19 Haziran 2017 Pazartesi

DİZİ FİNALİ 
DİZİ 3



Evet dizilerden devam
Dizilerdeki önemli bir sorunsalımızda, esas kız olan, kadın baş karakterler.
Ya Allah aşkına neredeyse bütün esas kızlarımız , elinde kalpli  yastık tutan, sevimli  peluş tavşancık kıvamında.
Aman da pek miniş, miniş ,sevimli ,safça, şaşkın, şirin  sakarlıklar yapan, genelde mütevazi ailelerden  kızcağızlar.Üstelik saf ve temiz kalplilikte öyle bir level atlamışlar ki, yaptıkları hiçbir hilekarlık, alavere dalavere, zengin çocuğu kapıp, zengin aileye gelin olmak için yaptıkları, Bizans entrikaları  vs onların saf ve temiz kalplerine toz konduramıyor.Son teknoloji, kendi kendini temizleyen microfiber kumaş ,yada kir tutmayan lavabo gibi mübarekler.Sonunda aşk hepsini affediyor.
Birde ne hikmetse ,genelde de tasarımcı, bu kızlarımız.Alt segment takı tasarlıyor biraz daha gelişmiş versiyonları bina, yani mimar.Bir resim defteri , iki kalem takımıyla  bir oturuşta, iki üç çizgi ile harikulade olağanüstü tasarımlar yapıyorlar.Kimseciklerin aklına gelmeyen muhteşem fikirler, bu güzel kızlarımızın aklına geliyor. Zavallı , güzel sanatlarda,  mimarlık fakültelerinde bin bir zorlukla okuyan  kızlarımız , kurumuş  yaprak, çürümüş ayva resmi   yapacağız,proje hazırlayacağız  da hocalara beğendireceğiz diye dirsek çürütsün. Senaristlerimiz tasarımcılığın eğitim gerektirmediğini ,yada birkaç haftalık eğitimin yeterli olduğunu falan mı zannediyorlar acaba.
Bizim yedi senedir kent planlama ve tasarım okuyup, yüksek lisans yapan yeğen ,artık dökülmeye başlayan saçlarını yoluyor.”Tasarımcılık bu kadar kolaydı da , biz niye proje hazırlayacağız, soyutlama yapacağız diye, günlük  iki saat uyku ile haftalarca çalışıp , jüri karşısında  ecel terleri döktük ,yabancı kaynak taraması için İngilizce öğreneceğiz diye beynimiz yandı.diyor.( yanlış anlaşılmasın, kendisi bahse konu olunan şirin kızlarımızdan değil diye , etrafa çamur atan , kıskanç bir kız değil o ,bunları söyleyen bizim yeğen bir erkek)
Şöyle aralarında öğretmen ,doktor , mühendis, genel müdür, avukat gibi mesleklere sahip, ayakları yere basan, başarılı , ama şık ve güzel ,güçlü kadınlar var mı?
Evet ara ara  var, lakin  bunlar genelde ,  güzleri gülmeyen ,nemrut suratlı ,hep kötülük düşünen, sevdiği adamı yada nişanlısını , hemencecik bizim sevimli karakterimize terk etmeyip ,onlar için  mücadele eden kötücül kadınlar.
Annelerimiz öğüt verir di “Aman kızım, oku da , kolunda altın bileziğin olsun.Kimselere muhtaç olma “diyerek .Ama artık diziler şunu mu diyor?” aman kızım öyle okuyacağım, çalışacağım ,başarılı olacağım  diye kendini kasma,sonra yüzü gülmeyen, nemrut suratlı bir kadın olur ,üstüne de evde kalırsın.Bul bir zengin koca hayatın kurtulsun”

Ya tamam ,farklı sosyal sınıflar arasındaki aşk, geçmişten beri, hem de tüm kültürlerde ilgi çekmiş, şiirlere romanlara  konu olmuştur da, hiç bu kadar da suyu çıkartılmamıştı.”Tüm zenginler, emekçi kızlarla evlenecek “ diye bir yasa falan mı koydu birileri ? Gerçi fena da olmaz hani. Gelir dağılımı adaletsizliğine, bir nebze de olsa çare olur belki.
 Bakın  bide” ağalı” dizilerde ne keşfettim. Yanaşma olarak başlanan hayat yolculuğunda, kahyalığa, sonrada ağalığa terfi edilebiliyormuş.Yani yeterince gayret gösterir, azimle beklersen  eninde sonunda bir gün ağa olursun. Bu sosyal sınıflar arasındaki” yatay hareketlilik” mi oluyor “dikey hareketlilik” mi bilmiyorum ama, ilham verici, motive edici bir durum doğrusu.
Zengin olup ta ,eve çalışan birilerini almak , ateşten gömlek .Evin genç ve yakışıklı oğlanlarından birinin gönlünü çalamasa , evin yaşlı  beyinin kalbini çalıyor bu güzel ve sevimli kızlarımız.
Hadi genç bir çalışan riskli diyelim ,”yaşlı başlı oturaklı hanımefendi bir çalışan alalım yanımıza” deseniz,  o zamanda bu hanımefendinin saf  ve temiz kalpli kızları devreye giriyor .Hele birde “rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem “ dercesine “yok efendim ,ben kimselerden bir şeycikler  kabul etmem, elimin emeğini yer aslanlar gibi çalışırım “ deyince  bu müstağni kızcağızlara evin oğlu yada beyi yağdırıyor da yağdırıyor.”Ee bu kadar iyi niyetli hediyeleri geri çevirmek te olmaz şimdi” diyen temiz kalpli saf güzelimiz( istemem yan cebime koy misali)  hediyeleri kabul etmek mecburiyetinde kalıyor.
            Yok, ben bunları söylüyorum diye, öyle fakir fukaraya tepeden bakan, asilzade bir aileye mensup, yurtdışlarında  okumuş ,kapitalist  burjuva falan değilim .Gayette normal  bir Anadolu kızıyım.
Tabi zengin dizilerinden başka konularda da dizilerimiz var.Şu mafya dizilerimizi görünce , göğsüm göğünçle kabardı.Allah’ım o ne kalite  ! o ne nezaket !  o kadınlardaki zarafet !Yok, yok kelimelerle anlatılmaz.Resmen aristokrat İngiliz aileleri gibi.İtalyan mafya aileleri dizlerini dövüyordur “biz neden bunca  geri kaldık “diye. O elinden yağlar akarken, kahkahalar  atarak ,elindeki tavuk budunu kemiren mafya babalarımız gitmiş ,takım elbise kravatla masada oturup ,20 tane çatal bıçağı yerli yerince kullanarak .yanlarındaki zarif hanımefendilerle, kibar kibar yemek yiyen ,beyefendi mafyalar çıkmış ortaya.Bir de nasıl duygusallar, nasıl nezaketliler.
Gir bir mafyaya çoluk çocuk hayatın kurtulsun.Aile babası olacaklar için ideal meslek.Artık kız babaları sorar .
”Efendim oğlunuz ne işle meşgul ? “ .
“Beyefendiciğim ,kendileri henüz yeni mafyaya intisap ettiler.Orda kariyer planlıyorlar” .
Efendim bu milletin mafyası bile böyleyse ,bu milletin sırtı yere gelmez evelallah.
Tamam, asker milletiz lakin, bu tarihi ve  militarist dizilerin bu kadar tutulmasının, ,hamasi duygularımızın bu kadar kabarmasının psikanalizini yapmak için yüksek lisans yetmez, doktorada yapmak lazım kanımca.
Galiba birde komedi dizleri var ,ama bende , “tahtaya tırnakla çizerken, çıkan ses” etkisi yaptığı için izleyemedim.
            Diziler sezon finalini yaptı .Bende artık tövbe istiğfar ettim ,yaz dizilerine başlamayacağım.İyi de şimdi ben ne yapayım? Kış olsa atkı ,bere örer vakit geçiririm de bu sıcakta mümkün değil.
            Lütfen sesimi duyun. Allah rızası için bir iş !!!


AH Bİ ZENGİN OLSAM
DİZİ -2-


Anacığım dizilerde herkescikler zengin . Fakir başlasanız bile fakir kalma şansınız yok .En fazla birkaç bölüm sonra muhakkak bir şekilde zengin oluyorsunuz
Peki sizde, böyle dizilerdeki gibi, bir anda zengin olsanız ,hayalinizde nasıl bir ev var.Şöyle şimdiye kadar varlığından haberdar olmadığınız ,çok zengin bir amcanızdan miras kalsa .Ya da ne bileyim, dizilerdeki gibi çeşitli şekillerde , bir anda zengin olsanız nasıl bir ev almak  istersiniz
Benim hayalim salonu boydan boya cam olan ,okyanus yada boğaz manzaralı ,kocaman geniş terasları , mermer banyoları , masif mutfak dolapları falan  olan minimalist bir ev.Haa bir de her daim vazolarda taze çiçek olanından .
Daha çok Amerikan filmlerinde, yada dizilerinde  olan türden.Ülkemizdeki evlerin suyu çıkmadı elbette ama hayal etmek parayla değil ya olunca en iyisi olsun.
Da yalnız takıldığım bir konu var bu evlerin temizliği. Onca camı silmek için, inşaat iskelesi gibi iskele kurmak lazım.Terasları yıkamak için kaç metrelik hortum lazım da, onu takacak çeşme falan da görmüyorum.Viledayla mı siliyorlar acaba ? Bir de eve vileda tutsan,  saatlerce sadece yer silmesi sürer. Ya o banyo küvetlerini ovması , zaten kol dayanmazda ,bi de kaç şişe cif gidecek .
Kuzen gülüyor “teyzem senin hayallerin fakir” diye .”Öyle bir evin olsa, işleri sen mi yapacaksın ?” diyor.
Valla ben yapmam ama, yardımcıya  yardım edeyim derken yarısını yapacağım kesin.Birileri yanımda çalışırken ben oturamam.Alışverişe gittiğim mağazada tişört katlamışlığım ,lokantada masa toplamışlığım var.O zaman da ,ne zaman pencere önünde oturup ta, okyanusa karşı kitap okuyup, keyif  çatacaksın.
Valla zenginlik zor .Çeşit, çeşit derdi var.
Yani bizde, bizim zengin dizilerinden biliyoruz.
Sabahları mükellef kahvaltı sofrasında toplanan aile bireyleri, ne zaman öyle grand tuvalet hazırlanıp, saçlarını , makyajlarını ne ara yapıyorlar bilmem.Tabi o sofralara, saçları kelebek tokayla tutturup, dizleri çıkmış pijama ,yanları sarkmış günlük tişörtle oturacak halleri yok .Evde misafir olmasa bile, bir sürü çalışan var sonuçta.Üniforma giymemiş asker gibi ,otoriteleri sarsılır.Garipler kesin evin çalışanlarından önce hazırlanmaya başlıyorlardır.
Birde ayakta  birkaç lokma alıp,  yarım bardak da meyve suyu içip sofradan kalkmıyorlar mı, ağızlarına terlikle vurasım geliyor.O caanım kahvaltılıklar olduğu gibi kalıyor.
Eee ne yapacaksın kalan o kadar kahvaltılıkları ?.İsraf ! israf ! dünyada bu kadar açlıktan ölen var.Hadi peyniri zeytini saklama kaplarına koyarsında , o dilimlenen domates ,salatalıkları ,meyveleri haşlanmış yumurtaları ne yapacaksın.
E tabi haklılar gerçi.Onca şeyi yeseler ne hale gelirler.
Zamanın da sıkı solcu olup, gelir dağılımı adalesizliğini protesto ederken , eylemlerde cop yiyip ,yerde sürüklenen arkadaşım ,hasbelkader zengin bir beyefendiyle evlenince zenginlerin yaşadığı zorlukların bazılarına,  bizzat şahit oldum.
“Tam zamanlı zengin eşliği” kariyerini çarçabuk benimseyen bizim kız, her gittiğimizde, yardımcısının donattığı masalarda bizi karşılarken, o gariban ,grisini kemirip kivi ile yetiniyordu.Tabi kolay değil önünde onca lezzetli şey dururken, lokanta camından bakan fukara gibi bakmak.Birde her gün en az iki saat ya yüzme ya plates, ya da yoga
“Canım sende ağır işçi gibisin, karın tokluğuna bile değil, aç karnınla onca çalışıyorsun. Enişte bari sigortanı yapıyor mu ? diye takılmalarımıza, o güzel mavi gözlerini kocaman açarak cevap veriyordu.
-Ay şekerim  ya kilo alırsam naparım .Biliyor musun en zor estetik göbek estetiği.Karnını bööyle kocaman kesip ,öyle yapıyorlar o estetik ameliyatını diye safça anlatıyordu.
İşte o saat zenginlikten ürktüm.Aman aman dağlara taşlara!!
Yok yok istemem öyle zengin amcadan kalan mirası falan.Azıcık aşım kaygısız başım.
Bu arada ailemin soy ağacını  iyice araştırdım ,öyle kıyıda köşede kalan, irtibatımızın olmadığı akrabamız yokmuş. Piyango bileti de almıyorum. Diğer zengin olma şekilleri de bana uymaz .O zaman  kaygılanmamı gerektiren bir  durum da yok.



11 Haziran 2017 Pazar

HAYAT ZATEN BİR  SINAV


Meşhur hikayedir.
ODTÜ Fizik bölümü öğrencisi bir derste takılır .Defalarca girdiği sınavlar telafiler vs işe yaramaz  dersi bir türlü veremez.Ve artık son hakkı kalır ya geçecek ya da okuldan atılacak.Vee son sınav gelir çatar,gencimiz günlerdir yemeden içmeden çalışarak sabahlamıştır.
Sınav kağıtları dağıtılır.Genç ilk soruya bakar gözleri parlar
-Ben bu soruyu biliyorum der.
İkinci soruya bakar” Aaa ben bunu da biliyorum” der .
Üçüncü soruda sesi yükselir “bunu da biliyorum”.Son soruda gencin salonda çınlayan sesine tüm öğrenciler dönüp bakar.”Ben bunu da biliyoruum”.
En sonunda ayağa kalkan genç,  kahkahalar atarak ”  ben onu  da biliyorum ,bunu da biliyorum .Onu da biliyorum ,bunu da biliyorum “diye parmaklarını şıkırdatıp oynamaya başlar.
Bir üniversite sınavı daha geldi geçti.Umutlarla girip, farklı beklentilerle çıktılar gençlerimiz sınavdan.Kimi umutsuz ,kimi de sevinçli.
Artık sadece öğrencilerin değil ,tüm ebeveynlerin de hayatı sınav.Çocuklar nerdeyse ana okulunda üniversite sınavlarına hazırlanmaya başlıyor.Yabancı dil dersleri veren ana okulları bile var ve  öncelikle tercih ediliyor.Ebeveynlerin ebeveynlik başarısı çocuklarının sınav başarılarıyla ölçülüyor.


Benim tüm bunlarda dikkatimi çeken farklı bir şey. Çocuklarımız sınavlara hazırlanıyor diye, aile içinde başka hiçbir  sorumluluk verilmiyor.4. sınıftaki çocuğu için teneffüslerde kantin sırasına giren, bahçe de top çarpmasın diye bekleyen, orta okula giden oğlunu daha hiç bakkala göndermemiş olan aileler korumacılıkta ileri giderek  çocuklarının ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmuyorlar.
Hollandalı işletmeci bir bey ile evli doktor arkadaşım üç erkek çocuk sahibi oldu.Yaz tatilinde annesinin evinde ziyarete gittiğim de bir şey çok dikkatimi çekti.Civciv gibi sapsarı başlı, tatlı mı tatlı üç delikanlı  geldiler odaya Gençler çok tatlı bir lisanla ” hoş geldiniz “ dediler annelerinin biraz yönlendirmesiyle kırık bir Türkçeyle hal hatır sorup sonra da oyunlarının  başına döndüler .
Bir süre sonra ikindi kahvaltısı için büyükanneleri balkonda küçük bir masa hazırladı delikanlılara ,ki delikanlıların en küçüğü henüz anasınıfında, en büyüğü ise dördüncü sınıfta idiler.Gençler  tabaklarını bitirdiler, gelip büyükannelerine  teşekkür ettikten sonra masaya döndüler .Ortanca  delikanlı tabakları çatalla temizleyerek üst üste koydu, çöpleri çöp kutusuna attı.İkinci delikanlı  tabakları sudan geçirip bulaşık makinesine yerleştirdi.En küçük afacan ise şarjlı süpürge ile yerleri süpürdü. Sandalyeleri iterek yerleştirdi sonra da oyunlarına döndüler.
Ben merakla onları izlerken anne ve büyükanne gayet normal bir tavırla sakin sakin oturuyordu.
Ki bu çocuklar Hollandaca (Flemenkçe)  ,Türkçe  ve İngilizce yi yaşlarına göre çok iyi denebilecek seviyede biliyor , hafta sonları çeşitli spor ve sanat kurslarına gidiyor ayrıca da büyükanneleri  onlara namaz surelerini ezberletiyordu.Anneleriyle  konuştuğumuz zaman odalarının ve bir küçük kardeşlerinin, sorumluluğunun da onlarda olduğunu öğrendim hayretle ,ki annesi gayet normal bir şeyden bahseder gibi anlatıyordu.

Bizim çocuklarımızı düşündüm . Sınavlara hazırlanıyor diye yemekte, hazır  masaya oturup, bir tabak üst üste koymadan kalkan, suyu, sütü, keki çalışma masası başına götürülen ,eve gelen misafirin yüzüne bile bakmadan  “bir hoş geldin” demeden odasına geçen ,yatağı annesi tarafından toplanan lise öğrencilerini.
Evet eskiden biz su içerdik testiden demeyeceğim elbette. Ama daha önceleri çocuklar ev işlerinde anne babalarına yardım eder, kardeşlerinin bazı sorumluluklarını alarak ,bir çok şeyi ailede öğrenirlerdi.En azından bir aile sürdürebilmek için gerekli temel becerileri ailede kazanırdı.Bir genç kız hiç değilse , bir kek bir pilav yapmasını bilir, bir misafiri annesinin kaş göz işaretleriyle de olsa ağırlar, çayını kahvesini servis yapardı.Genç delikanlılar çivi çakmasını ,perde takmasını ,alışveriş yapmasını, aile bütçesini denkleştirmesini öğrenirdi. Evlendikten kısa bir süre sonrada, ortak bir zeminde buluşur, bir aile düzeni kurar, çocuk dünyaya getirip, geçinir giderlerdi.

Şimdi gençler aile kurmaktan ,çocuk dünyaya getirmekten korkar oldular .Bir çok mecrada lanse edildiği gibi aşk her şeyi halletmiyor. Bir aileyi sürdürebilmek için gerekli temel becerilerden yoksun çocuklar aile kuruyor, ama bilmedikleri bir ortama şaşkın ördek gibi düşüyor. Çok daha erken öğreneceği ,deneyimleri kazanmaya çalışırken, birbirlerini kırıp döküyor , birbirlerinin aileleri ile geçinecek sosyal becerilere sahip olmadıkları içinde, sorunlar büyüdükçe büyüyor.
İki birey de aile evinde gördüğü prens prenses muamelesini karşısındakinden bekliyor. Öyle olunca da hayal ettiği rüya gibi bir evliliğin gerçekleşmemesiyle hayal kırıklığına uğruyorlar.Almadan vermeyi bilmeyen gençler ,karşıdakinin ayaklarını yerden kesmesini beklerken, umduklarını bulamıyorlar.
Uzmanlar özellikle büyük şehirlerde evlerin otel gibi kullanıldığını ,sosyal zenginliklerimizi kaybetmekte olduğumuzu ,akrabalık komşuluk ilişkilerimizin zayıfladığını değil bittiğini söylüyor.
Özellikler Büyükşehirlerde ,artık misafirler lokantalarda kafelerde ağırlanıyor, yatılı misafirleri için otel de yer ayrılıyor, akrabalar sosyal medyada selamlaşmayı yeterli görüyor, her ihtiyaç için hizmet sektöründen, uzmanlardan yardım alınıyor.
Ee ne var bunda ? Elbette bir şey yok zaman değişiyor elbette.Yaşam tarzları güncelleniyor .ihtiyaçlar farklılaşıyor,vs vs .
Büyük sistemler içinde sanal değerler üreten, ürettiğine eli değmeyen gençlerin gerçeklik algılarında   kopukluklar meydana geliyor.
Koca şirketleri idare eden gençler aile idaresini başaramıyor , Onlarca kişiden oluşan ekiplere liderlik eden, birçok alanda uzman olan, teknolojik iletişim araçlarını su içme kolaylığında kullanan, bir değil iki üç yabancı dil bilen gençler, eşinin ailesi  ile sağlıklı iletişim kuramıyor, ay sonunda bütçeyi denkleştiremiyor,eşinin beklentilerine cevap veremiyor,çocuk sahibi olmaktan korkuyor.Artık  gençler biraz başları sıkışınca, boşanmayı çözüm olarak görüyor, çocuk yapma sorumluluğundan kaçıyor. Sorumluluksuz ama sorunlu ve mutsuz hayatlarıyla tek başlarına başa çıkmaya çalışıyor.
Acaba çocuklarımızı bu kadar sınav endeksli yetiştirmesek de ,biraz da aile içinde sorumluluk mu versek ?

3 Haziran 2017 Cumartesi

DİZİ  DİZİ  İNCİ GÜZELLERDE BİRİNCİ

Yeğenimle beraber dizilere sardık bu aralar. İşsizlik başa bela .Tüm gün evde, para da yok ki gezmeye gidesin.Kültürel faaliyet de bir yere kadar.Artık akşamları iki işsiz çiğdem çitleyip yorum yaparak dizi izliyoruz.Gerçi yeğen yüksek lisan yapıyorum diye sık sık beni ekiyor, yok jürim vardı, sunum yapacaktım, proje hazırlayacaktım deyip yalnız bırakıyor ama artık idare ediyoruz.Annem bir iki bize takıldı ama yok, bizim yorum yapa yapa izlememizden sıkılıp ayrı odada ayrı dizilere takılmaya başladı.
            Öyle demeyin dizi izlemekte kolay değil sabır ve emek gerekiyor.Dizi günlerini saatlerini ve hangi kanalda oynadığını takip edeceksin, konuları karıştırmayacak, hangi oyuncunun hangi rolde oynadığını unutmayacaksın.O entrika sarmalını çözüp bir de aklında tutacaksın.Zor iş vesselam.
            Biz iki acemi dizi izleyicisi olarak başta  epey zorlandık .Mesleki deformasyon galiba.Yeğen İstanbul’un dronla çekilmiş görüntülerine ver yansın ediyor ,bizim medarı iftiharımız olan , dünyayı kıskandıran  gökdelenlerimiz yok tarihi şehrin siluetini bozuyormuş ! yok bağlantı yolları ormanları mahvetmiş miş ! Yeşil alanlar gelişmiş ülkelerin ve dünya ortalamasının bilmem ne kadarı kadarıymış ! afet toplanma yerleri neredeymiş ! vs vs .Ben de önce prodüksiyona, castinge, senaryolardaki  boşluklara dekorlara vs takıldım.Reklam çözümlemesi , dizi müzikleri derken  diziden kopuyor, uzun, uzun bakışmalardan sıkılıp haber kanallarına geçiyor , sonra da  orda takılıp  kalarak konuyu kaçırıyordum ama neyse sonunda bizde racona alıştık.Artık sadece ananemden gördüğümüz  , kızım o oğlana bu yapılır ? mı ya da bak annesi oymuş benim dediğim çıktı  gibi repliklerle izleyebiliyoruz.


            Dizilerde epey dikkatimi çeken şey var
            Öncelikle Artık Anadolu’da bile ev ev üstüne olmaz diyerekten kayınvalide yanına kız verilmezken  neden bu zenginler torun torba gelin kayınvalide hep beraber aynı evde oturuyor merakımızı celbetti, ama birkaç öngörümüz var bu hususta.
            Efendim falancaların malikanesi filancaların yalısı feşmekancaların konağı falan öncelikle pek bi havalı duruyor.Herkese bir malikane konak yalı olsa falancaların değil sadece falanın olur ki bu daha sönük kalır.Toramanların Malikanesi nere toramanın evi nere.
            Sonra birde masraf meselesi var .Oturduk hesap ettik nerden baksan böyle bir evde bir aşçı ,bir orta hizmetçisi, bir kat temizliklerine bakan hizmetçi , bir şoför , bir bahçıvan beş çalışan istihdam etmek lazım .Bunlar en azından  asgari ücret versen kişi başı 2000 liraya gelir, tabi sigorta yaptırmak lazım.Ki toplamda 10 000 lira sadece ev çalışanlarına veriliyor.Böyle bir durumda tüm aileyi aynı eve toplamak en mantıklısı.Yoksa her konakta, malikanede, yalıda ortalama üç aile olduğu hesap edilirse aylık 30 000 lira masraf çıkar.
            Tabi herkese bir havuz bir tenis kortu ,bir deniz manzarası vs olmasındansa sitelerdeki gibi ortak sosyal alan hesabı hepsinin faydalanacağı ortak mekanlar en makulü.
            İstanbul’daki trafik yol uzunluğu gibi problemler beraber oturmak için zorlayıcı bir etken.Öyle ye o kadar entrika Bizans oyunu kavga gürültü için insanların bir arada olması gerekli.O mesafeleri her gün aşıp o trafikte oradan oraya koşması mesele.Öyle olunca da erkekleri holdingte, kadınları yalı yada konakta toplamak en güzeli.
            Dizi karakterlerine bir dna testi yapılıp kim kimin kızı kim kimin anası yada babası soy ağacı oluşturulmalı.Sonra puzzle  gibi o onun nesiydi diye bulmaya çalışmaktan telef oluyoruz.


            Koskoca 15 milyonluk İstanbul’da bu nasıl bir yokluktur ki tüm aşk hikayeleri 10 15 kişi arasında dönüyor.Sırayla herkes birbirine aşık oluyor.Orada da sanırım bir tasarruf düşüncesi söz konusu.Öyle ya burada iki kız kardeş orda da iki erkek kardeş var mesela.Bunların her birerini bir kişiyle eşleştirip aşık etmeye kalksanız dört ayrı aile girecek işin içine Oda masraflı iş bunca oyuncuya para verse yapımcı ne kazanacak.İki kardeşi diğer iki kardeşe birinin babasını diğerinin annesine , diğerinin annesini birinin babasına aşık edersin hem entrika olur hem de sürümden kazanırsın.
Her neyse bu hamur çok su götürür  ara, ara izlenimlerimi paylaşırım.Zira sırada yaz dizileri var.
            Ha hala evlendirme programları, kayıp bulma programı gibi reality shovları izlemiyorum  , izleyemiyorum.Aman dağlara taşlara onları da kınamayayım da başıma gelmesin.

             

28 Mayıs 2017 Pazar

HIDRELLEZ ZİYAFETİ 


Bahar geldi davetler düğünler organizasyonlar start aldı .Çırağan da, Esma Sultan yalısında ,Four Seasons otelde düğünler düğün ziyafetleri sıraya girdi. Bu düğünlere davetlere ,ziyafetlere çağrılı az sayıdaki şanslı hanımefendiler  ipek tuvaletlerinin eteklerini tuta ,tuta geyşalar gibi nazlı nazenin yürüyerek ,erkek davetliler  Fraklarını papyonlarını düzeltip dimdik vakur ağır , ağır adım atarak boy gösteriyor gazetecilerin flaşları arasında , sarayların mermer merdivenlerinde  .
Ziyafet sofrası görüntüleri yansıyor ekranlara,sosyete mecmualarına  sosyal medya mecralarına.Meşhur tasarımcıların elinden çıkmış Kristal bardakların ,altın  yada gümüş varaklı yemek tabaklarının,gümüş çatal bıçakların , ipek sofra takımlarının peçetelerin süslediği canlı çiçeklerle bezenmiş kristal şamdanlarla aydınlatılmış muhteşem masalarda oturan, beş yıldızlı şeflerin ellerinden çıkmış lezzetleri tadan, etrafını gülümseyen gözlerle süzen kibar hanımlar ve beylerin yer aldığı görüntüler.
Kristal avizeler sarkıyor altın yaldız varaklı tavanlardan , ışıl ışıl parlıyor sofralar davetliler,Elleri beyaz eldivenli garsonlar gümüş tepsilerde servis yapıyor en özel mezeleri meşrubatları.
Salonun bir köşesinde canlı performans sergiliyor kemanlar, çellolar, flütler  çalan müzisyenler.İpek sesli kadın ses sanatçısı okşayan nağmelerle kulaklara da ziyafet çekiyor.
Her şey seçkin,zevkli,zarif,en pahalısından en parıltılısından.
            Bu davetlere katılabilen şanslı azınlıktan olmayanlara da davetler ,ziyafetler var.Hem de hepimizin davetli olduğu . Camlarımızdan içeri giren sıcacık güneş ışınlarıyla,pencerelerimizde süzülen  mis kokular la davet edildiğimiz

            Bir davete  çağrılıyız  hıdırellez gününde . Hani Hızır as. ile İlyas  as.’ın yılda bir kez buluştuğu o günde .Hani ismi yeşil manasına gelen, onun içinde geçtiği her yer yeşeren can bulan Hızır as.ile İlyas peygamberin buluştuğu bu günde.
            Zannetmeyin ki herkes çağrıldığı için özensiz ,kalitesiz,zevksiz, harc-ı alem öylesine!
            Hayır hayır en güzel ,en zevkli,en lezzetli,en kaliteli .
            Ziyafet salonuna giden yolun iki tarafı canlı çiçeklerle tanzim edilmiş.Her biri tasarımcı elinden çıkmış zevkli özenli..
            Yol boyu rengarenk gülen, pembeli kırmızılı  zakkumlarla bezenmiş.Kırların zarif hanımefendisi papatyalar kaplamış zemini, çiçeklerin çingenesi gelincikler alev alev sesleniyor aralarda ben buradayım diye.Bahçelerin kibar beyleri,  hercai menekşeler göz süzüyor bıyıklarını bura bura, gelgeç gönüllü leylaklar el ediyor ağaç tepesinden .uzun boylu hatmiler sağa sola ite ite otları çimenleri kendine yer açıyor. Mahçup hanımeliler parfüm serpiyor davetlilerin üzerine,şımarık yaseminlerden rol çalarak.
            Her biri ben buradayım diyor bak bakalım en güzel kim?
            Salonun kubbesine altın ışıkları her yeri ,her  şeyi okşayan billur bir top avize asılmış devasa ! Öyle ki Topkapı sarayının paha biçilemez tonlarca ağırlıktaki billur avizeleri yanında sönük kalır. Onun düğmesine basıp kapatınca  gümüş kandil yanıyor etrafındaki sayısız spot ışıkları arasında.
            Yerlere yeşil  ipek halılar serilmiş boydan boya anti stres .Bas üzerine derdini tasanı stresini çekip alsın ayak tabanlarından.Vücudundaki tüm elektrik aksın gitsin.
            Karşılayan garsonlar keten üniformalarını sımsıkı iliklemiş karşılıyor davetlileri.
            Açık büfe ziyafet ye yiyebildiğin kadar daha da istersen cebine sepetine doldur evine götür.Çok kibarlığa da lüzum yok çık üstüne açık büfenin ,ayakkabılarını çoraplarını çıkar çıplak ayaklarını sallandır aşağıya. Yediklerinde artanları da sağa sola atabilirsin fütursuzca hiç dert değil.
            Sofraya önce bir supla koyulmuş ahşap tasarım dal şeklinde.Üstünde ki tabak sivri uçlu küçük oval parçalardan oluşan özel tasarım yeşil renkli .Lokmalık porsiyonlar şeklinde hazırlanmış yiyecek parçaları,   yenebilir kıpkırmızı jelatinlerle ambalajlanmış, üzerine iştah açan bir parfüm sıkılmış iki ince narin çöp şişle birleştirilmiş en üstüne ipek bir fiyonkla tamamlanmış.İsterseniz yiyeceğinizin hazırlanım aşamalarını da görebilirsiniz.Hemen oracıkta hazırlanıyor pişiriliyor taze taze servis yapılıyor.Hiç kargaşa gürültü olmadan ,tabak çanak takırtıları çıkmadan, aşçılar yamaklar sağa sola koşuşup kilolarca çöp çıkarmadan.
Anladınız kiraz ağaçları  eliyle Pardon ! dalıyla veriliyor bu ziyafet.!!
            Daha alçakta hemen eğilip alabileceğiniz yakınlıkta servis edilenler de var.Bu seferki tabaklar tırtıklı kesilmiş damla şekilli parçalardan tasarlanmış.üzerindeki yemeğiniz ters damla şeklinde kırmızı renkli kadifeyle ambalajlanıp üzerinde ki  sarı çıtır krokan parçalarıyla hem görüntü hem lezzet kalitesi hedeflenmiş.Üzerindeki parfüm daha baskın daha davetkar.Ambalajın toplanıp birleştirildiği yer yeşil renkli kadife kordela ile tamamlanmış.
Yani çilek fideleri üzerinde hazırlanmış sofra  bu da !!
            Bakın davetliler de sökün etmiş.Üzeri siyah puantiyeli binlerce senedir modası geçmeyen parlak kırmızı pelerinini geçirmiş uğur böceği uçarak gelip sofraya kuruldu.Ona nispet eder gibi gökkuşağı renklerinden oluşan kişiye özel tasarım, davet elbisesi ile gelen bir kelebek nazlı ,nazlı süzülerek oturacak yer arıyor.Geç kalan bir tırtıl ipek tüylü yeşil kostümü ile hızlı ,hızlı geliyor.Önce ön ayaklarını uzatıyor ileriye karnını kamburlaştırıp bir yay çiziyor yükseliyor arka ayaklarını getiriyor ön ayakları yanına.Ahenkle ilerliyor.Çalışkan  bir arı sarı siyah tayyörünü üzerine geçirmiş  vızlayarak dans ede, ede konup kalkarak kışlık yiyeceğini de hazır ediyor bir yandan karnını doyururken.
             Müzik te ihmal edilmemiş.Zarif küçümencik bülbül alçak perdeden başlayıp gittikçe üst notalara çıkıyor uzun süre orda kalırken , birden düşüyor volüm, Tekrar üst perdeye çıkıyor aniden, bu sefer yavaş, yavaş alçalırken nağmeler, yan masadan bir ağutos böceği katılıyor keskin ve kuvvetli sesiyle. Sonra rüzgar eşlik ediyor yapraktan marakaslarını çala çala.Uzun boylu zarif sazlar fülütleri ile katılıyor koroya.Çoban çıngırakları rüzgara nispet yapıyor  sere serpe yayıldıkları ipek halının üzerinden.
            Kiraz ağaçlarının yanında erik ağaçları ,arkada beyaz siyah dut ağaçları meyvelerini yerlere serperek ,biraz ötede kayısı ile yeni dünya  turuncu, turuncu gülümseyerek dallarını yere eğip temenna ederek  davet ediyorlar zevk sahibi, ihtiyaç sahibi tüm canlıları açık büfe ziyafet sofralarına.
            Biz de buradayız diye sesleniyor çilekler domatesler böğürtlenler.  Biraz mahçup panlıcanlar, enginarlar .Biberler baş eğerek selam veriyor.
            Muhteşem ziyafet sofraları hazırlanmış tüm yeryüzünde zevkli zarif zengin hem de herkes davetli istediği zaman gelmek üzere ama bitişi kaçırmadan mevsimi geçmeden.
            Yalnız biraz zahmet etmeniz gerekiyor şehir dışına kadar , tüm yapacağınız o kadar..




15 Ekim 2015 Perşembe


AŞURE NELER SÖYLER


      Rivayet odur ki Nuh tufanından önce  bütün inananları yaptığı gemiye alan Hz. Nuh onların ihtiyaçları için çeşitli gıda maddelerini de depolar.Bütün hayvan cinslerinden birer çift te gemide kendilerine yer bulur.Vakti zamanı gelir, yerden sular kaynar ,gök adeta delinir yere iner. Göz gözü görmez olur ,fırtına günlerce sürer, bir avuç insan nereye gittiğini görmeden ne zaman biteceğini bilmeden, günlerce yol alırlar.Gel zaman git zaman fırtına diner, yağmurlar kesilir, güneş gülen yüzünü gösterir ve gemi ağrı dağına demirler.İnananlar şükürle karaya ayak basarlar. Kalan erzakları indirirler, yemek vaktine hazırlık için .İki  avuç buğday kalmıştır, bir avuç nohut, bir avuç fasulye. Çömleğin dibinde belki biraz bal veya pekmez ,birer parça fındık,üzüm kayısı ceviz vs..vs..
      Hz. Nuh tüm bu yiyecekleri toplar bereketli elleriyle bir aş pişirir lezzetli mi lezzetli.Bu hadise Muharrem ayının on’una denk geldiği içinde adına arapça 10 demek olan  (aşera)  denir ve zamanla aşure olur bu güzel yemeğin adı.
      Kaç uygarlığın toplamıdır Anadolu .Kaç milletin birikimidir .Bu birikimden kaynaklı  ne çok, ne güzel geleneklerimiz var ,aşure gibi dostluğu, sevgiyi ,yardımlaşmayı, paylaşmayı anlatan.,
      Kendimize benzeyenlerle arkadaşlık etmek, dostluk kurmak ne kadar kolay ve konforlu.Ama bize ne katıyor? Bize benzeyen, kendisinde bizi tekrarlayanlar…
      Aşure normal şartlarda beraber düşünemeyeceğimiz  beraber pişirmeyeceğimiz gıdaların toplamı olduğu için bu denli lezzetli değimli.Fasulye ile şekeri ,nohutla kayısıyı ,üzümle buğdayı yan yana düşünmeyiz pek ama bir araya gelince ne muazzam bir birliktelik oluyor. Anadolu gibi
      Sadece tek çeşit veya iki çeşitle yakalanabilir mi bu aroma.Ayırmamak gerekli nohutu, fasulyeyi ,buğdayı, narı, üzümü, kayısıyı, cevizi ki aşure olsun.Ayırmamalı Türk’ü ,Kürd’ü Alevi’yi, Çerkez’i, Laz’ı, Ermeni’yi ,Rum’u ki Anadolu olsun
     Benzetmek için uğraşıyoruz var gücümüzle insanları kendimize .Ayrı yaratmış ise yaradan gerek var mı benzetmeye çalışmaya birbirine .Aşureyi robottan geçirsek mikserle iyice yedirsek birbirine aşure diye bir şey kalır mı? Gerek var mı buna. Nohut nohut olarak kalmalı, fasulye fasulye olarak ama her biri vermeli ki tadını ,aromasını birbiriyle zenginleşsin
      Bereket demektir aşure .Bir avuç buğday,bir avuç fasulye,nohuttan kazan dolusu aşure çıkar,Ama şekerle birleşmeli  iyice kaynamalı dır ki o ayrı ayrı malzemeler bir olsun birbirinde çoğalsın ,Anadolu’yu bizi bir arda tutan ,tutacak olan sevgi gibi ,saygı gibi.
     Yalnız yenen aşure lezzetinden ne çok şey kaybeder.O ancak konu komşu ,akraba dostla paylaşılınca aşure olur gerçek anlamıyla.Anadolu’da komşuya götürülen aşure tabağı yıkanmaz ve boş geri verilir her zamanki alışkanlığın aksine .Karşılıksız  vermenin, beklentisiz olmanın adıdır aşure.
     Aşure Anadolu’nun ruhudur ,özüdür, anlamıdır, zenginliğidir. Dünyanın ihtiyacı varken bu zenginliğe biz nelerle uğraşıyoruz ya rabbi…
    


    (Yeniden ateşten günlerden geçiyor güzel yurdumun güzel insanları.Eski ve çok kötü bir filmi yeni figüranlarla  yeniden, yeniden izliyoruz.Ve her seferinde daha çok acıtıyor,can yakıyor.Güzellikleri değil acıları paylaşır olduk.Dileğimiz bu günlerin tez zamanda geçip hatırlanmamak , geri gelmemek üzere tarih olması.Daha önceki Aşure yazımı yeniden paylaşıyorum.Bu güzel geleneğimizin güzellikleriyle Muharrem ayının bereketi ve rahmetiyle gelmesini dileyerek.)



27 Eylül 2015 Pazar


 EVET HEPSİNE  DE İHTİYACIM VAR

    Gündüz kuşağındaki  bir kadın programı .Anlı şanlı iletişim uzmanlarımızdan biri karşısında baygın bakışlı sunucu stüdyoda her an kalkıp Ankara’nı bağları eşliğinde oynamaya hazır onlarca kadın..Uzmanımız döktürüyor..Efenim kadın ile erkeğin iletişim dili farklıdır,kadının günlük kelime kapasitesi 20.000 iken erkeğin 7.000 dir  .vs.vs.vs
     Lütfen Sayın uzman !! artık gerçekten baydı.Nedir bu erkeklerin, kadınların kelime kapasitelerine yaptıkları göndermeler ,iğnelemeler.Analiz yapıyoruz ayağına yaptıkları laf sokuşturmalar.
     Evet sayın bay uzman o kelimelerin hepsine ihtiyacım var..!!
    Aynen 20. ayakkabıya ihtiyacım olduğu gibi 20.000 kelimeye de ihtiyacım var
    Bak şimdi o 20  ayakkabının  dördü   yazlık beşi kışlık.iki tanesi spor iki tanesi yürüyüş ayakkabısı.Üçünü pazara ikisini markete giderken giyiyorum.Bu pudra rengi kuzenimin düğünü bu payetli mezuniyet .gecesi için alındı.Yani hepsi bana lazım..
   Evet sayın bay uzman o kelimelerin hepsine ihtiyacımız var..!!
   Bu erkek egemen dünya cangılında onlar bizim silahımız,savunma aracımız,malzememiz ,alet edevatımız,her şeyimiz.!!..
   Şöyle bir sabah kahvaltısındaki aileyi düşünün.Erkek çayını yudumlarken bir yandan günlük gazetesine gözatar. Kol saatine bakar ve saatinin geldiğini görünce çantasını alıp Hoşça kal !! der ve çıkar..
   Ya o kadın??..Bir yandan sofradaki tabakları bulaşık makinesine doldururken bir yandan çocukların beslenme çantalarını hazırlar. Bir eliyle oğlanın ayakkabısını giydirirken diğer eliyle kızın saçını tarar.Kendisi hazırlanırken bir yandan akşam yemeği için kıymayı buzdolabından çıkarır..Elleri ayakları makine gibi işlerken kelimeleriyle de çocukları yönlendirir. .Oğlanın kızın saçını çekmesine engel olurken evde kalan çocuk için bakıcıya talimatlar verir..Bütün bu organizasyonlar neyle tabi kelimelerle..
 Hem bu kadar kelime sarfiyatında bütün suç sadece kadınlarda mı ? Yağ yeşili ile su yeşili ,sıklamen ile fuşya rengi arasındaki farkı bir erkeğe anlatmak kaç kelimeye mal olur acaba hiç düşündünüz  mü?..
Her evlenme yıldönümünde her yaş gününde  mutfak robotu,teflon tencere,elektrikli semaver vb. bilumum saçma hediyeleri alıp gelmeseydi şu erkekler, kadınların harcayacakları kelimelerde epeyce bi tasarruf olurdu..

  -Hayatım bak sana börek  yaptım. Buyur bak sofrayı da hazırladım, sıcak sıcak ye soğumasın. Bugün sana börek yapmak için giderken yolda Aysel’le karşılaştım. Markete deterjan almaya gidiyordu. Beraber yürüdük markete kadar. Marketin yanına yeni bijuteri açılmış.Aman ne çeşitler ne çeşitler.Biraz şöyle bakındık.Ama ben bujitri sevmem.Ne o öyle ucuz ucuz.Gerçi yüzükler fena değildi.Hani geçen gün Şaziye’deki altın gününde çeyrek almak için kuyumcuya gitmiştim ,sana kot pantolon aldığımız mağazanın çaprazındaki kuyumcu.Ya orda da vardı o yüzüklerin modelinden.Ama nasıl güzel.Vitrine koymuşlar.Hem yeşil zümrüt vardı hem kırmızı olan yakut. Yakut taşlı  bayramda aldığım vizon renkli elbiseme çok yakışır. Ayşe’nin kocası da doğum gününde bi tektaş almış.Nohut kadar. Görgüsüz nolcak. Konuşurken ellerini böyle ,gözüme gözüme  sokuyodu..Ben sevmem öyle kocaman taş.Bana şöyle kibar bişey olsun yeter.
    - Eee hayatım nasıl olmuş börek beğendin mi?
    Meali  Bak doğum günüm yaklaştı biliyosun.Öyle geçen doğum günümdeki gibi saçma sapan bi tost makinesı alıp gelme..Ben o yakut yüzüğü istiyorum.Hem lokasyon da verdim.Yanliş alma diye rengine kadar tarifte ettim.Eğer o yüzük alınmazsa sıkı bir kavgaya hazırlan.
    O yüzüğü alır mısın hayatım diyemez miyiz?. Yook olur mu öyle  o zaman sürprizi kaçar..

    Kusura bakmayın da sizin 15 dakikada yiyip bitirdiğiniz o canım zeytinyağlı sarmalar var ya ,işte  onlar ağaçta yetişmiyor..O sarmalarda yüzlerce belki binlerce Anadolu kadınının bilgi ve tecrübesi ve nesillere aktarımı var o da telepati yoluyla olmuyor.
Hayatım bu sene salamura  yapraklarımı Manisa’dan getirttim.İstersen sana da sipariş veririz. Tazeside var derin dondurucuya koydum biraz.Derin dondurucuya koyarken sakın haşlama sonra çıkarınca eriyor.Çiğden koy.
Ben sarmanın soğanını biraz zeytinyağında kavuruyorum.Ama çok değil şöyle biraz rengi dönene kadar.Ayşe Hanım çiğden koyuyormuş. Bi de o sarmaya dere otu da koyuyor ama bizimkiler sevmedi.Annem maydanoz ve taze soğan doğrardı içine .Komşu Hayriye Hanım kuş üzümü ve fıstıkta ekliyormuş ama çam fıstığının kilosu kaç para yok o kadar masraf edemem.Zeytinyağı da pahalı ama bak ondan kısmayacaksın.Yağını ne kadar bol koyarsan o kadar lezzetli olur.Düdüklü tencere dede pişiriyorlarmış bakayım bir deneyeyim diyorum.Ama en güzeli güveçte pişirileni.Hatta Kapadokya da tandırda çömklekte pişiriyorlar.Aman aman parmaklarını yersin..
Yaa o dolmalar kekler börekler mantılar kebaplar için Anadolu kadını ne uğraş veriyor.Kaç tane kişiye tarif verip tarif alıyor .O deneyimler, bilgiler kaç kuşaktan süzülmüş kaç kadın bunun kaç milyon ,kaç milyar kelime sarf etmiş kim bilir. Senin o sarma deyip geçtiğin olay o kadar basit değil.

    Şimdi karşında masada süzüm süzüm süzülen iki dirhem bir çekirdek nişanlının  oraya gelmesinin kolektif bir çalışmayla olacağı aklına gelmiş miydi.
Ayy  kızlar yarın akşam Fatih le randevum vaar.Yarına kadar nasıl yetişeceğim bilmem.
Ne giyeyim sizce saçımı nasıl yapayım.
Nerde buluşacaksınız hayatım Sahilde bi çay bahçesinde mi yoksa bi kafede mi .Bak akşam yemeğine çıkmak için daha erken.
Pastaneye gidecekseniz hani o kırmızı çiçekli şifon elbisen olabilir.Ama sahilde çay bahçesine gidiyorsanız daha salaş bişey bulalım sana bak o dantelli beyaz keten elbise olabilir.
Altına mantar topuklu sandaletini giy.
Aa olurmu hayatım o elbisenin altına mantar topuk sandalet olurmu.Kırmızı rugan babetlerini giy.
Gündüz vakti rugan ayakkabı mı giyilirmiş Allah aşkına Akşam yemeği olsa neyse.Gerçi akşam yemeğine de o keten elbise olmaz .Daha şık bişey olması lazım.
Saçlarını ne yapacaksın bi dalgalı fön yaptırsana
Aaa olmaz hemen ilk günlerde öyle özeniyormuş gibi çok abartılı olur.Sade bir fön çek yeter.Hani öyle çok önemsemiyormuşta öylesine hazırlanıp çıkmış gibi.
Yo canım asıl ilk günlerde daha özenli olduğunu hissettirmelisin ama çok abartmadan.

   Hemen kombinler yapılır olmadı Watsap kız gurubunda elbise aksesuar resimleri paylaşılır.Herkeslerden fikir alınır.Teyzelere kuzenlere danışılır.Denenen kıyafetlerin resimleri gurubun onayına sunulur…vs vs .Bu ara saatlerce süren telefon konuşmaları  mesajlaşmalar..Yani bi organizasyon firmasından daha fazla kolektif bir çalışmayla arkadaş hazırlanır.
  Bir de''Şu Stil Senin''-'' Bu Tarz Benim'' yarışmalarındaki kelimeler üst üste dizilse bir ucu arşa varır..

    Mendel bezelye aşılayıp genetik biliminin temelini atacağım diye uğraşırken yurdum kadını işi çoktaan çözmüştü.
-Sinsi bu aynı halası..
-Gök gözlü nolcak babaannesi kılıklı.
-Bu oğlan aynı sana çekmiş beceriksiz.
-Ayy bu kız aynı benim gençliğim.Ah ah gören bir daha dönüp bakardı..
  Bizde de eloğlundaki imkanlar olsa şimdi genetik bilimin  kurucusu  Almanyalı Mendel diye değil Ankaralı Hayriye teyze diye anılacaktı..

  Hem biz kendimize yatırım yapıyoruz.Bizim çene kaslarımızı çalıştırdığımız kadar siz de kaslarınızı çalıştırsanız Herkül gibi pazularınız olur , baklavalarınıza iki kat daha çıkarsınız.
  ''Yani nazar etme ne olur ,çalış seninde olur''..

   İşte bu küçük hemcinsimiz nasıl ve ne zaman çalışmaya başladığımızın küçük bir örneği


   Haa tabi bide bu var.Gerçi bu kadının hemcinslik defterimizden düşürülmesi için, kadınlar olarak imza toplayıp dilekçe bile veririz ama muhatap olacak yetkili mercii bulamıyoruz..