22 Ekim 2018 Pazartesi

BEN BU PAZARA RAZI DEĞİLEM ...



Tüm yeryüzüydü dervişin yurdu.Nerde dermanı tükenir orda dinlenirdi.Nerde açlıktan dizleri titrer bir kuru ekmek veren bulunurdu.Çöllerde yıldızlı gökyüzünü yorgan yapardı,şehirlerde kaldırım taşlarını yastık .
Yol mu uğrattı, dert mi çekti bilinmez, günlerden bir gün bir şehre düştü yolu.Susuzluktan yanan ciğerinin  yangınını söndürecek bir çeşmeye rast gelmedi bir türlü.

Kızgın güneşin hışmından, gölgesine sığındığı konağın kapı tokmağına ilişti titreyen elleri.
-Su diye inledi.Allah rızası için bir yudum su…

Kapı aralandı.Derviş bir çift el  gördü önce, billur damlaların buğuladığı bardağı uzatan,sonra da içinde çöl  gecelerindeki yıldızların oynaştığı bir çift gece karası göz.
-Buyur derviş, diyen sesin cilvesi sıcaktan fazla yaktı kavurdu yüreğini dervişin.Boş bardağı verirken, uzanan  ellerinde yüreği de vardı …
Kararı kalmadı dervişin.Uykusu tüneği kalmadı.Dertsiz gönlüne dertlerin en yakıp kavuranı düştü.
Günler sonra cılız ellerin tuttuğu tokmak yeniden vurunca kapıya,aralanan kapıdan o bir çift yıldızlı çöl karası göz uzandı dışarıya .”Buyur derviş” dedi dilber, “ne istersin bu sefer”.
-Ben bu pazara razı değilem, diye inledi derviş.”Bir bardak su verdin,gönlümü kökünden söküp     aldın.Kararım,kalmadı.Huzurum uçtu gitti. Al bu  bir bardak suyunu da bana gönlümü geri ver” …

Modern hayat rahatlık ,lüks ,şatafat verdi bize ,karşılığında dirliğimizi,düzenimizi, huzurumuzu bereketimizi aldı. Kararımız kalmadı her gün her gün ulaşılamayan, ulaşınca uzaklaşan hedefler peşinde koşmaktan .Tatil yapmak için çalışır,içinde oturamadığımız, yatmaktan yatmaya gidebildiğimiz koca koca evlerimiz için borç yükü altında inler olduk.Yüzlerce binlerce insanın arasında yalnızlık çöllerinde kavrulduk.Yıldızlı gökyüzümüzü ihtişamlı avizelerle değiş tokuş ettik.Papatya kaplı çimenden  halılarda koşma  özgürlüğünü ,plazalarda haps olmak için terk ettik.Çoşkulu kalabalık ailelerle kurulan bayram sofralarını ,tanımadığımız kalabalıklarla ,beş yıldızlı otellerde tatil yapmak için feda ettik.İtibarımız layklarla (!) sosyal medya takipçileriyle,ölçülür oldu....

Ben bu pazardan razı değilem, al bu verdiklerini bana huzurumu geri ver desek olur mu ki ?





        Hamiş : Nerde okudum, ne zaman dinledim hatırlamıyorum ama dervişin derdi aklıma düştü.Kendi kelimelerimle bir de ben anlatayım dedim ,arayışın temsilcisi bir derviş hikayesini ...

1.  Minyatür :Reza Mahdavi 
2. Minyatür:Funda Yeşilyurt
3.Minyatür:Serap Derinkök (emin değilim !)

15 Ekim 2018 Pazartesi

EVDE SIKI YÖNETİM İLANI


Bacılar Meclisi Müzakerede

Evet efendim bizde korkulan oldu.Entel Bacı,  Bacılar Meclisi yönetimine el koydu.Sıkıyönetim ilan edildi…
Malum ,daha önce Dantel&Domestik Bacılar, Dantel Devrimi gerçekleştirmişlerdi.Karşı cevap gecikmedi…
Dantel&Domestik bacılar şaşkın, lakin yapabilecekleri bir şey yok gibi görünüyor.Mecburen ortama ayak uyduracaklar.
Entel Bacı ilk iş Dantelin el işlerine el koydu.”Bu sıcaklarda örgü mü yapılırmış, kaldır şu yayıntıları “diye şarlayınca Dantel” ama bunlar koton , örerken elleri terletmez” diyecek oldu ama Entel ellerini beline koyup gözlerini öyle bir  devirdi ki ,zavallı Dantel cümlenin sonunu yutmak zorunda kaldı.Mecburen şişleri, yünleri, tığları sepetine doldurup vitrinin üzerine kaldırdı.Ona da Domestik cırladı “onlar oraya konur mu hiç, sende estetik kaygısı denen şey yok mu ? “ deyince mecburen toplayıp çekmeceye doldurdu.
Domestiğin cırlamasını duyan Entel elleri belinde ona dönüp “dur bakalım sıra sende ,sen bi konuşma şimdilik “diye azarlayınca susmak zorunda kaldı.

Aylık bütçeyi eline alan Entel, kalemleri tek tek gözden geçirip ültimatom verdi”masraflar azaltılacak.En başta waffle artık yok çileğin kilosu kaç para ? sokaktan mı topluyoz bunları ? “ diye üstünü çizdi.Sarma zaman israfı,çiğdem çerez hem pahalı hem yağ oranı yüksek,cips gazoz artık yok,içli köfte mi ayy sen köylü müsün içli köfte yapıyorsun?  hem ne bu böyle, yiyin yiyin oturun. Olacak iş mi ,artık düzen ve disiplin olacak bu evde…”
Dantel & Domestik  korkularında pusup kaldılar.Entel bir de Dantel & Domestik ‘in yaptıkları işleri alıp performans değerlendirmesi yapmaya kalkmasın mı?
-Bak bu kazak için bir ay harcadın.Günde iki saatten ayda 60 saat eder.Saatini asgari ücretten hesaplasak  6x50  :60  = 390 yapar. Bir de buna yün parasını ekle.Sen bu fiyata 4 kazak alırsın.Bundan sonra örgü yok efendim.”Ama hediye,el örgüsünün değeri” falan diye gevelemeye çalışan Dantele yüz vermedi tabi.

Sıra Domestik’e geldi.
-Bak sarma ve içli köfte için harcadığın vakte yazık.Tüm gün uğraşıyorsun yarım saatte yenip bitiyor.Ne bu içli köfte bulgur ve et değil mi ? Yap bir bulgur pilavı , yanına da kıyma kavur  bitti gitti.Sarma yaprakları pirince tat versin diyorsan da, pilav tenceresinin altına üstüne bağ yapraklarını diz.Pişerken tadı geçer zaten.
Entelin bu değerlendirmelerine şaşkınlıktan gözleri büyüyerek bakan Dantel & Domestik lal kesildiler.Ağızlarından tek kelime çıkamadı.
Tabi iş bunlarla kalmadı.İzlenen film ve diziler ile okunan kitapların listesini eline alan Entel tek tek hesap sordu.Efendim vakit geçirmek için film dizi izlemek olur muymuş hiç ? Değerli zamanı böyle harcamak ne büyük israfmış falan filan. Duyan da zannedecek ki tasarruf edilen zamanda, Entel Uzay bilimlerinde çığır açacak, kuramcılar arasında otorite olacak.

                                     Bu yaza yetişmedi ama olsun.Gelecek yaza çanta hazır


Asıl sorun Kezban’la patladı.En az 7-8 saat uyumadan afyonu patlamayan Kezban’ın başına gece demeden gündüz demeden 3 saatte bir “of of ne olacak bu insanlığın hali” diye dürtüp uyandırmasa fazla sorun olmayacaktı.Uykudan vakitli vakitsiz uyandırılan Kezban bir de “uykun kaçtıysa al kitap oku” diye burnuna tableti dayayan  Entelin yüzsüzlüğüne dayanamayıp patladı.(Laf aramızda aslında Kezban’ı uykudan uyandıran Entel değil sıcaklardı ama herkes Entele bilendiği için, onun uyandırdığını zannetti.)


En sonunda Kezban eteğini toplayıp ellerini beline koyup ,Şahika Koçarslanlı gibi bir “ ayyhh ne bu be”çekti ki ortalık inledi.
Salon hamfendisi çizgisinden çıkan Kezban devam etti.
-Yetti bea .Hepiniz burda berabersiniz.Bir o devrim, bir bu sıkı yönetim noluyoz böyle. Adam gibi beraber yaşamanın çaresini bulun.Bulmazsanız benden günah gider diye yeri göğü inletti. (Sanki bir şey yapabilecek.Ancak Nasreddin Hoca gibi eski kilimden heybe yapar) Ama tehdit ekili oldu.
Bacılar meclisi koalisyon görüşmelerine başladı.
Dantel;
-Bak el işinin değerini, saatlik performans düzeyine indirmek abes bi kere.Artık endüstriyel üretimlerden insanlar sıkıldı.Kendilerini ifade edecek tasarım ürünlerine rağbet var.Dünyada yükselen trend katma değeri yüksen ürünler üretmekte..Aynı zamanda sevdiklerin için üretim yapmak sevgiyi göstermenin en etkili yollarından biri. Modern bireyin en büyük açmazlarından biri de yabancılaşma.Sanal üretimler yapan ya da üretim zincirinin sadece bir parçasına dahil olduğu için üretmenin hazzını yaşayamayan modern bireyde   değersizlik hissi oluşuyor.Boşuna mı sanal sosyal medyada insanlar ben değerliyim diye kendini göstermeye çalışıyor. Bla bla .Dantele hayret ettik. Demekki Enteli dinlemez görünürken ,okuduklarından o da bir şeyler kapmış.Bir de konuyu alıpda sosyal medya paylaşımlarına bağlaması yok mu, Entel’in bile ağzı açık kaldı.

Domestik;
Önce sağlıklı beslenmeden girdi konuya. Bak gıdaların raf ömrünü uzatmak için konulan katkı maddelerinin ne gibi sağlık sorunlarına yol açtığını biliyor musun sen ? Evde mis gibi katkısız yemek yapıyoruz da ,gene de yaranamıyoruz.Hem artık evde yapılan sağlıklı yemeklerin değerini dünya anladı da, sadece değişik kültürlerin yemeklerini yemek için insanlar kıtalar arası seyahat ediyor. Haspamın dediğine bak.Yaprakları tencerenin dibine serecek mişim. Kültürel aktarım bu.Kaç yüz yıllardır  kaç medeniyetten kadının katkısı var bu kültüre,ne diyosun sen ? Bütçeye de katkıda bulunuyorum üstelik.Bir de bana tasarruf diye geliyor hamfendi…
Bunlar bıd bıd laf yetiştimeye çaılışırken Kezban yine parladı.”Susun ya, ona mazeret bulmak zorunda mıyız ? Canımız istiyo yapıyoz. Kim ne karışır.Ben onun keyfine göre mi davrancam ille de “…

                                                                                                                                                           Bu zaman gençlerine ne hediye istersin dersen olacağı bu

Efendim müzakereler devam ediyor ama yine de bazı gelişmeler oldu.Dantel mesela, bayağı amigurimi    yaptı.Ördüğü çanta yaza yetişmedi ama sağlık olsun bir daha yaz başına hazır oldu hiç olmazsa.Bol bol hediye biriktirdi.Bebekler arabalar uçaklar hayvanlar falan .Hatta kuru kafa bile yaptı.

Domestik kışlık üretimi için kolları sıvadı.Çeşit çeşit reçeller yaptı.Karadut,kayısı,çilek,mürdüm eriği,vişne reçelleri ile kalpleri fethetti. Acı soslar ,tarhanalar yaptı.Domates ve menemen için kullanılan kavanozlarla, cam sanayimize can verdi.Yani o derece. Salça da bu sene ondan.Gerçi Waffle ,pasta,kurabiye için fazla zamanı olmadı ama bi içli köfte ile aşureye zaman buldu.


Entel bu zaman boyunca fazla sesini çıkarmadan Domestik’e yardım etti.Sonuçta bütçeye katkı oluyor.Domates doğrarken, Black Mirror yanında Last Man on Earth seyretmelerine sesini çıkarmadı.Çağdaş Sosyoloji Kuramları ile Virginia Woolf arasına  Cumbadan Rumbaya sıkıştırmalarını görmezden geldi.Hatta onlarla beraber İstanbul’lu Gelin bile izledi.
Hasılı kelam, mutabakat tam sağlandı sayılmaz ama görüşmeler sürüyor efendim…


Not :İlk önce okuttuğum zat-ı muhterem "Bir şizofrenin not defteri" dedi yazıma. 💀 Lakin ben Modern kadının varoluş sancıları  (!) demeyi tercih ediyorum  😉

11 Ekim 2018 Perşembe

DÜNYA KIZ ÇOCUKLARI GÜNÜ VE ÇOCUK GELİNLER



            Yeğenime  muhabbet kuşu hediye gelmiş.Yemyeşil şirin afacan ve  çığırtkan 1.5 yaşında bir muhabbet kuşu.Cimcime adı ...Yalnız kalmasın diye yanına bir arkadaş arayışına girince ,ananesi “bizim evdeki kuşu verelim arkadaşlık ederler “ teklifinde bulundu.Onun kuşu ise 5-6 senedir ona arkadaşlık eden , sapsarı,  ağırbaşlı, efendi bir muhabbet kuşu olan Şeyh-muz.
Annesi  “ iyi olur, ikisi de yalnız kalmazlar “diye düşünerek kabul etti.
Lakin yeğenim kıyametleri koparttı, olmaz diye ayak diredi.
Gerekçesi ilginçti…
Ama bu çocuk evliliği olur ,bunu asla kabul etmem…
         Henüz ilköğretim öğrencisi yeğenimin tepkisi bizi şoka uğratmakla beraber ,küçük zihinlerde ki etkisinin dehşetini anlamamıza da  sağladı
Bir daha inandım ki ,bir çok sorunun çözümü çocuklara farkındalık kazandırmakta.
***


Bu gün Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen 11 Ekim Dünya Kız Çocukları günü.Dünyadaki savaşlardan,felaketlerden,ekonomik ve siyasi krizlerden en çok zarar gören çocuklar.Özellikle de kız çocukları.Dünyadaki çocukların yaşam kalitesine dair rakamlar korkunç.UNİCEF’in açıkladığı rakamlara göre 131 milyon kız çocuğu okula gidemiyor.Ve yine 5 – 14 yaş aralığında ki çocuklar arasında kız çocukları erkek çocuklarına nazaran % 40 daha fazla ücretsiz çalışıyor.Büyüklerin sorumluluğunda ki işler çocuklara yaptırılıyor.Ve en büyük sorunlardan biri de eğitim olanağından mahrum olup, çocuk yaşta evlendirilen kız çocukları.

***
Bu konu maalesef bizim de gerçeğimiz.Daha yakın bir zamanda İstanbul’da çoğunluğu Suriyeli  çocuk yaşta yüzlerce kadının (!) anne olduğu  haberiyle karşılaştık.Yine yakın zamanda zorla evlendirilen kızcağızlar emniyet güçleri tarafından kurtarıldı.Kuaförler çocuk gelinlere hizmet vermeyeceklerine dair kampanya yaptılar. Benzeri haberler medyaya zaman zaman yansıdı.

***
 Sorunun elbette ki  bir çok boyutu var.
Öncelikle çocuk yaştaki bu kızcağızların başka alternatiflerinin olup olmadığı pek de konuşulmuyor. Çocuk yaşta evlilikler yasaklansın demek sorunu çözmüyor. Küçük yaşta evlenmeseler de, onları ailelerinin yanında bekleyen daha başka bir hayat yok.Kardeşine bakmak, yada getir götür işlerini yapmak bile olsa, çocuklarının iş gücüne ihtiyaç duyan , insan emeği yoğun işlerle hayatlarını geçirmek zorunda olan aileleri, cahil diye aşağılayarak ya da sorunu meydana getiren sosyoekonomik ve kültürel zemini etüd etmeden ,çözüm bulmadan ,çocuk evliliklerini bitirmek ne kadar mümkün.Genelde yaptığımız, pansuman tedbirlerle kansere çare olmaya çalışmak benzeri çözüm yollarıyla ,sorunu derinleştirdikçe derinleştiriyoruz.
Bu işin tek çaresi olan kız çocuklarının eğitimi için toplum olarak birkaç cılız çalışma dışında neler yapıyoruz?  Eğitimine ulaşabilmeleri için sloganların haricinde gerçekçi hangi çalışmalar var? Asgari eğitim bile alamamış annelerin yetiştirdiği kızcağızları bekleyen onlardan farklı bir gelecek mi ?
Milyonların izlediği dizilerde genç kızlarımıza verilen mesaj ; okumak için her şeyi göz al, meslek sahibi ol, diğer kızların eğitimi için insiyatif al değil , zengin birini kafala hayatın kurtulsun.Tüm dertlerin çaresi zengin kocayla evlilik.Genç ve yakışıklı bulamasan bile önemli değil, yaşlı da olur .Evli ise de dert etme,karısı zaten kötüdür ondan ayırdın mı tamam,Mesele hallolur

Dizileri istemeyen izlemesin demek de çözüm değil.Televizyon hala ,eğitimsiz geniş kitlelere tek eğitim kaynağı ve rol model olmayı sürdürüyor. Öncelikle ailelerde farkındalık oluşturup bunun yanlışlığı anlatılmalı.Keşke dizilerde bu konulara değinilse .Ama (bazı örneklerini gördüğümüz ) gibi ajitasyondan yapmadan ,konuyu sulandırmadan işlenmeli. Meslek sahibi olmanın ve eğitimin ne kadar önemli olduğu anlatılmalı dizilerle.
Senede bir gün 11 Ekim de , bir kaç yüz insanın bir araya gelip birbirini dinlediği programlar yapıp ,nutuk atmak, demeç vermekle çözülmüyor bu sorunlar.Çözüm endeksli alternatifler geliştirilmesi ve   kız çocuklarının okullu olması için toplumun da ,gönüllü çalışmalarla elini taşın altına koyması gerekiyor.
Çaresiz ve fakir insanları, aşağılamak, küçümsemek ,hakaret ederek akıl vermeye çalışmak onların savunma mekanizmalarını devreye sokuyor.Empati yaparak ,onları anlamaya çalışarak meseleye yaklaşmak gerekiyor.
Bu konuda kurumsal ve bireysel olarak çalışmalar yapanlara minnettarız .Lakin yetmiyor işte ,yetmiyor.İş hepimize de düşüyor…



#BenimKizimEnİyisiniYapar
#DünyaKızÇocuklarıGünü
            

30 Eylül 2018 Pazar

ARİSTO’DAN KARAKTER ANALİZİ


Daha çok kadim Doğu toplumlarında var olduğunu zannettiğim ilm-i sima ,ilm-i kıyafet de denilen fizyognomi (fizyonomi) konusunda antik Yunan’da ve Avrupa’ da  çalışmalar yapıldığını öğrenmem beni şaşırtmıştı.Hipokrat ,Aristo gibi bilim insanlarının yanında 18 ve 19 yy da Johann Caspar Lavater,Cesare Lombroso ve 20 yy Rosenthal gibi bilim insanları da bu konuyla ilgili çalışmalar yapmışlar.

Osmanlı döneminde devşirme sistemiyle seçilen çocukların zekalarıyla beraber fiziksel özellikleri de belirleyici olmuş.Batılı elçiler görev dolayıyla geldikleri Osmanlı da Divanı Hümayun’daki Umeranın boyundan  bosundan da övgüyle bahsetmişler,onlardan biri ,adeta dünyadaki en yakışıklı insanların burada toplanmış olduklarını söylemiştir.


Kısaca  söyleyecek olursa Fizyognomi  insanın fiziksel ölçülerinden yola çıkarak karakter tahmini yapmaktır. Biz bu konulardaki tarihsel birikimimizden bi-haber olsak da Bu gün  yurt dışında tıp ve biyoloji gibi bölümlerinde ders olarak okutulmasının yanı sıra iletişim,kriminoloji ,istihbarat ,insan kaynakları, gibi alanlarda bu tekniklerden yararlanılmaktadır.Hatta bazı hastalıkların teşhisinde ve eski resimlerdeki, önemli insanların karakter değerlendirmelerinde kullanılmaktadır.

Beden dili gibi bu konuda da yaygın bir yanlış olarak veriler tek başına değerlendirilmeye kalkışılmakta bu da eksik veya yanlış sonuca ulaştırabilmektedir.

Karakter tahlili yaparken organları sadece bir harf yada rakam gibi okumaya çalışmak değil   birbirini etkileyen harf ve rakamlardan oluşan bir denklem gibi düşünülmelidir.Yani bütüne bakarak değerlendirmelidir.Bu da ciddi bir bilgi ve  birikim gerektirir.Bunun  birkaç makale yada kitap okumakla başarılması pek mümkün değildir.Ama tabi genel bir bilgi ve izlenim edinilebilir.

İlk öğrendiğim zaman hevesle yapmaya çalıştığım beden dili okumasının kolay olmadığını aslında ciddi bir uzmanlık gerektirdiğini anlamamla birlikte bu hevesten vaz geçsem de beden dili  hala gözüme takılıyor.Amatörce değerlendirmelerimin bir kısmının doğru çıkmasıyla mutlu oluyorum açıkçası

Bu konuyla ilgili daha önce yazı yayınlayan değerli blogger arkadaşımız Arif Öztürk’ün bu yazısına da İLMI SIMA NEDIR? FIZYONOMI NEDIR? göz atmanızda fayda var.



Günümüzde bile sosyal medyaya aforizmaları ile ciddi kaynak  sağlayan , Antik Yunanlıların ağır abisi Aristo’nun analizleri ilgimi çekti ve doğrusu epey eğlendirdi.Günümüz bilimsel kriterleri açısından ne kadar doğru bilmesem de bana oldukça  ilginç geldi.
Aristo fizyonominin insanın ruh dünyasını tanımak için araç olduğunu söyler ve bazı insan davranışlarını ve fiziksel özelliklerini  hayvanlarla kıyaslayarak tespitlerde bulunur. Oldukça uzun olan değerlendirmelerin bir kısmı aşağıya alıyorum.Keyifli okumalar. (İsterseniz elinize bir ayna alarak okumayı deneyin.Ben Aristo'nun yalancısıyım efendim)

• Ses tonu tiz olan küstah kişiliklidir. Bu eşeği anımsatır.

• Ses tonu alçak başlayıp yüksek biten muhalefet kişiliklidir. Bu öküzü hatırlatır.

• Ses tonu zayıf ve gevşek olan, sakin kişiliklidir. Bu koyunu hatırlatır.

• Dudakları kalın ve üst dudak baskın olan aptaldır. Bu eşek ve maymunu hatırlatır.

• Üst dudağı ve üst damağı öne doğru çıkan kavgacıdır. Bu, köpeği hatırlatır.

• Burnunun ucu enli olan aptaldır. Bu domuzu hatırlatır.

• Burnu gaga olan alçak gönüllüdür. Bu kartalı hatırlatır.

• Burnu düz ve kalkık olan ihtiraslıdır. Bu geyiği hatırlatır.

• Burun delikleri geniş olan sinirlidir. Bu boğayı hatırlatır.

• Yüzü enli ve etli olan iyi kalplidir. Bu öküzü hatırlatır.

• Yüzü kemikli olan tedbirlidir. Bu eşeği hatırlatır.

• Yüzü küçük olan cesaretsiz ve iradesizdir. Bu kediyi ve maymunu hatırlatır.

• Yüzü büyük olan tembeldir. Bu eşeği hatırlatır.

• Yüzü kırmızı olan utangaçtır.

• Gözlerinin altı torbalaşmış olan alkoliktir.

• Gözlerinin altı torbalaşmış olan uykuya düşkündür.

• Gözü küçük olan cesaretsiz ve iradesizdir. Bu maymunu hatırlatır.

• Gözü büyük olan tembeldir. Bu öküzü hatırlatır.

• Gözü çukur olan gaddardır. Bu maymunu hatırlatır.

• Gözü patlak olanın zekâ seviyesi geridir. Bu eşeği hatırlatır.

• Başı büyük olan hassas tabiatlıdır. Bu köpeği hatırlatır.

• Başı küçük olan duygusuzdur. Bu domuzu hatırlatır.

• Saçı sarı olan cesurdur. Bu aslanı hatırlatır.

• Saçı aşırı kızıl olan kurnazdır. Bu tilkiyi hatırlatır.

• Gözleri kızaran çabuk sinirlenir.

• Göz rengi siyah olan korkaktır.

• Göz rengi parlak mavi olan korkaktır.

• Göz rengi kestane olan cesurdur. Bu aslan veya kartalı hatırlatır.

• Göz rengi alev olan yüzsüzdür. Bu köpeği hatırlatır.

• Kaşları kalın olan somurtkandır.

• Saçları düz olan korkaktır.

• Saçları kıvırcık olan korkaktır.

• Saçları az dalgalı olan maneviyata düşkündür.


23 Eylül 2018 Pazar

MİLLİ ÇÖP MESELESİ




Birkaç arkadaşla bir hafta sonu beraber geçirmeye karar verdik.Temiz havada tüm şehir parklara bahçelere dökülmüş.Piknik alanında ki anfi tiyatroya gittik baktık oyun var .Sevindik.Oyunun başlamasına daha vakit vardı.Ama biz içeri girdik uygun bir yere oturduk. Anfi tiyatro yavaş yavaş doluyor.Bir yandan muhabbet ederken bir yandan da yanımızda getirdiğimiz çiğdemleri çitlemeye başladık.Tabi kabuklarını elimizdeki poşete atıyorduk.Arkamızda da neşeli bir genç gurubu bir yandan yüksek sesle gülerek bir yandan konuşuyorlar.Tabi yazın tüm Türkiye şehirlerinde olduğu gibi ellerinde çiğdem var, ama kabuklarını yere atıyorlar.


Böyle sevimli ve neşeli gençlerin kabukları yerlere atmasından rahatsız olduk. Ama ikaz etsek nasıl karşılanır onu da bilmiyoruz.Bir kaç kere ,(bir durak için bindiği otobüste, yorgun argın oturan gençlerin başında gözlerini dikip bakan emekliler gibi ) şöyle dönüp baktık ama gençler hiç oralı olmadı bile.
Kibarca ikaz edelim diyoruz ama napalım bilemedi k.En sonunda arkadaşın birinin önerisiyle yanımızda ki gazete sayfalarından birinden kocaman bir külah yaptık.Arkadaki gençlere uzatırken de “isterseniz çöpünüzü içine atabilirsiniz” dedik.Galiba müzik sesinden gençler tam olarak ne dediğimizi duyamadılar.
Sonra içlerinden biri, bir avuç çiğdem alıp bizim gazete külahına doldurdu. Biz bir yandan gülüyoruz ama bir yandan da mahcup olduk. Tabi çiğdem alışverişinden dolayı da biraz samimiyet oluştu.En sonunda elimizdeki gazozların olduğu poşeti boşaltıp gençlere yeniden uzattık ,meramımızı anlattık.Bu sefer gençler de gülerek poşeti aldılar.Kabukları içine atmaya başladılar.
Tiyatro bitince çıkarken arkaya dönüp bir baktık ki ne görelim. Evet gençler kabukların bir kısmını poşetin içine atmışlar  ama, poşet de yerde … Tüm tiyatroda yerlerde, oturaklarda gazoz şişeleri, bisküvi, çerez, cips ambalajları ve çiğdem kabukları…
Birkaç gün sonraki bir seminerin çay arasında arkadaşlara olayı anlattım.Gençlerden biri gülerek “ama ben de çiğdem istediğinizi zannederdim” deyince hep beraber yeniden güldük.
Ya maalesef ortak kullanım alanlarına atılan çöpler meselesi ciddi bir sorun.


Yakın bir zamanda Japon turistler Önce Kapadokya da sonra İzmir’ de çöp toplayarak bizi utandırdı.
Sonrasında sosyal medyada  etiketiyle güzel bir kampanya başlatıldı.15 Eylül Dünya Çöp Toplama Günü’nde insanlar çoluk çocuk sokaklarda çöp topladı.Evet bu çöp sorununu tam olarak çözmez belki, ama farkındalık adına güzel bir kampanya oldu.Umarım bu duyarlılığı tüm seneye yaygınlaştırmayı başarabiliriz…


HAMİŞ: Çiğdem,çekirdek kabuğu üzerinde ayrıca durmak istiyorum.Organik çöp oldukları için tabiata metal ve plastik atık kadar zararının olmadığını düşünürdüm eskiden.Öğrendim ki kabuklarda ki tuz toprağı tahrip ediyor,bitki dokusuna zarar veriyormuş.Özellikle yazın parklarda ciddi miktarlarda kabuk oluyor ve temizlenmesi de diğer çöplere nazaran daha zormuş.

10 Eylül 2018 Pazartesi

MEVZU VAR DEDİLER GELDİK !!!


SOSYAL MEDYA LİNÇLERİ


Daha önce paylaştığım Rythm 0 deneyi, insanın içindeki ürkütücü karanlıkları göstermesi açısından modern insan için sarsıcı bir deneyim oldu.Bu deneyin onlarca benzerini günümüz sosyal medyasında yaşadığımızın pek de farkında değil gibiyiz.
Ellerimizdeki akıllı telefonlar bize yepyeni bir yaşam alanı sundu.Bu sanal bir alan olsa da yavaş yavaş yaşamımızı  dönüştürüyor.Artık sanal gerçeklikler normal hayatımızı kurgular oldu.Önce çok masumane başlayan akımlar bir müddet sonra hesaplanamaz boyutlara ulaşıp şirazeden çıkabiliyor…
Sosyal medya linçleri de bu meselelerden biri.
Sosyal medya ,sosyal sorumluluklar için insanları örgütlemede oldukça kullanışlı bir işleve sahip.Kan arayan hastalar,kaybolan çocuklar,yardım gereken engelliler,sahiplendirilen hayvanlarla başladı süreç.Oldukça güzel çalışmalar yapıldı ve hala da yapılmaya devam ediyor.

Sosyal medyanın gücünü fark eden insanlar, bir süre sonra ağır çekim ilerleyen adalet sistemini etkileyerek daha çabuk sonuç alınabileceğini de gördü.Mesela şiddet ve tacize uğrayan mağdurlar için spontane gelişen destek mesajları sonucu, zanlılar çabucak yakalandı ,adli süreçler başlatıldı.
Son kertede ise adaleti kendi sağlamaya çalışan insanlar, çekip sosyal medyada yayınladıkları görüntülerle çok büyük kitlelerden destek buldular.İşte o noktadan sonra ip koptu.
 Bu konuyla ilgili onlarca örnek yaşadık.Erkek arkadaşlarını ayarttığı suçlamasıyla arkadaşlarını dövüp görüntüleri ibret olsun diye yayınladıklarını iddia eden  kızlar.Kızını taciz ettiği iddiasıyla bir genci döven baba.Dilenciyi linç ettiren zabıta.Spor antrenörünü döven kebapçı. Kartopu oynarken cama geldiği  için esnaf tarafından bıçaklanan gazeteci ve daha onlarca olay.İşte bu tarz olaylar sosyal medyada çokça konuşuldu ,adaleti sağladığını söyleyen failler oldukça fazla destek buldu.Hatta kahraman ilan edildi.

Ama bunların ne gibi vahim sonuçlar oluşturabileceği yeterince konuşulmadı.En basitinden Taciz ile suçlandığı için bunalıma girip intihar eden gencin sonradan suçsuz olduğu anlaşıldı.
Teşhir edilen insanın suçlu olduğuna kim nasıl karar veriyor ?  Olay bütünlüğünden kopuk birkaç görüntü ile insanları yargılamak, suçlu ilan etmek doğru mu ? Adaleti tesis etme hakkını kim kime  nasıl veriyor ? Devletin yasal şiddet uygulama hakkı verdiği kolluk kuvvetleri bile hesap verirken bu insanlar nasıl hesap vermekten korkmadan hareket eder ? Ne olursa olsun , nasıl şiddet meşru görülebilir ve de destek bulabilir ?


Şiddet sadece fiziksel de değil .Bir de psikolojik linçler var sosyal medyada.Gün geçmiyor ki birileri topun ağzına konulup linç edilmesin.Bu bir gün ne söylediğini bilmeyen cahil bir ergen oluyor,Bir gün kahvede esnaf amcaların her gün konuştuklarını kameralar önünde tekrarlayan yaşlı bir amca.Bir gün yandaş (!) bir sanatçı oluyor bir gün muhalif (!) bir gazeteci.Normal şartlarda en fazla birkaç yüz takipçisi olan hesaplar bir anda milyonlarca görüntülenme rakamlarına ulaşıyor.En fazla 20 30 kişinin haberinin olacağı kişiler bir anda yüz binlerin meselesi oluyor.
Masumca, hatta safça diyebileceğimiz, okumak için yurtdışına gitmek isteyen kızcağıza ya da burs bulup okumaya çalışan öğrencilerin yardım taleplerine üşüşen yüzlerce insan, zavallı gençlere akıl verip ayar çekti, hatta aşağıladı hakaret etti. ”Tembele iş buyur sana akıl öğretsin” hesabınca, akıl vermek bedava ama sorumluluk almak yürek ister tabi.
İnsanlar iştahla klavye başında birilerini linç ediyor.Kavga küfür kıyamet eksik olmuyor.İnsanlar şahsi meselelerini taraflar üzerinden görüyor.Normalde yanına bile yaklaşamayacağı popüler kültür figürlerini sosyal medyadan takip eden  insanlar,bir gün öncesi göklere çıkardığını bir gün sonra  kitlelerle beraber linç ediyor.Konunun uzmanı bilim insanlarına, düzgün yazabilme becerisinden bile mahrum insanlar ayar çekiyor.Onlarca yılını uzmanlaşmak için araştırma yapmaya hasretmiş uzmanlara, tek kitap okumamış insanlar , sosyal medyada rastladığı bilimsel makalelerle (!) akıl veriyor.Türkçe konuşamayan insanlar dünya siyasetinden  analiz kasıyor,Bir tiwit öncesi ana bacı yapan insanlar ahlak dersi veriyor.
Her sabah uyanan bizler, ilk iş akıllı telefonlarımıza bakıyoruz” bu günün mevzusu nedir abi ? klavyelerimizi ,akıllı telefonlarımızı alıp er meydanına koşalım “ diyerek
Noluyor ? nereye gidiyoruz Allah aşkına…


29 Ağustos 2018 Çarşamba

CUMBADAN RUMBAYA

YEŞİLÇAM FİLMİ TADINDA BİR ROMAN


          Yeşilçam filmlerinde görmeye aşina olduğumuz ne kadar klişe , rol , replik ,konu varsa hepsi bu romanda var.Yeşilçam’ın siyah beyaz  filmleri kadar sıcak ,bizden ve şirin.
Peyami Safa’nın geçim derdinden dolayı müstear isimle yazdığı romanlarından biri. Üstad  tabiri caizse “ağır ağabeyliğine” halel getirecek hızlı üretim olan, daha piyasa işi romanlarında bu müstear ismi kullanmış ki bu romanlar bile onun kaleminin kuvvetini yeterince gösteriyor.”Selma’nı Gölgesi – Cingöz Recai – Cumbadan Rumbaya “ gibi romanlarında müstear isim kullanan Peyami Safa “ nasılsınız ?”  diye soran arkadaşına” nasıl olalım , Server Bedi’den geçiniyoruz “ diye cevap vermiş.


Romanın ismi iki farklı hayat tarzından geliyor. Cumba geleneksel ve fakir mahallelerdeki ahşap evlerin ikinci katındaki kapalı balkon benzeri bir yapı.Cemile’nin eski hayatını temsil ediyor.Rumba ise o dönemin sosyete salonlarında, balolarda popüler olan bir dans çeşidi.Cemile’nin Tahsin Bey vasıtasıyla geçiş yaptığı  modern hayatı temsil ediyor.Bu iki hayat tarzı, iki farklı figür üzerinden sembolize edilmiş.




Konusuna gelecek olursak;  Karagümrük’te yaşayan Cemile  oturduğu mahalleden nefret etmekte Beyoğlu’nda ki bir apartmanda rahat bir hayat düşlemektedir.Bu hayalini gerçekleştirmek içinse her şeyi  yapmayı ,hatta sigorta parasını almak  ve bir apartmana taşınmak için  oturdukları ahşap evi yakmayı bile göze almaktadır.Bu sıralarda ek gelir için kiraya verdikleri bölüğe taşınan kiracılarının, Edebiyat Fakültesinde okuyan genç oğlu Selim’e sevdalanır.
Selim’in babası borç yüzünden hapse düşünce onlara yardım etmenin çarelerini arar.Yakın zaman önce tanıştığı  zengin ve yaşlı Kayserili tüccar Tahsin Bey’in yardım teklifini kabul eder.Yardımın karşılığında Tahsin Bey’in de bir isteği vardır.Beyoğlu’nda tutup, dayayıp döşediği apartmana Cemile’nin taşınmasını istemektedir.Cemile Selim ile babasına yardım edebilmek için teklifi kabul eder ama Tahsin Bey kesinlikle o dairede oturmayacak sadece gündüzleri gelip gidecektir.Ayrıca annesi Asiye ve dul ablası Şahende ile kucaktaki bebeği Altay  hep beraber oturacaklardır.


Tahsin Bey de şartları kabul eder ve Cemile annesi ve ablasıyla beraber apartmana taşınır.Vee olaylar gelişir.
Cemile’nin  doğup büyüdüğü mahalle hayatı orada yaşayan karakterler tam evlere şenlik. Hatta beraberce gittikleri bir baloya tüm mahallenin çabalarıyla hazırlanıp gitmeleri ,orada yaşadıkları olaylar, altını kirleten Altay’ın bezlerini tüm davetlilerin ortasında değiştirmeleri, salıncak kurup uyutmaları öyle tatlı anlatılıyor ki kahkaha atmamak imkansız.Kenar mahalle kavgaları , kadınların çene yarıştırıp kavga etmeleri çok canlı tasvir edilmiş.
Cemile’nin daha sonra katıldığı cemiyet hayatındaki yaşadıkları, umutları, hüsranları, hayal kırıklıkları ustaca kurgulanan olaylar eşliğinde anlatılıyor.




Yani roman tam bir Yeşilçam klasiği diyebilirim. Hatta kendime göre bir cast bile yaptım.
Cemile= Türkan Şoray ; Karagümrüklü Deli Cemile rolü ,delişmen kenar mahalle kızlarının sultanı Türkan Şoray
Selim=Ediz Hun ;  Beyefendi , naif İstanbul delikanlılarının yaşayan örneği  Ediz Hun.
Tahsin Bey= Vahi Öz ;Köylü kurnazı , zengin tüccar tiplemelerinin unutulmaz ismi Vahi Öz. İnanın kitabı okurken onun” Cemilem”  diyen çatallı sesi hep kulağımdaydı sanki.
Şahende= Ayşen Guruda ;  Evde kalmış kızların prensesi, güzeller güzeli Ayşen Guruda
Asiye = Mualla Sürer ; Çilekeş ve saf anne rolünde Mualla Sürer . Onun mahalleden kankası, akıl hocası, gözü açık , iş bitirici Hafize ise Mürüvvet Sim.
Kitap 400 küsur sayfa ama su gibi akıp gidiyor.Hele bu yaz sıcaklarında evde kapanıp kalanlar ya da çalışmak zorunda olanlar için harika bir refakatçi.
Kitabın TRT tarafından dizisinin yapıldığını da öğrendim. Bakalım bulabilirsem onu da izleyeceğim .Ayrıca castım ne kadar isabetli onu da merak ediyorum. J J J
Bu da Sürpriiz Efendim J J J






12 Ağustos 2018 Pazar

RYTHM 0 DENEYİ VEYA KÖTÜLÜĞÜN ÇAĞRISI



23 yaşında siyah kısa saçlı genç bir kadın bir sanat galerisinde dimdik ayakta duruyor. Önünde bir masa ve masanın üstünde bıçaktan güle, bir bardak sudan bir çift ayakkabıya kadar değişen 76 farklı obje. Bir kağıtta genç kadının imzalı beyanı.
-Ben bir objeyim.6 saat boyunca bu masadaki objelerle bana istediğiniz şeyi yapabilirsiniz. Öldürmek de dahil. Hukuki olarak sorumluluğu üzerime alıyorum.
Bu kişi performans sanatçısı  Belgrad doğumlu  Marina Abromoviç. Performansın  amacı, insan vücudunun ve seyircilerin sınırlarını görmek,Performansın adı ise Rythm 0 idi .Performans sanatı tiyatro ,konser vb diğer sanatlardan farklı olarak seyirciyi de işin içine katan etkileşime yönelik bir sanat icrası.Ve bu performans olarak başlayan olay bir süre sonra hiç planlanmadık bir yöne evrilecek ve sosyal bir deneye dönüşecekti.


Bir kısmı aileleri ile gelmiş , düzgün insanlardan oluşan seyirci gurubu ile işler ,başta oldukça iyi gidiyordu. Bazıları gelip sanatçıyla tokalaştı, bazısı eline gül tutuşturdu. Tebessümle sanatçıyı seyreden öpenlerden sonra işin seyrini değiştiren, bir seyircinin sanatçıya tokat atması oldu. Sanatçının tepki vermediğini gören topluluğun davranışları değişmeye başladı.Birisi su bardağındaki suyu sanatçının tepesinden aşağı döktü ,biri gülün dikenlerini batırdı.Sonra birisi kıyafetlerini makasla parçaladı.Sanatçının tepki vermemesiyle topluluğun davranışları giderek vahşileşti.Boynunu jiletle kesip kanını içen ,karnını bıçakla kesenler oldu.Dolu silahı eline tutuşturup boynuna dayayarak parmağını tetiğe yerleştiren birine görevliler müdahale etmek zorunda kaldı.


Çığırından çıkan topluluk sanatçıyı taciz etme işini o kadar ileriye götürdü ki tecavüz etmeye kalkıştılar.Tüm bu olaylar sırasında erkek seyircileri kadınlar da yönlendiriyordu.Gözünden yaşlar ,yaralarından kanlar akan kadını seyirciler oradan oraya sürüklüyorlardı.Olanlardan rahatsız olan bir gurup insan eylemsiz kalmayı tercih etti.
En sonunda topluluktan bir kadın öne atılıp sanatçıya sarılarak öptü gözyaşlarını sildi. Onun harekete geçmesiyle rahatsız olan guruptaki seyirciler yardım etmeye başladılar. Kıyafetlerini bulup üstünü örttüler,yaralarını silip yara bandı yapıştırdılar.Ağzına sigara yakıp verdiler.Su içirdiler.



6 saatin sonunda sanatçının hareket etmesiyle beraber seyirciler dehşet içinde kaçıştı. Performansın sonunda Abromoviç söyle diyecekti;
-Otele geldiğimde saat gece ikiydi. Aynada kendime baktım. Dağılmıştım,saçlarımdan bir tutam beyazlamıştı. Benim hareket ettiğimi ,canlı olduğumu gören insanlar kaçıştı,benimle yüzleşmeye cesaret edemedi.


Sosyal deneye dönüşen bu performans gösterisinde yaşananlar çok konuşuldu. Sanat gösterisine geldiklerine göre belli bir sosyo -kültürel seviyeye sahip oldukları anlaşılan,yanlarında eşleriyle gelmiş,düzgün görünümlü, sıradan insanların topluluk psikolojisiyle nasıl da vahşileşebileceklerini uygulamalı olarak görmek uzmanları dehşete düşürdü.Aslında bu ,özellikle İkinci Dünya savaşında,sıradan  insanların nasıl ve neden vahşileştiklerini anlamaya yönelik sosyal deneyler yapan Milgram, Solomon Asch ve Zimbardo deneylerini destekleyen bir sosyal deneye dönüşen, performans sanatı icrasıydı.

Kendilerinden güçsüz ve savunmasız insanlara karşı herhangi bir yasak ve yaptırım söz konusu olmadığı zamanlarda kitle psikolojisiyle insanların normal zamanda cesaret edemedikleri eylemleri yapabilmeleri miydi olan , yoksa kendilerinin bile farkında olmadıklar vahşet içgüdülerinin çağrısına boyun eğmeleri miydi? Yada  topluluktan farklı hareket ettikleri zaman vahşet eylemlerinin kendilerine de yöneleceği endişesi miydi ? Yoksa kıyısından köşesinden bulaştığı şiddet eylemlerinin toplam boyutunun yanında kendi eylemlerinin sorumluluğunu az görmeleri miydi ? Ya da sonunda yaptırım olmayan eylemleri suç olarak görmemeleri mi? Kim bilir, belki de hepsi…
Bir ansan hiç tanımadığı birisine sırf yapabiliyor !  diye neden zarar verir? Acı çekmesinden nasıl zevk alır? En ufak bir direniş karşısında birey olarak  aslında korkup kaçacakken, toplulukla nasıl bir kahraman kesilir ? Neden insanlar kötülüğe engel olmaya çekinir ?






***

6 Ağustos 2018 Pazartesi

TEK DOĞRU BİZ MİYİZ ? (Etkili iletişim )



İmtiyaz-ı sabit ü seyyarı müşkildir hayal
Zanneder keşti-nişinan sahil-i derya yürür
                                                               Koca Ragıp Paşa

Şair burada diyor ki; yerinde duranlarla hareket edenleri ayırmak her zaman  kolay iş değildir.Zira gemi hareket edince ,geminin içindekiler sahilin yürüdüğünü zanneder.

(Şiirle arası pek de parlak olmayan,hatta baştan sona bir şiir kitabı bile bitirememiş biri olarak bercestelere bayılırım. İki satırla o kadar çok şey anlatır ki…Lütfen şu iki satırı yüksek sesle okuyun ve kulağa gelen kendi  sesinizin tınısını dinleyin.)

***

İletişimi en yalın haliyle anlatacak olursak ; iki birim  arasındaki, birbiriyle ilişkili  mesaj alışverişidir diyebiliriz.

Şöyle bir şey  ; Gönderici (kaynak)è mesaj è kanal è  alıcı  è
                                                ç==== geri bildirim ç=======

İletişimde kaynaktan gelen mesajı alır, kodlar ve açarız.Yani yorumlarız.Her iletişimde yorumlama vardır.Kişiler yorumlarken kişisel özellikler ,kültürel birikim ve inanç önemli rol oynar.İnsanlar  mesajı olduğu gibi değil olmasını istediği gibi alırlar.Gördüğü gibi değil görmek istediği gibi kabul ederler.Tecrübe dediğimiz şey geçmiş deneyimlerimizden elde ettiğimiz mesajların kıyaslanmasıdır.Ve iletişimin önündeki büyük bir engele dönüşebilir,yeni bilgilere ,yeni deneyimlere baştan duvar örebilir.
Kişi genellikle kendini yormayacak,ezberini bozmayacak iletileri almayı tercih eder.Bu da kişisel bir konfor dairesi sağlar.Yani aslında hepimizin kafasında bilgileri  seçen,filtreleyen ve tasnif eden bir editör vardır.Aynı olayları birbirine taban tabana zıt bir şekilde yorumlayan kimseler bunu en net şekilde gösterir.
Kişisel dostluklarda da bunu görürüz. İnsanlar kendilerini yormayacak, kestirilebilir davranışlara sahip ve benzer özellikler taşıyan kişilerle dost olmayı tercih eder.Bu aslında konforlu görünürken insanın iletişim becerilerini zayıflatır.Kültürel zenginleşmeyi sekteye uğratır.İnsanın kendi benzerlerinden alacağı şeyler sınırlıdır ve sadece ezberlerini pekiştirmeye yarar.
Bilgi edinmekte de aynı durum geçerlidir. İnsanlar genellikle kendi inanç ve düşünce yapısına sahip kaynaklardan bilgi edinmeyi seçerken, düşünce konforundan ödün vermezler.Böylelikle de öğrenme ,inceleme,kıyaslama zahmetine girmeden tek tarz beslenmeyi tercih ederler.Sonuçta da hazmedilmemiş  depolanmış bir bilgi yığını elde edilir.Düşünülmüş değil ezberlenmiş bilgiler ,fikir kılığında  seslendirilir.Kof  içi boş cümleler tekrar tekrar söylenmekten öteye geçemez.
İnsan kararının , düşüncesinin ve seçimlerinin doğru olduğunu onaylayacak iletileri  tercih eder.Bu onda algıda seçicilik  oluşturur.
Mesela bir araba almaya karar verdiniz, araştırdınız ve bütçenize göre bir araba aldınız .Ve mesele bitti değil mi? İşte algıda seçicilik ondan sonra da devam eder.Artık aldığınız araba markasını yollarda daha çok görürsünüz.Arabanın yaygın servis ağı,fiyat –performans seviyesi,yakıt tüketiminin benzer türlere göre tasarruflu olması,malzeme kalitesi vs hakkındaki bilgiler daha çok kulağınıza gelmeye başlar.Reklamları daha fazla dikkatinizi çeker.Arkadaşlarınızla araba karşılaştırmalarına girersiniz. Zaten aldığınız bir araba hakkında bu kadar fazla zihinsel mesai yapmanızın sebebi,ne kadar doğru karar verdiğinizi onaylatma ve pekiştirme arzusundan kaynaklanır


***
Bercestemize dönecek olursak, Koca Ragıp Paşa diyor ki ;” etrafında gördüğün şeyler her zaman algıladığın gibi olmayabilir.Yanılıyor olabilirsin.Algılarına düşüncelerine güvenme.Elindeki verileri çeşitlendir”.

***

Hayatımızın her noktasında doğru karar vermek için kaynaklarımızı çeşitlendirmek gerekiyor.Ne kadar faklı kaynaklardan veri toplar ve analiz edersek o kadar doğru neticeler elde ederiz.
Farklı karakter yapısındaki,farklı dünya görüşündeki,farklı inanç sistemine sahip insanlarla kuracağımız dostluklar iletişim becerilerimizi geliştirecek,dünyamızı zenginleştirecek ve sorun çözme becerilerimizi arttıracaktır.
Benzer bilgi ve düşünceleri farklı şekillerde dile getiren on tane kanaldansa  farklı şeyler söyleyen beş tane kanaldan  elde edeceğimiz bilgi, analitik düşünme kabiliyetimizi arttıracak,daha isabetli teşhis yapmamıza imkan sağlayacak,daha  doğru  kararlar almamızı  kolaylaştıracaktır.
Hasılı kelam, bizden farklı insanlarla da arkadaşlık edelim,bizden farklı fikirlere de kulak verelim.Salt  hakikatin bizde olduğundan  ,mutlak ölçünün biz olduğundan o kadar da emin olmayalım.