linç ediyor.Kavga küfür kıyamet eksik olmuyor.İnsanlar şahsi meselelerini taraflar üzerinden görüyor.Normalde yanına bile yaklaşamayacağı popüler kültür figürlerini sosyal medyadan takip eden  insanlar,bir gün öncesi göklere çıkardığını bir gün sonra  kitlelerle beraber linç ediyor.Konunun uzmanı bilim insanlarına, düzgün yazabilme becerisinden bile mahrum insanlar ayar çekiyor.Onlarca yılını uzmanlaşmak için araştırma yapmaya hasretmiş uzmanlara, tek kitap okumamış insanlar , sosyal medyada rastladığı bilimsel makalelerle (!) akıl veriyor.Türkçe konuşamayan insanlar dünya siyasetinden  analiz kasıyor,Bir tiwit öncesi ana bacı yapan insanlar ahlak dersi veriyor.
Her sabah uyanan bizler, ilk iş akıllı telefonlarımıza bakıyoruz” bu günün mevzusu nedir abi ? klavyelerimizi ,akıllı telefonlarımızı alıp er meydanına koşalım “ diyerek
Noluyor ? nereye gidiyoruz Allah aşkına…


29 Ağustos 2018 Çarşamba

CUMBADAN RUMBAYA

YEŞİLÇAM FİLMİ TADINDA BİR ROMAN


          Yeşilçam filmlerinde görmeye aşina olduğumuz ne kadar klişe , rol , replik ,konu varsa hepsi bu romanda var.Yeşilçam’ın siyah beyaz  filmleri kadar sıcak ,bizden ve şirin.
Peyami Safa’nın geçim derdinden dolayı müstear isimle yazdığı romanlarından biri. Üstad  tabiri caizse “ağır ağabeyliğine” halel getirecek hızlı üretim olan, daha piyasa işi romanlarında bu müstear ismi kullanmış ki bu romanlar bile onun kaleminin kuvvetini yeterince gösteriyor.”Selma’nı Gölgesi – Cingöz Recai – Cumbadan Rumbaya “ gibi romanlarında müstear isim kullanan Peyami Safa “ nasılsınız ?”  diye soran arkadaşına” nasıl olalım , Server Bedi’den geçiniyoruz “ diye cevap vermiş.


Romanın ismi iki farklı hayat tarzından geliyor. Cumba geleneksel ve fakir mahallelerdeki ahşap evlerin ikinci katındaki kapalı balkon benzeri bir yapı.Cemile’nin eski hayatını temsil ediyor.Rumba ise o dönemin sosyete salonlarında, balolarda popüler olan bir dans çeşidi.Cemile’nin Tahsin Bey vasıtasıyla geçiş yaptığı  modern hayatı temsil ediyor.Bu iki hayat tarzı, iki farklı figür üzerinden sembolize edilmiş.




Konusuna gelecek olursak;  Karagümrük’te yaşayan Cemile  oturduğu mahalleden nefret etmekte Beyoğlu’nda ki bir apartmanda rahat bir hayat düşlemektedir.Bu hayalini gerçekleştirmek içinse her şeyi  yapmayı ,hatta sigorta parasını almak  ve bir apartmana taşınmak için  oturdukları ahşap evi yakmayı bile göze almaktadır.Bu sıralarda ek gelir için kiraya verdikleri bölüğe taşınan kiracılarının, Edebiyat Fakültesinde okuyan genç oğlu Selim’e sevdalanır.
Selim’in babası borç yüzünden hapse düşünce onlara yardım etmenin çarelerini arar.Yakın zaman önce tanıştığı  zengin ve yaşlı Kayserili tüccar Tahsin Bey’in yardım teklifini kabul eder.Yardımın karşılığında Tahsin Bey’in de bir isteği vardır.Beyoğlu’nda tutup, dayayıp döşediği apartmana Cemile’nin taşınmasını istemektedir.Cemile Selim ile babasına yardım edebilmek için teklifi kabul eder ama Tahsin Bey kesinlikle o dairede oturmayacak sadece gündüzleri gelip gidecektir.Ayrıca annesi Asiye ve dul ablası Şahende ile kucaktaki bebeği Altay  hep beraber oturacaklardır.


Tahsin Bey de şartları kabul eder ve Cemile annesi ve ablasıyla beraber apartmana taşınır.Vee olaylar gelişir.
Cemile’nin  doğup büyüdüğü mahalle hayatı orada yaşayan karakterler tam evlere şenlik. Hatta beraberce gittikleri bir baloya tüm mahallenin çabalarıyla hazırlanıp gitmeleri ,orada yaşadıkları olaylar, altını kirleten Altay’ın bezlerini tüm davetlilerin ortasında değiştirmeleri, salıncak kurup uyutmaları öyle tatlı anlatılıyor ki kahkaha atmamak imkansız.Kenar mahalle kavgaları , kadınların çene yarıştırıp kavga etmeleri çok canlı tasvir edilmiş.
Cemile’nin daha sonra katıldığı cemiyet hayatındaki yaşadıkları, umutları, hüsranları, hayal kırıklıkları ustaca kurgulanan olaylar eşliğinde anlatılıyor.




Yani roman tam bir Yeşilçam klasiği diyebilirim. Hatta kendime göre bir cast bile yaptım.
Cemile= Türkan Şoray ; Karagümrüklü Deli Cemile rolü ,delişmen kenar mahalle kızlarının sultanı Türkan Şoray
Selim=Ediz Hun ;  Beyefendi , naif İstanbul delikanlılarının yaşayan örneği  Ediz Hun.
Tahsin Bey= Vahi Öz ;Köylü kurnazı , zengin tüccar tiplemelerinin unutulmaz ismi Vahi Öz. İnanın kitabı okurken onun” Cemilem”  diyen çatallı sesi hep kulağımdaydı sanki.
Şahende= Ayşen Guruda ;  Evde kalmış kızların prensesi, güzeller güzeli Ayşen Guruda
Asiye = Mualla Sürer ; Çilekeş ve saf anne rolünde Mualla Sürer . Onun mahalleden kankası, akıl hocası, gözü açık , iş bitirici Hafize ise Mürüvvet Sim.
Kitap 400 küsur sayfa ama su gibi akıp gidiyor.Hele bu yaz sıcaklarında evde kapanıp kalanlar ya da çalışmak zorunda olanlar için harika bir refakatçi.
Kitabın TRT tarafından dizisinin yapıldığını da öğrendim. Bakalım bulabilirsem onu da izleyeceğim .Ayrıca castım ne kadar isabetli onu da merak ediyorum. J J J
Bu da Sürpriiz Efendim J J J






12 Ağustos 2018 Pazar

RYTHM 0 DENEYİ VEYA KÖTÜLÜĞÜN ÇAĞRISI



23 yaşında siyah kısa saçlı genç bir kadın bir sanat galerisinde dimdik ayakta duruyor. Önünde bir masa ve masanın üstünde bıçaktan güle, bir bardak sudan bir çift ayakkabıya kadar değişen 76 farklı obje. Bir kağıtta genç kadının imzalı beyanı.
-Ben bir objeyim.6 saat boyunca bu masadaki objelerle bana istediğiniz şeyi yapabilirsiniz. Öldürmek de dahil. Hukuki olarak sorumluluğu üzerime alıyorum.
Bu kişi performans sanatçısı  Belgrad doğumlu  Marina Abromoviç. Performansın  amacı, insan vücudunun ve seyircilerin sınırlarını görmek,Performansın adı ise Rythm 0 idi .Performans sanatı tiyatro ,konser vb diğer sanatlardan farklı olarak seyirciyi de işin içine katan etkileşime yönelik bir sanat icrası.Ve bu performans olarak başlayan olay bir süre sonra hiç planlanmadık bir yöne evrilecek ve sosyal bir deneye dönüşecekti.


Bir kısmı aileleri ile gelmiş , düzgün insanlardan oluşan seyirci gurubu ile işler ,başta oldukça iyi gidiyordu. Bazıları gelip sanatçıyla tokalaştı, bazısı eline gül tutuşturdu. Tebessümle sanatçıyı seyreden öpenlerden sonra işin seyrini değiştiren, bir seyircinin sanatçıya tokat atması oldu. Sanatçının tepki vermediğini gören topluluğun davranışları değişmeye başladı.Birisi su bardağındaki suyu sanatçının tepesinden aşağı döktü ,biri gülün dikenlerini batırdı.Sonra birisi kıyafetlerini makasla parçaladı.Sanatçının tepki vermemesiyle topluluğun davranışları giderek vahşileşti.Boynunu jiletle kesip kanını içen ,karnını bıçakla kesenler oldu.Dolu silahı eline tutuşturup boynuna dayayarak parmağını tetiğe yerleştiren birine görevliler müdahale etmek zorunda kaldı.


Çığırından çıkan topluluk sanatçıyı taciz etme işini o kadar ileriye götürdü ki tecavüz etmeye kalkıştılar.Tüm bu olaylar sırasında erkek seyircileri kadınlar da yönlendiriyordu.Gözünden yaşlar ,yaralarından kanlar akan kadını seyirciler oradan oraya sürüklüyorlardı.Olanlardan rahatsız olan bir gurup insan eylemsiz kalmayı tercih etti.
En sonunda topluluktan bir kadın öne atılıp sanatçıya sarılarak öptü gözyaşlarını sildi. Onun harekete geçmesiyle rahatsız olan guruptaki seyirciler yardım etmeye başladılar. Kıyafetlerini bulup üstünü örttüler,yaralarını silip yara bandı yapıştırdılar.Ağzına sigara yakıp verdiler.Su içirdiler.



6 saatin sonunda sanatçının hareket etmesiyle beraber seyirciler dehşet içinde kaçıştı. Performansın sonunda Abromoviç söyle diyecekti;
-Otele geldiğimde saat gece ikiydi. Aynada kendime baktım. Dağılmıştım,saçlarımdan bir tutam beyazlamıştı. Benim hareket ettiğimi ,canlı olduğumu gören insanlar kaçıştı,benimle yüzleşmeye cesaret edemedi.


Sosyal deneye dönüşen bu performans gösterisinde yaşananlar çok konuşuldu. Sanat gösterisine geldiklerine göre belli bir sosyo -kültürel seviyeye sahip oldukları anlaşılan,yanlarında eşleriyle gelmiş,düzgün görünümlü, sıradan insanların topluluk psikolojisiyle nasıl da vahşileşebileceklerini uygulamalı olarak görmek uzmanları dehşete düşürdü.Aslında bu ,özellikle İkinci Dünya savaşında,sıradan  insanların nasıl ve neden vahşileştiklerini anlamaya yönelik sosyal deneyler yapan Milgram, Solomon Asch ve Zimbardo deneylerini destekleyen bir sosyal deneye dönüşen, performans sanatı icrasıydı.

Kendilerinden güçsüz ve savunmasız insanlara karşı herhangi bir yasak ve yaptırım söz konusu olmadığı zamanlarda kitle psikolojisiyle insanların normal zamanda cesaret edemedikleri eylemleri yapabilmeleri miydi olan , yoksa kendilerinin bile farkında olmadıklar vahşet içgüdülerinin çağrısına boyun eğmeleri miydi? Yada  topluluktan farklı hareket ettikleri zaman vahşet eylemlerinin kendilerine de yöneleceği endişesi miydi ? Yoksa kıyısından köşesinden bulaştığı şiddet eylemlerinin toplam boyutunun yanında kendi eylemlerinin sorumluluğunu az görmeleri miydi ? Ya da sonunda yaptırım olmayan eylemleri suç olarak görmemeleri mi? Kim bilir, belki de hepsi…
Bir ansan hiç tanımadığı birisine sırf yapabiliyor !  diye neden zarar verir? Acı çekmesinden nasıl zevk alır? En ufak bir direniş karşısında birey olarak  aslında korkup kaçacakken, toplulukla nasıl bir kahraman kesilir ? Neden insanlar kötülüğe engel olmaya çekinir ?






***

6 Ağustos 2018 Pazartesi

TEK DOĞRU BİZ MİYİZ ? (Etkili iletişim )



İmtiyaz-ı sabit ü seyyarı müşkildir hayal
Zanneder keşti-nişinan sahil-i derya yürür
                                                               Koca Ragıp Paşa

Şair burada diyor ki; yerinde duranlarla hareket edenleri ayırmak her zaman  kolay iş değildir.Zira gemi hareket edince ,geminin içindekiler sahilin yürüdüğünü zanneder.

(Şiirle arası pek de parlak olmayan,hatta baştan sona bir şiir kitabı bile bitirememiş biri olarak bercestelere bayılırım. İki satırla o kadar çok şey anlatır ki…Lütfen şu iki satırı yüksek sesle okuyun ve kulağa gelen kendi  sesinizin tınısını dinleyin.)

***

İletişimi en yalın haliyle anlatacak olursak ; iki birim  arasındaki, birbiriyle ilişkili  mesaj alışverişidir diyebiliriz.

Şöyle bir şey  ; Gönderici (kaynak)è mesaj è kanal è  alıcı  è
                                                ç==== geri bildirim ç=======

İletişimde kaynaktan gelen mesajı alır, kodlar ve açarız.Yani yorumlarız.Her iletişimde yorumlama vardır.Kişiler yorumlarken kişisel özellikler ,kültürel birikim ve inanç önemli rol oynar.İnsanlar  mesajı olduğu gibi değil olmasını istediği gibi alırlar.Gördüğü gibi değil görmek istediği gibi kabul ederler.Tecrübe dediğimiz şey geçmiş deneyimlerimizden elde ettiğimiz mesajların kıyaslanmasıdır.Ve iletişimin önündeki büyük bir engele dönüşebilir,yeni bilgilere ,yeni deneyimlere baştan duvar örebilir.
Kişi genellikle kendini yormayacak,ezberini bozmayacak iletileri almayı tercih eder.Bu da kişisel bir konfor dairesi sağlar.Yani aslında hepimizin kafasında bilgileri  seçen,filtreleyen ve tasnif eden bir editör vardır.Aynı olayları birbirine taban tabana zıt bir şekilde yorumlayan kimseler bunu en net şekilde gösterir.
Kişisel dostluklarda da bunu görürüz. İnsanlar kendilerini yormayacak, kestirilebilir davranışlara sahip ve benzer özellikler taşıyan kişilerle dost olmayı tercih eder.Bu aslında konforlu görünürken insanın iletişim becerilerini zayıflatır.Kültürel zenginleşmeyi sekteye uğratır.İnsanın kendi benzerlerinden alacağı şeyler sınırlıdır ve sadece ezberlerini pekiştirmeye yarar.
Bilgi edinmekte de aynı durum geçerlidir. İnsanlar genellikle kendi inanç ve düşünce yapısına sahip kaynaklardan bilgi edinmeyi seçerken, düşünce konforundan ödün vermezler.Böylelikle de öğrenme ,inceleme,kıyaslama zahmetine girmeden tek tarz beslenmeyi tercih ederler.Sonuçta da hazmedilmemiş  depolanmış bir bilgi yığını elde edilir.Düşünülmüş değil ezberlenmiş bilgiler ,fikir kılığında  seslendirilir.Kof  içi boş cümleler tekrar tekrar söylenmekten öteye geçemez.
İnsan kararının , düşüncesinin ve seçimlerinin doğru olduğunu onaylayacak iletileri  tercih eder.Bu onda algıda seçicilik  oluşturur.
Mesela bir araba almaya karar verdiniz, araştırdınız ve bütçenize göre bir araba aldınız .Ve mesele bitti değil mi? İşte algıda seçicilik ondan sonra da devam eder.Artık aldığınız araba markasını yollarda daha çok görürsünüz.Arabanın yaygın servis ağı,fiyat –performans seviyesi,yakıt tüketiminin benzer türlere göre tasarruflu olması,malzeme kalitesi vs hakkındaki bilgiler daha çok kulağınıza gelmeye başlar.Reklamları daha fazla dikkatinizi çeker.Arkadaşlarınızla araba karşılaştırmalarına girersiniz. Zaten aldığınız bir araba hakkında bu kadar fazla zihinsel mesai yapmanızın sebebi,ne kadar doğru karar verdiğinizi onaylatma ve pekiştirme arzusundan kaynaklanır


***
Bercestemize dönecek olursak, Koca Ragıp Paşa diyor ki ;” etrafında gördüğün şeyler her zaman algıladığın gibi olmayabilir.Yanılıyor olabilirsin.Algılarına düşüncelerine güvenme.Elindeki verileri çeşitlendir”.

***

Hayatımızın her noktasında doğru karar vermek için kaynaklarımızı çeşitlendirmek gerekiyor.Ne kadar faklı kaynaklardan veri toplar ve analiz edersek o kadar doğru neticeler elde ederiz.
Farklı karakter yapısındaki,farklı dünya görüşündeki,farklı inanç sistemine sahip insanlarla kuracağımız dostluklar iletişim becerilerimizi geliştirecek,dünyamızı zenginleştirecek ve sorun çözme becerilerimizi arttıracaktır.
Benzer bilgi ve düşünceleri farklı şekillerde dile getiren on tane kanaldansa  farklı şeyler söyleyen beş tane kanaldan  elde edeceğimiz bilgi, analitik düşünme kabiliyetimizi arttıracak,daha isabetli teşhis yapmamıza imkan sağlayacak,daha  doğru  kararlar almamızı  kolaylaştıracaktır.
Hasılı kelam, bizden farklı insanlarla da arkadaşlık edelim,bizden farklı fikirlere de kulak verelim.Salt  hakikatin bizde olduğundan  ,mutlak ölçünün biz olduğundan o kadar da emin olmayalım.






21 Temmuz 2018 Cumartesi

“YAR1M”



  İKİ YARIM BİR TAM ETMEZ 


YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE EV KURMASINLAR

Bu türkü ile kına gecelerinde oynamayan veya duygulanmayan azdır herhalde. Özellikle sözleri oldum olası içimde bir yerleri inceden sızlatır. Bu sözlerde ailesinden çok uzaklarda yaşamak zorunda kalmış bir kızın çaresizliği, özlemi, sitemi inceden bir duman gibi tüter. Aile bireylerini tek tek anarak yardım dilemesinde ki  çaresizlik … Nasılda iç yakıcı.
Küçükken tatillerde gittiğimiz köyümüzde bu türkünün eşlik ettiği çok kına gecesine katıldım. O kına gecelerinde garipliği çok belli bazı gelinler için dağ köylerinde geldiği söylenirdi kulaklara fısıltıyla. Normal bir evlilik yapma şansı olmayan fakir veya engelli kimselere dağ köylerinden, fakirin de fakiri olarak gelen bu gelinler için, bir daha ailesinin yanına gidebilmek, onları görebilmek hayaldi. Zaten kadının değerinin belli olduğu köylerde bu gelinlerin çaresizliklerini ve garipliklerini bir düşünün.Koruyanı ve arkası olmayan yalnız, çaresiz, bir başına, garip bu kadıncıklar her hareketlerinde belli ederlerdi kendilerini.

Sonra bu evliliklerin benzerlerine başka başka yerlerde de şahit oldum. Buradaki evliliklerde tercih edilen çaresizler! , Doğu’daki fakir köylerden  başlık parası ile alınan küçücük kızlardı.
Yarım böyle bir evliliği anlatan etkileyici bir film. Ege’de bir köyde üzüm bağları olan hali vakti yerinde bir aile zeka engelli oğulları için , fakir bir köyden küçük yaşta bir gelin getirirler.Doğunun fakir ve uzak köylerinden birinde hayvancılık yapan babasına yardım eden Fidan aynı zamanda yetim iki kardeşini de büyütmektedir.15 yaşında ki Fidan kendisinden 20 yaş büyük ama zeka yaşı ancak  7 -8 yaşında olan Salih ile evlendirilir. İki yarımın evlilikleri iki oyun arkadaşı çocuk kıvamında ilerler.

Nikahları kıyılırken Salih’in telaşı kendisine söz verilen akıllı telefona bir an önce kavuşmak iken ,Fidanın haleti ruhiyesi  korku ve tedirginlik. Bu korku ve tedirginliği yüz ifadesiyle 13 yaşındaki oyuncu  Ece Tatay etkileyici bir performansla veriyor.Özellikle Salih’in annesi rolünde ki Hülya Böcekli’nin oyunculuğu çok iyi.Yaz dizilerinde gördüğümüz, takma kirpikli ,rujlu ,badana yapar gibi fondöten sürmüş ,mini etekli köy kızlarının (!) yanında Ece Tatay,  güneşten yanmış doğal ve makyajsız yüzü ,incecik silüeti ve sahici şivesi ile  o kadar duru , güzel ve gerçek ki.Diğer yan oyuncular da aynı oranda doğal ve sahici.
Film bir çok festivalde ödül almış olmasına rağmen bazı eleştirmenlerden olumsuz geri dönüşümler de  almış.Teknik eleştirilerin yanında aldığı en büyük eleştiri ,çocuk evliliklerine dikkat çekmesi gerekirken tam tersine ,bir çocuk evliliği güzellemesi olduğu yönünde.Hem fikir olunan konu oyunculukların iyi olması.Sinematografi,senaryo, film müziği vb teknik eleştiriler uzmanların değerlendireceği bir konu ama ben müziklerini de sevdim
Ben çocuk evliliği güzellemesi olduğu eleştirisine katılmıyorum. Çocuk evliliği konusunu kanırtmadan satır arasında naif bir dille veriyor. Meseleyi anlatmak için   ille ajitasyon yapmak  ,iç karartmak gerekmiyor bence.Evet çocuk gelinler bu filmdeki gibi rahat şartlarda yaşamıyor çoğunlukla.Maalesef çok daha ağır ve insanlık dışı durumlara maruz kalıyorlar.Ama bu filmde çocuk gelinden daha farklı bir hikaye söz konusu.Toplum tarafından eksik görülen iki insanın ,bilinçsiz olsa da birbirini tamamlama çabası.
Çocuk evlilikleri konusunda söyleyecek sözlerim var elbet, ama o başka bir yazı konusu.



Filmde alt metinde anlatılan bir başka konu daha var. Zeka özürlü bir evlada sahip anne babanın çözüm arayışı. Engelli annelerinin en çok üzerinde düşündüğü konu kendilerinin ölümünden sonra çocuklarına ne olacağı. Böyle bir evlat olan Salih’in anne babası da kendilerince  insani bir çözüm bulmuşlar. Salih ile Fidan’ın evlilikleri gerçek bir evlilikten çok iki çocuğun oyun arkadaşlığı.Bunu en güzel anlatan ise, kış için kurutulup hazırlanan erzakları ziyan edeceklerini akıllarına bile getirmeden , birbirlerine su sıkarak oynadıkları sahne .Aile Fidan’a da kendi evlatları gibi davranıyorlar.Memleketinde kalsa daha iyi bir hayatı olması mümkün görünmeyen yetim Fidan’ı bir nevi evlatlık alıyorlar.Ve aslında annenin bir sahnede dile getirdiği gibi “dert birken iki oluyor”.
Tabi engelli bir bireyin sorumluluğunu kendi isteği dışında zavallı bir kızcağıza bırakmak ne kadar etik ? buda diğer bir soru ama, zaten kadına soran kim ?
Yani mesele o kadar basit değil.
Filmi sevdim.Naif ,zaman zaman tebessüm ettiren bazen da inceden bir yerleri sızlatan sahici bir film.
Fidan’ın da racona uyup kayınvalidesini çekiştirdiği sahne favorim oldu. Ne kadar küçük ve cahil de olsa kadın kişisinin  erkek üzerindeki etkisi , hemcinslerimle gurur duymama sebep olsa da, bir yandan da tırsmadım değil.
Bence iki yar1mdan, bir Film!  olmuş…

14 Temmuz 2018 Cumartesi

BURASI SOSYAL MEDYA


BURADA GÖRGÜ KURALLARINA LÜZUM YOK ... mu ?



“Mirim bizim zamanımızda Beyoğlu’na en güzel elbiseler giyilmeden çıkılmazdı.Hanımefendiler şık şıkıdım tayyörlerini giyer dantel eldivenler ,tüllü şapkalar takarlardı.Biz de Grand tuvalet onlara eşlik ederdik.Taş plaklarda Müzeyyen Senar, Münir Nurettin dinlerdik”  diye anlatan amcalar yerini yeni nesle bıraktı.
“Biz sokaklarda oynayan son nesildik.Çember çevirir ip atlardık.Kilimleri kaldırıma serer evcilik oynardık .İlk cep telefonunu amcam almıştı .Sahra telefonu gibi antenli falan ,kocaman bir şeydi.Dünyanın parasını verdiydi “ diyen nesil daha 20 sene öncesini anlatırken tarih öncesinden kalma muamelesi görür oldu.
Daha yeni yeni  oturmaya başlarken ekran kaydırarak akıllı telefon öğrenen nesil ,sanal dünyalarında yaşar ,mutlu mesut sosyal medyada boy gösterirken  beklenmedik bir şey oldu.
“Aha ekranı kaydırıp telefonu açtım”  diye sevinç çığlığı anlatan amcalar teyzeler birden feysbuk(!) u işgal ettiler.”Aslan yeğenim”, “teyzesinin kuzusu” ,“hanimiş benim oğluşum” diye yorum yazarak , gençleri yerin dibine batırıp renkten renge soktular bu  teknolojik işgalciler!
Haliyle yaşam alanlara daralan “Homo Zappiens’ler”   yeni sosyal medya mecralarına göç ettiler. Buralarda Dijital göçmenler  den kurtulduklarını düşünürken Dijital melezler ” naber ? bak  biz de geldik “  diye cee !  yaptılar “cyber kids’lere”.

Bu çekişmenin en renkli atışmalarını daha yakın zamanlarda twitter de gördük. Özgüvenlerini küstahlık ! boyutuna taşıyan  cyber kids’ler  #30YaşÜstüTwitterdanDefolsun diye heştek!  açtı. Onların ataklarına 30 yaş üstü teknoloji melezleri  #ErgenlerTivitirdenGitsin  diye karşılık verdiler. ”Siz doğmadan biz buralarda tivitleşiyorduk, siz gidin instagramda dudak büzüp tepeden resim çekin ,bak harçlığınızı keseriz görürsünüz “ yollu azarladılar. Aralarında ki farkı  twitter yazışlarındaki  fark en güzel şekilde anlatıyordu.
Hasılı kelam artık sosyal medya hayatımızın bir gerçeği ,olmazsa olmazı oldu... İyi de oldu...
Popüler kullanımından bağımsız olarak, sosyal medya oldukça etkili bir mecra.Artık geleneksel medya oldukça biçim değiştirdi.Eşik bekçileri denetiminde kağıda basılan geleneksel medyanın yakın gelecekte tamamen dijitalleşmesi öngörülüyor.     Ekran başında oturup haberler beklenen günler çok geride kaldı. Artık her an her yerde habere ulaşmak mümkün.İki saat içinde haberler eskiyor ki ; nerde kaldı yarın sabah çıkacak gazeteleri beklesin insanlar.
Geleneksel medyadaki tek taraflı bilgi akışı yerine sosyal medya çift taraflı bilgi akışını sağladı.Artık okuyucu vaya izleyiciler sadece haber tüketen değil aynı zamanda üreten konumunda.Tek kaynaktan akan bilgilerin  yüzlerce bazen binlerce kaynaktan iletilmesi bilginin kontrolünü zorlaştırdı.”Hakikatin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır “ önermesi artık çok daha kısa sürelerde gerçekleşir oldu.

Kişiler ve ülkeler kıtalar arasındaki mesafeler kalktı. Artık dünyanın her yanına saniyeler içinde ulaşarak bilgi alışverişi yapabiliyoruz. Eskiden ulaşılması yıldızlar kadar uzak görünen yıldızlar (!)  artık bir tık  kadar yakın.
Sanal bile olsa sosyal bir alan olduğu için de, insanların bir arada yaşamasını kolaylaştıran, düzen getiren sosyal kurallar ve normlar oluşması gerekti haliyle. Ama birbirinden tamamen farklı değer yargılarına kültürel birikimlere sahip, farklı kuşaktan hatta farklı coğrafyalardan, farklı dil ve dinlerden olan insanların ortak değerler, kurallar, normlar belirlemesinin zorluğu da ortada.

Ortak bir çok noktaya sahip toplumlarda bile geleneklerin , kuralların oluşması ,toplumsal mutabakatla kabul edilip içselleştirilmesi ,kuşaklar arasında devredilmesi  nesiller ve yıllar alırken bunun sanal ortamlarda  gerçekleştirilmesini kısa sürelerde beklemek çok gerçekçi görünmüyor.
Ama bu kuralsızlığın açmazlarının zararlarının da hepimiz farkındayız.
Aslında oldukça yararlı olan sosyal medya mecraları bilinçsiz kullanımla bir  çöplüğe dönüşüyor.
Hele de gerçek hayatında toplum baskısı yüzünden kendine çeki düzen vermek zorunda kalan insanlar , gerçek kimliklerinden sıyrılıp  sanal isim ve resimlerin arkasında,her türlü baskıdan azade, tabiri caizse tam bir  mahalle kabadayısı gibi terör estirir oldular.
Sosyal kompleksler, kişisel açmazlar , vıcık vıcık görgüsüzlüklerle küstahça sergilenir oldu.Trollerden bahsetmiyorum burada. Normal hayatta hemen etrafımızda yakınımızda olan, aynı ortamlarda alışveriş ettiğimiz , aynı merdivenlerden çıktığımız , aynı parklarda oturduğumuz normal sıradan insanlar. Paylaşımların altındaki yorumlara  biraz göz atmak bile ne dediğimin anlaşılmasına yeterlidir diye düşünüyorum.
İşin suç boyutunu oluşturan taciz, sanal zorbalık,kişisel hayatın gizliliğini ihlal, virüsler, korsan yazılımlar aracılığıyla yayılan kötü niyetli içerikler elbette ki güvenlik güçlerinin görev alanı.
Ama günlük hayatımızdaki sosyal medyada görgü kurallarına normlara şiddetle ihtiyaç duyulduğu da bir gerçek .Bunlar otokontrol mekanizmalarının devreye sokulmasıyla , sosyal ödül ve ceza uygulamalarıyla mümkün olacaktır.Okullarda eskiden görgü krallarının ders müfredatına konulması benzeri uygulamalar olabilir.Mesela ,Medya Okur Yazarlığı derslerinin eğitim müfredatına alınması için kamuoyu oluşturulabilir.

Normal hayattaki değişimlere ayak uydurmakta zorlanan insanların hızla değişen , yenilenen , hatta  anında eskiyen  dijital alanda bunları kısa sürede gerçekleştirmesi de o oranda zor ama yine de mümkün.
Herhalde burada en büyük görev dijital yerlilerle dijital göçmenler arasında bir geçiş nesli olan dijital melezlere düşüyor. Her iki kuşağın davranış kalıpları hakkında bilgi sahibi olan, her iki kuşağa ait davranış özellikleri gösteren melezler bu konuda daha yetkin ve zannedersem de bu konularda daha gönüllü. ”De ayrı yazılır” hatırlatmaları bir espriye dönüşse de , aslında etkili oldu ve yazım kurallarına daha dikkat eder olduk.
Ne dersiniz bu görgü kurallarını tespit ederek mi başlasak işe.
Mesela  büyük harf kullanmanın normal hayatta ki karşılığının ,karşıdaki kişiye bağırmak anlamına gelmesi gibi… J J J



Hamiş  ( Dijital yerli , dijital göçmen  kavramlarını ilk defa Marc Prensky ortaya atmıştır.)

Görseller deki görgü kuralları,Almanya'ya giden işçilere İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun dağıttığı el ilanlarından alıntı