12 Ağustos 2018 Pazar

RYTHM 0 DENEYİ VEYA KÖTÜLÜĞÜN ÇAĞRISI



23 yaşında siyah kısa saçlı genç bir kadın bir sanat galerisinde dimdik ayakta duruyor. Önünde bir masa ve masanın üstünde bıçaktan güle, bir bardak sudan bir çift ayakkabıya kadar değişen 76 farklı obje. Bir kağıtta genç kadının imzalı beyanı.
-Ben bir objeyim.6 saat boyunca bu masadaki objelerle bana istediğiniz şeyi yapabilirsiniz. Öldürmek de dahil. Hukuki olarak sorumluluğu üzerime alıyorum.
Bu kişi performans sanatçısı  Belgrad doğumlu  Marina Abromoviç. Performansın  amacı, insan vücudunun ve seyircilerin sınırlarını görmek,Performansın adı ise Rythm 0 idi .Performans sanatı tiyatro ,konser vb diğer sanatlardan farklı olarak seyirciyi de işin içine katan etkileşime yönelik bir sanat icrası.Ve bu performans olarak başlayan olay bir süre sonra hiç planlanmadık bir yöne evrilecek ve sosyal bir deneye dönüşecekti.


Bir kısmı aileleri ile gelmiş , düzgün insanlardan oluşan seyirci gurubu ile işler ,başta oldukça iyi gidiyordu. Bazıları gelip sanatçıyla tokalaştı, bazısı eline gül tutuşturdu. Tebessümle sanatçıyı seyreden öpenlerden sonra işin seyrini değiştiren, bir seyircinin sanatçıya tokat atması oldu. Sanatçının tepki vermediğini gören topluluğun davranışları değişmeye başladı.Birisi su bardağındaki suyu sanatçının tepesinden aşağı döktü ,biri gülün dikenlerini batırdı.Sonra birisi kıyafetlerini makasla parçaladı.Sanatçının tepki vermemesiyle topluluğun davranışları giderek vahşileşti.Boynunu jiletle kesip kanını içen ,karnını bıçakla kesenler oldu.Dolu silahı eline tutuşturup boynuna dayayarak parmağını tetiğe yerleştiren birine görevliler müdahale etmek zorunda kaldı.


Çığırından çıkan topluluk sanatçıyı taciz etme işini o kadar ileriye götürdü ki tecavüz etmeye kalkıştılar.Tüm bu olaylar sırasında erkek seyircileri kadınlar da yönlendiriyordu.Gözünden yaşlar ,yaralarından kanlar akan kadını seyirciler oradan oraya sürüklüyorlardı.Olanlardan rahatsız olan bir gurup insan eylemsiz kalmayı tercih etti.
En sonunda topluluktan bir kadın öne atılıp sanatçıya sarılarak öptü gözyaşlarını sildi. Onun harekete geçmesiyle rahatsız olan guruptaki seyirciler yardım etmeye başladılar. Kıyafetlerini bulup üstünü örttüler,yaralarını silip yara bandı yapıştırdılar.Ağzına sigara yakıp verdiler.Su içirdiler.



6 saatin sonunda sanatçının hareket etmesiyle beraber seyirciler dehşet içinde kaçıştı. Performansın sonunda Abromoviç söyle diyecekti;
-Otele geldiğimde saat gece ikiydi. Aynada kendime baktım. Dağılmıştım,saçlarımdan bir tutam beyazlamıştı. Benim hareket ettiğimi ,canlı olduğumu gören insanlar kaçıştı,benimle yüzleşmeye cesaret edemedi.


Sosyal deneye dönüşen bu performans gösterisinde yaşananlar çok konuşuldu. Sanat gösterisine geldiklerine göre belli bir sosyo -kültürel seviyeye sahip oldukları anlaşılan,yanlarında eşleriyle gelmiş,düzgün görünümlü, sıradan insanların topluluk psikolojisiyle nasıl da vahşileşebileceklerini uygulamalı olarak görmek uzmanları dehşete düşürdü.Aslında bu ,özellikle İkinci Dünya savaşında,sıradan  insanların nasıl ve neden vahşileştiklerini anlamaya yönelik sosyal deneyler yapan Milgram, Solomon Asch ve Zimbardo deneylerini destekleyen bir sosyal deneye dönüşen, performans sanatı icrasıydı.

Kendilerinden güçsüz ve savunmasız insanlara karşı herhangi bir yasak ve yaptırım söz konusu olmadığı zamanlarda kitle psikolojisiyle insanların normal zamanda cesaret edemedikleri eylemleri yapabilmeleri miydi olan , yoksa kendilerinin bile farkında olmadıklar vahşet içgüdülerinin çağrısına boyun eğmeleri miydi? Yada  topluluktan farklı hareket ettikleri zaman vahşet eylemlerinin kendilerine de yöneleceği endişesi miydi ? Yoksa kıyısından köşesinden bulaştığı şiddet eylemlerinin toplam boyutunun yanında kendi eylemlerinin sorumluluğunu az görmeleri miydi ? Ya da sonunda yaptırım olmayan eylemleri suç olarak görmemeleri mi? Kim bilir, belki de hepsi…
Bir ansan hiç tanımadığı birisine sırf yapabiliyor !  diye neden zarar verir? Acı çekmesinden nasıl zevk alır? En ufak bir direniş karşısında birey olarak  aslında korkup kaçacakken, toplulukla nasıl bir kahraman kesilir ? Neden insanlar kötülüğe engel olmaya çekinir ?






***

6 Ağustos 2018 Pazartesi

TEK DOĞRU BİZ MİYİZ ? (Etkili iletişim )



İmtiyaz-ı sabit ü seyyarı müşkildir hayal
Zanneder keşti-nişinan sahil-i derya yürür
                                                               Koca Ragıp Paşa

Şair burada diyor ki; yerinde duranlarla hareket edenleri ayırmak her zaman  kolay iş değildir.Zira gemi hareket edince ,geminin içindekiler sahilin yürüdüğünü zanneder.

(Şiirle arası pek de parlak olmayan,hatta baştan sona bir şiir kitabı bile bitirememiş biri olarak bercestelere bayılırım. İki satırla o kadar çok şey anlatır ki…Lütfen şu iki satırı yüksek sesle okuyun ve kulağa gelen kendi  sesinizin tınısını dinleyin.)

***

İletişimi en yalın haliyle anlatacak olursak ; iki birim  arasındaki, birbiriyle ilişkili  mesaj alışverişidir diyebiliriz.

Şöyle bir şey  ; Gönderici (kaynak)è mesaj è kanal è  alıcı  è
                                                ç==== geri bildirim ç=======

İletişimde kaynaktan gelen mesajı alır, kodlar ve açarız.Yani yorumlarız.Her iletişimde yorumlama vardır.Kişiler yorumlarken kişisel özellikler ,kültürel birikim ve inanç önemli rol oynar.İnsanlar  mesajı olduğu gibi değil olmasını istediği gibi alırlar.Gördüğü gibi değil görmek istediği gibi kabul ederler.Tecrübe dediğimiz şey geçmiş deneyimlerimizden elde ettiğimiz mesajların kıyaslanmasıdır.Ve iletişimin önündeki büyük bir engele dönüşebilir,yeni bilgilere ,yeni deneyimlere baştan duvar örebilir.
Kişi genellikle kendini yormayacak,ezberini bozmayacak iletileri almayı tercih eder.Bu da kişisel bir konfor dairesi sağlar.Yani aslında hepimizin kafasında bilgileri  seçen,filtreleyen ve tasnif eden bir editör vardır.Aynı olayları birbirine taban tabana zıt bir şekilde yorumlayan kimseler bunu en net şekilde gösterir.
Kişisel dostluklarda da bunu görürüz. İnsanlar kendilerini yormayacak, kestirilebilir davranışlara sahip ve benzer özellikler taşıyan kişilerle dost olmayı tercih eder.Bu aslında konforlu görünürken insanın iletişim becerilerini zayıflatır.Kültürel zenginleşmeyi sekteye uğratır.İnsanın kendi benzerlerinden alacağı şeyler sınırlıdır ve sadece ezberlerini pekiştirmeye yarar.
Bilgi edinmekte de aynı durum geçerlidir. İnsanlar genellikle kendi inanç ve düşünce yapısına sahip kaynaklardan bilgi edinmeyi seçerken, düşünce konforundan ödün vermezler.Böylelikle de öğrenme ,inceleme,kıyaslama zahmetine girmeden tek tarz beslenmeyi tercih ederler.Sonuçta da hazmedilmemiş  depolanmış bir bilgi yığını elde edilir.Düşünülmüş değil ezberlenmiş bilgiler ,fikir kılığında  seslendirilir.Kof  içi boş cümleler tekrar tekrar söylenmekten öteye geçemez.
İnsan kararının , düşüncesinin ve seçimlerinin doğru olduğunu onaylayacak iletileri  tercih eder.Bu onda algıda seçicilik  oluşturur.
Mesela bir araba almaya karar verdiniz, araştırdınız ve bütçenize göre bir araba aldınız .Ve mesele bitti değil mi? İşte algıda seçicilik ondan sonra da devam eder.Artık aldığınız araba markasını yollarda daha çok görürsünüz.Arabanın yaygın servis ağı,fiyat –performans seviyesi,yakıt tüketiminin benzer türlere göre tasarruflu olması,malzeme kalitesi vs hakkındaki bilgiler daha çok kulağınıza gelmeye başlar.Reklamları daha fazla dikkatinizi çeker.Arkadaşlarınızla araba karşılaştırmalarına girersiniz. Zaten aldığınız bir araba hakkında bu kadar fazla zihinsel mesai yapmanızın sebebi,ne kadar doğru karar verdiğinizi onaylatma ve pekiştirme arzusundan kaynaklanır


***
Bercestemize dönecek olursak, Koca Ragıp Paşa diyor ki ;” etrafında gördüğün şeyler her zaman algıladığın gibi olmayabilir.Yanılıyor olabilirsin.Algılarına düşüncelerine güvenme.Elindeki verileri çeşitlendir”.

***

Hayatımızın her noktasında doğru karar vermek için kaynaklarımızı çeşitlendirmek gerekiyor.Ne kadar faklı kaynaklardan veri toplar ve analiz edersek o kadar doğru neticeler elde ederiz.
Farklı karakter yapısındaki,farklı dünya görüşündeki,farklı inanç sistemine sahip insanlarla kuracağımız dostluklar iletişim becerilerimizi geliştirecek,dünyamızı zenginleştirecek ve sorun çözme becerilerimizi arttıracaktır.
Benzer bilgi ve düşünceleri farklı şekillerde dile getiren on tane kanaldansa  farklı şeyler söyleyen beş tane kanaldan  elde edeceğimiz bilgi, analitik düşünme kabiliyetimizi arttıracak,daha isabetli teşhis yapmamıza imkan sağlayacak,daha  doğru  kararlar almamızı  kolaylaştıracaktır.
Hasılı kelam, bizden farklı insanlarla da arkadaşlık edelim,bizden farklı fikirlere de kulak verelim.Salt  hakikatin bizde olduğundan  ,mutlak ölçünün biz olduğundan o kadar da emin olmayalım.






21 Temmuz 2018 Cumartesi

“YAR1M”



  İKİ YARIM BİR TAM ETMEZ 


YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE EV KURMASINLAR

Bu türkü ile kına gecelerinde oynamayan veya duygulanmayan azdır herhalde. Özellikle sözleri oldum olası içimde bir yerleri inceden sızlatır. Bu sözlerde ailesinden çok uzaklarda yaşamak zorunda kalmış bir kızın çaresizliği, özlemi, sitemi inceden bir duman gibi tüter. Aile bireylerini tek tek anarak yardım dilemesinde ki  çaresizlik … Nasılda iç yakıcı.
Küçükken tatillerde gittiğimiz köyümüzde bu türkünün eşlik ettiği çok kına gecesine katıldım. O kına gecelerinde garipliği çok belli bazı gelinler için dağ köylerinde geldiği söylenirdi kulaklara fısıltıyla. Normal bir evlilik yapma şansı olmayan fakir veya engelli kimselere dağ köylerinden, fakirin de fakiri olarak gelen bu gelinler için, bir daha ailesinin yanına gidebilmek, onları görebilmek hayaldi. Zaten kadının değerinin belli olduğu köylerde bu gelinlerin çaresizliklerini ve garipliklerini bir düşünün.Koruyanı ve arkası olmayan yalnız, çaresiz, bir başına, garip bu kadıncıklar her hareketlerinde belli ederlerdi kendilerini.

Sonra bu evliliklerin benzerlerine başka başka yerlerde de şahit oldum. Buradaki evliliklerde tercih edilen çaresizler! , Doğu’daki fakir köylerden  başlık parası ile alınan küçücük kızlardı.
Yarım böyle bir evliliği anlatan etkileyici bir film. Ege’de bir köyde üzüm bağları olan hali vakti yerinde bir aile zeka engelli oğulları için , fakir bir köyden küçük yaşta bir gelin getirirler.Doğunun fakir ve uzak köylerinden birinde hayvancılık yapan babasına yardım eden Fidan aynı zamanda yetim iki kardeşini de büyütmektedir.15 yaşında ki Fidan kendisinden 20 yaş büyük ama zeka yaşı ancak  7 -8 yaşında olan Salih ile evlendirilir. İki yarımın evlilikleri iki oyun arkadaşı çocuk kıvamında ilerler.

Nikahları kıyılırken Salih’in telaşı kendisine söz verilen akıllı telefona bir an önce kavuşmak iken ,Fidanın haleti ruhiyesi  korku ve tedirginlik. Bu korku ve tedirginliği yüz ifadesiyle 13 yaşındaki oyuncu  Ece Tatay etkileyici bir performansla veriyor.Özellikle Salih’in annesi rolünde ki Hülya Böcekli’nin oyunculuğu çok iyi.Yaz dizilerinde gördüğümüz, takma kirpikli ,rujlu ,badana yapar gibi fondöten sürmüş ,mini etekli köy kızlarının (!) yanında Ece Tatay,  güneşten yanmış doğal ve makyajsız yüzü ,incecik silüeti ve sahici şivesi ile  o kadar duru , güzel ve gerçek ki.Diğer yan oyuncular da aynı oranda doğal ve sahici.
Film bir çok festivalde ödül almış olmasına rağmen bazı eleştirmenlerden olumsuz geri dönüşümler de  almış.Teknik eleştirilerin yanında aldığı en büyük eleştiri ,çocuk evliliklerine dikkat çekmesi gerekirken tam tersine ,bir çocuk evliliği güzellemesi olduğu yönünde.Hem fikir olunan konu oyunculukların iyi olması.Sinematografi,senaryo, film müziği vb teknik eleştiriler uzmanların değerlendireceği bir konu ama ben müziklerini de sevdim
Ben çocuk evliliği güzellemesi olduğu eleştirisine katılmıyorum. Çocuk evliliği konusunu kanırtmadan satır arasında naif bir dille veriyor. Meseleyi anlatmak için   ille ajitasyon yapmak  ,iç karartmak gerekmiyor bence.Evet çocuk gelinler bu filmdeki gibi rahat şartlarda yaşamıyor çoğunlukla.Maalesef çok daha ağır ve insanlık dışı durumlara maruz kalıyorlar.Ama bu filmde çocuk gelinden daha farklı bir hikaye söz konusu.Toplum tarafından eksik görülen iki insanın ,bilinçsiz olsa da birbirini tamamlama çabası.
Çocuk evlilikleri konusunda söyleyecek sözlerim var elbet, ama o başka bir yazı konusu.



Filmde alt metinde anlatılan bir başka konu daha var. Zeka özürlü bir evlada sahip anne babanın çözüm arayışı. Engelli annelerinin en çok üzerinde düşündüğü konu kendilerinin ölümünden sonra çocuklarına ne olacağı. Böyle bir evlat olan Salih’in anne babası da kendilerince  insani bir çözüm bulmuşlar. Salih ile Fidan’ın evlilikleri gerçek bir evlilikten çok iki çocuğun oyun arkadaşlığı.Bunu en güzel anlatan ise, kış için kurutulup hazırlanan erzakları ziyan edeceklerini akıllarına bile getirmeden , birbirlerine su sıkarak oynadıkları sahne .Aile Fidan’a da kendi evlatları gibi davranıyorlar.Memleketinde kalsa daha iyi bir hayatı olması mümkün görünmeyen yetim Fidan’ı bir nevi evlatlık alıyorlar.Ve aslında annenin bir sahnede dile getirdiği gibi “dert birken iki oluyor”.
Tabi engelli bir bireyin sorumluluğunu kendi isteği dışında zavallı bir kızcağıza bırakmak ne kadar etik ? buda diğer bir soru ama, zaten kadına soran kim ?
Yani mesele o kadar basit değil.
Filmi sevdim.Naif ,zaman zaman tebessüm ettiren bazen da inceden bir yerleri sızlatan sahici bir film.
Fidan’ın da racona uyup kayınvalidesini çekiştirdiği sahne favorim oldu. Ne kadar küçük ve cahil de olsa kadın kişisinin  erkek üzerindeki etkisi , hemcinslerimle gurur duymama sebep olsa da, bir yandan da tırsmadım değil.
Bence iki yar1mdan, bir Film!  olmuş…

14 Temmuz 2018 Cumartesi

BURASI SOSYAL MEDYA


BURADA GÖRGÜ KURALLARINA LÜZUM YOK ... mu ?



“Mirim bizim zamanımızda Beyoğlu’na en güzel elbiseler giyilmeden çıkılmazdı.Hanımefendiler şık şıkıdım tayyörlerini giyer dantel eldivenler ,tüllü şapkalar takarlardı.Biz de Grand tuvalet onlara eşlik ederdik.Taş plaklarda Müzeyyen Senar, Münir Nurettin dinlerdik”  diye anlatan amcalar yerini yeni nesle bıraktı.
“Biz sokaklarda oynayan son nesildik.Çember çevirir ip atlardık.Kilimleri kaldırıma serer evcilik oynardık .İlk cep telefonunu amcam almıştı .Sahra telefonu gibi antenli falan ,kocaman bir şeydi.Dünyanın parasını verdiydi “ diyen nesil daha 20 sene öncesini anlatırken tarih öncesinden kalma muamelesi görür oldu.
Daha yeni yeni  oturmaya başlarken ekran kaydırarak akıllı telefon öğrenen nesil ,sanal dünyalarında yaşar ,mutlu mesut sosyal medyada boy gösterirken  beklenmedik bir şey oldu.
“Aha ekranı kaydırıp telefonu açtım”  diye sevinç çığlığı anlatan amcalar teyzeler birden feysbuk(!) u işgal ettiler.”Aslan yeğenim”, “teyzesinin kuzusu” ,“hanimiş benim oğluşum” diye yorum yazarak , gençleri yerin dibine batırıp renkten renge soktular bu  teknolojik işgalciler!
Haliyle yaşam alanlara daralan “Homo Zappiens’ler”   yeni sosyal medya mecralarına göç ettiler. Buralarda Dijital göçmenler  den kurtulduklarını düşünürken Dijital melezler ” naber ? bak  biz de geldik “  diye cee !  yaptılar “cyber kids’lere”.

Bu çekişmenin en renkli atışmalarını daha yakın zamanlarda twitter de gördük. Özgüvenlerini küstahlık ! boyutuna taşıyan  cyber kids’ler  #30YaşÜstüTwitterdanDefolsun diye heştek!  açtı. Onların ataklarına 30 yaş üstü teknoloji melezleri  #ErgenlerTivitirdenGitsin  diye karşılık verdiler. ”Siz doğmadan biz buralarda tivitleşiyorduk, siz gidin instagramda dudak büzüp tepeden resim çekin ,bak harçlığınızı keseriz görürsünüz “ yollu azarladılar. Aralarında ki farkı  twitter yazışlarındaki  fark en güzel şekilde anlatıyordu.
Hasılı kelam artık sosyal medya hayatımızın bir gerçeği ,olmazsa olmazı oldu... İyi de oldu...
Popüler kullanımından bağımsız olarak, sosyal medya oldukça etkili bir mecra.Artık geleneksel medya oldukça biçim değiştirdi.Eşik bekçileri denetiminde kağıda basılan geleneksel medyanın yakın gelecekte tamamen dijitalleşmesi öngörülüyor.     Ekran başında oturup haberler beklenen günler çok geride kaldı. Artık her an her yerde habere ulaşmak mümkün.İki saat içinde haberler eskiyor ki ; nerde kaldı yarın sabah çıkacak gazeteleri beklesin insanlar.
Geleneksel medyadaki tek taraflı bilgi akışı yerine sosyal medya çift taraflı bilgi akışını sağladı.Artık okuyucu vaya izleyiciler sadece haber tüketen değil aynı zamanda üreten konumunda.Tek kaynaktan akan bilgilerin  yüzlerce bazen binlerce kaynaktan iletilmesi bilginin kontrolünü zorlaştırdı.”Hakikatin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır “ önermesi artık çok daha kısa sürelerde gerçekleşir oldu.

Kişiler ve ülkeler kıtalar arasındaki mesafeler kalktı. Artık dünyanın her yanına saniyeler içinde ulaşarak bilgi alışverişi yapabiliyoruz. Eskiden ulaşılması yıldızlar kadar uzak görünen yıldızlar (!)  artık bir tık  kadar yakın.
Sanal bile olsa sosyal bir alan olduğu için de, insanların bir arada yaşamasını kolaylaştıran, düzen getiren sosyal kurallar ve normlar oluşması gerekti haliyle. Ama birbirinden tamamen farklı değer yargılarına kültürel birikimlere sahip, farklı kuşaktan hatta farklı coğrafyalardan, farklı dil ve dinlerden olan insanların ortak değerler, kurallar, normlar belirlemesinin zorluğu da ortada.

Ortak bir çok noktaya sahip toplumlarda bile geleneklerin , kuralların oluşması ,toplumsal mutabakatla kabul edilip içselleştirilmesi ,kuşaklar arasında devredilmesi  nesiller ve yıllar alırken bunun sanal ortamlarda  gerçekleştirilmesini kısa sürelerde beklemek çok gerçekçi görünmüyor.
Ama bu kuralsızlığın açmazlarının zararlarının da hepimiz farkındayız.
Aslında oldukça yararlı olan sosyal medya mecraları bilinçsiz kullanımla bir  çöplüğe dönüşüyor.
Hele de gerçek hayatında toplum baskısı yüzünden kendine çeki düzen vermek zorunda kalan insanlar , gerçek kimliklerinden sıyrılıp  sanal isim ve resimlerin arkasında,her türlü baskıdan azade, tabiri caizse tam bir  mahalle kabadayısı gibi terör estirir oldular.
Sosyal kompleksler, kişisel açmazlar , vıcık vıcık görgüsüzlüklerle küstahça sergilenir oldu.Trollerden bahsetmiyorum burada. Normal hayatta hemen etrafımızda yakınımızda olan, aynı ortamlarda alışveriş ettiğimiz , aynı merdivenlerden çıktığımız , aynı parklarda oturduğumuz normal sıradan insanlar. Paylaşımların altındaki yorumlara  biraz göz atmak bile ne dediğimin anlaşılmasına yeterlidir diye düşünüyorum.
İşin suç boyutunu oluşturan taciz, sanal zorbalık,kişisel hayatın gizliliğini ihlal, virüsler, korsan yazılımlar aracılığıyla yayılan kötü niyetli içerikler elbette ki güvenlik güçlerinin görev alanı.
Ama günlük hayatımızdaki sosyal medyada görgü kurallarına normlara şiddetle ihtiyaç duyulduğu da bir gerçek .Bunlar otokontrol mekanizmalarının devreye sokulmasıyla , sosyal ödül ve ceza uygulamalarıyla mümkün olacaktır.Okullarda eskiden görgü krallarının ders müfredatına konulması benzeri uygulamalar olabilir.Mesela ,Medya Okur Yazarlığı derslerinin eğitim müfredatına alınması için kamuoyu oluşturulabilir.

Normal hayattaki değişimlere ayak uydurmakta zorlanan insanların hızla değişen , yenilenen , hatta  anında eskiyen  dijital alanda bunları kısa sürede gerçekleştirmesi de o oranda zor ama yine de mümkün.
Herhalde burada en büyük görev dijital yerlilerle dijital göçmenler arasında bir geçiş nesli olan dijital melezlere düşüyor. Her iki kuşağın davranış kalıpları hakkında bilgi sahibi olan, her iki kuşağa ait davranış özellikleri gösteren melezler bu konuda daha yetkin ve zannedersem de bu konularda daha gönüllü. ”De ayrı yazılır” hatırlatmaları bir espriye dönüşse de , aslında etkili oldu ve yazım kurallarına daha dikkat eder olduk.
Ne dersiniz bu görgü kurallarını tespit ederek mi başlasak işe.
Mesela  büyük harf kullanmanın normal hayatta ki karşılığının ,karşıdaki kişiye bağırmak anlamına gelmesi gibi… J J J



Hamiş  ( Dijital yerli , dijital göçmen  kavramlarını ilk defa Marc Prensky ortaya atmıştır.)

Görseller deki görgü kuralları,Almanya'ya giden işçilere İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun dağıttığı el ilanlarından alıntı 


8 Temmuz 2018 Pazar

NEREDEYİM BEN ? BURASI NERESİ ?




Sabah erkenden kalktınız,alel acele kahvaltınızı yapıp uykulu gözlerle kendinizi  dışarı atıyorsunuz.Asansörden inip , apartman kapısından dışarı çıkarken neşeli kahkahalarla gayri ihtiyari arkanıza dönüyorsunuz.
Zemin kat komşunuz balkona kurduğu masanın başında, etrafında konukları “dostlarımızla kahvaltı keyfi “diye sesleniyor, elindeki  çay bardağını size doğru kaldırarak.
“Uyku sersemliğim daha geçmedi “ diye düşünüyorsunuz, komşunuzun davranışına bir anlam veremeyerek.
Otobüs  durağına varıyorsunuz. Allah’tan durakta oturacak boş yer var. Bir el sırtınızı dürtüyor.Arkaya bakıyorsunuz ,hiç tanımadığınız bir insan “arkadaş olalım mı “diye soruyor.Cık  yapıp önünüze dönüyorsunuz.
Güzel bir küçük hanım ayaklarınız çapraz yapıp belini kırarak,  etek uçlarını iki yana açmış duruyor.” Eteğim & marka , Bluz % marka , Ayakkabılarım !! marka , nasıl ?  güzel ama, değil mi?” diye kıkırdıyor. Etraftakilerden 5 kişi “beğendim” diye cevap veriyor.

“Ne oluyor? “ diye düşünmeye vakit kalmadan bineceğiniz  otobüs durağa yanaşıyor. Oturacak yer tabi ki yok,arkaya doğru ite kaka ilerliyorsunuz. Otobüsün arkalarından biri  ön taraflara doğru kime olduğu belirsiz, bağırarak küfrediyor  ”… takımı tutanlar….”  Yanınızdaki koltukta oturan ise X partisine oy verenlere ağzına geleni söylüyor , bağıra bağıra. “İnsanlar kafayı mı yedi ?” diye düşünerek camdan dışarı bakmaya başlıyorsunuz.Otobüs kırmızı ışıkta  beklerken , yan tarafta duran spor  Mercedes’in  sürücüsü  sesleniyor”. “Baba mirası değil alın teri. Beğendiniz mi ? ”
Otobüsten inip hızlı hızlı işyerinize giderken ,parktaki bir bankta oturan genç kadın elinde tuttuğu çiçek buketini  öne doğru uzatarak sesleniyor “baak , kocişimin yıldönümü armağanı ,bileziğimde yakıyor ama di mii ?”  Hemen yanında ,ayakta bir genç kız sevinçle zıplıyor” sevgilim evlenme teklif etti .Tek taşıma bakın,tek taşıma bakın ”derken parmağındaki yüzüğü gösteriyor diğer eliyle.Genç bir baba bebeğini öne uzatıyor “bakın bakın  oğluşum baba dedi.İlk kelimesi baba oldu” Parkın arkalarında bir sıraya oturmuş delikanlı elindeki bira kutusunu ileri doğru uzatarak sesleniyor “Cuma’nız  mübarek olsun “

Sersemlemiş bir halde işyerinin kapısından içeri girerken önünüzü muhasebe departmanından Zuhal Hanım kesiyor elindeki keki size doğru uzatarak “bak çikolatalı kek,ben yaptım,güzel ama değil mi?” Siz şaşkın şaşkın” evet güzel “ diye gevelerken etraftaki diğer çalışanlar iki elinin baş ve işaret parmaklarını birleştirerek  kalp işareti yapıyorlar.
Yanlarından hızla geçerek  masanıza varıyorsunuz. Tam sandalyenize kendinizi atıp bir oh çekeceksiniz telefonunuz çalıyor.Patron odasına çağırıyor.Bu kadar acele ne olabilir diye düşünerek patronun odasına varıyorsunuz.
Patron “bu hafta sonu İbiza’da tatildeydik “  diye söze başlıyor.”Kalamar çok iyiydi ama balık çorbası vasattı. Yemek yediğimiz lokantada yan masada dizi oyuncuları vardı gurupla gelmişler.”
-Bak bunlar da golf takımım .İki hafta sonra Antalya’ ya golf oynamaya gidiyorum.
Yok yok,merak etmeyin. Kabus görmüyorsunuz sosyal medyada geziniyorsunuz …

21 Mayıs 2018 Pazartesi

VAR MI MEDENİYET GİBİSİ...



Çok eski zamanlarda, taaa sosyal medyanın spot ışıklarıyla henüz aydınlanmadığımız karanlık zamanlarda, kadıncağızın birine kocası pahalı bir çift küpe almış.
Kadıncağız büyük bir hevesle küpeyi takınıp arkadaş oturmasına gitmiş. Eh takındığı küpeleri gösterecekte, nasıl  yapsın da” görgüsüz” yakıştırması yapılmadan göstersin.
En sonunda dayanamamış, saçlarını ensesinde toplayarak ,başını öne uzatıp küpelerini sallaya sallaya anlatmaya başlamış
-A dostlar, bu gün gelirken kocaman bir köpek önüme durdu, kafasını böyle böyle sallayıp havladı .Bi korktum bi korktum…
Parlayan küpelere hayranlıkla bakan dostların arasında bir kadın ortaya atılmış.Yaldır yaldır  bileziklerini şıkırdatarak , kolunu öne doğru bi şey kovar gibi uzatıp sallamış;
-Hoşt …hoşt …yapaydın ya kardeş  demiş…
Eh şükür artık sosyal medya icad oldu da böyle dertlerimiz kalmadı . Koçişlerimizin (!) ,aşkitolarımızın (!)  aldığı hediyeleri “görgüsüzlük”  diyecekler diye korkmadan milletin gözüne gözüne sokuyoruz.
Bizden öncekilerin çektiklerine bir bakın.Ah ! ne dertler ne dertler …Allah bu feysbuk ile istagramı icad edenden razı olsun .
Var mı medeniyet gibisi canım…