12 Ağustos 2018 Pazar

RYTHM 0 DENEYİ VEYA KÖTÜLÜĞÜN ÇAĞRISI



23 yaşında siyah kısa saçlı genç bir kadın bir sanat galerisinde dimdik ayakta duruyor. Önünde bir masa ve masanın üstünde bıçaktan güle, bir bardak sudan bir çift ayakkabıya kadar değişen 76 farklı obje. Bir kağıtta genç kadının imzalı beyanı.
-Ben bir objeyim.6 saat boyunca bu masadaki objelerle bana istediğiniz şeyi yapabilirsiniz. Öldürmek de dahil. Hukuki olarak sorumluluğu üzerime alıyorum.
Bu kişi performans sanatçısı  Belgrad doğumlu  Marina Abromoviç. Performansın  amacı, insan vücudunun ve seyircilerin sınırlarını görmek,Performansın adı ise Rythm 0 idi .Performans sanatı tiyatro ,konser vb diğer sanatlardan farklı olarak seyirciyi de işin içine katan etkileşime yönelik bir sanat icrası.Ve bu performans olarak başlayan olay bir süre sonra hiç planlanmadık bir yöne evrilecek ve sosyal bir deneye dönüşecekti.


Bir kısmı aileleri ile gelmiş , düzgün insanlardan oluşan seyirci gurubu ile işler ,başta oldukça iyi gidiyordu. Bazıları gelip sanatçıyla tokalaştı, bazısı eline gül tutuşturdu. Tebessümle sanatçıyı seyreden öpenlerden sonra işin seyrini değiştiren, bir seyircinin sanatçıya tokat atması oldu. Sanatçının tepki vermediğini gören topluluğun davranışları değişmeye başladı.Birisi su bardağındaki suyu sanatçının tepesinden aşağı döktü ,biri gülün dikenlerini batırdı.Sonra birisi kıyafetlerini makasla parçaladı.Sanatçının tepki vermemesiyle topluluğun davranışları giderek vahşileşti.Boynunu jiletle kesip kanını içen ,karnını bıçakla kesenler oldu.Dolu silahı eline tutuşturup boynuna dayayarak parmağını tetiğe yerleştiren birine görevliler müdahale etmek zorunda kaldı.


Çığırından çıkan topluluk sanatçıyı taciz etme işini o kadar ileriye götürdü ki tecavüz etmeye kalkıştılar.Tüm bu olaylar sırasında erkek seyircileri kadınlar da yönlendiriyordu.Gözünden yaşlar ,yaralarından kanlar akan kadını seyirciler oradan oraya sürüklüyorlardı.Olanlardan rahatsız olan bir gurup insan eylemsiz kalmayı tercih etti.
En sonunda topluluktan bir kadın öne atılıp sanatçıya sarılarak öptü gözyaşlarını sildi. Onun harekete geçmesiyle rahatsız olan guruptaki seyirciler yardım etmeye başladılar. Kıyafetlerini bulup üstünü örttüler,yaralarını silip yara bandı yapıştırdılar.Ağzına sigara yakıp verdiler.Su içirdiler.



6 saatin sonunda sanatçının hareket etmesiyle beraber seyirciler dehşet içinde kaçıştı. Performansın sonunda Abromoviç söyle diyecekti;
-Otele geldiğimde saat gece ikiydi. Aynada kendime baktım. Dağılmıştım,saçlarımdan bir tutam beyazlamıştı. Benim hareket ettiğimi ,canlı olduğumu gören insanlar kaçıştı,benimle yüzleşmeye cesaret edemedi.


Sosyal deneye dönüşen bu performans gösterisinde yaşananlar çok konuşuldu. Sanat gösterisine geldiklerine göre belli bir sosyo -kültürel seviyeye sahip oldukları anlaşılan,yanlarında eşleriyle gelmiş,düzgün görünümlü, sıradan insanların topluluk psikolojisiyle nasıl da vahşileşebileceklerini uygulamalı olarak görmek uzmanları dehşete düşürdü.Aslında bu ,özellikle İkinci Dünya savaşında,sıradan  insanların nasıl ve neden vahşileştiklerini anlamaya yönelik sosyal deneyler yapan Milgram, Solomon Asch ve Zimbardo deneylerini destekleyen bir sosyal deneye dönüşen, performans sanatı icrasıydı.

Kendilerinden güçsüz ve savunmasız insanlara karşı herhangi bir yasak ve yaptırım söz konusu olmadığı zamanlarda kitle psikolojisiyle insanların normal zamanda cesaret edemedikleri eylemleri yapabilmeleri miydi olan , yoksa kendilerinin bile farkında olmadıklar vahşet içgüdülerinin çağrısına boyun eğmeleri miydi? Yada  topluluktan farklı hareket ettikleri zaman vahşet eylemlerinin kendilerine de yöneleceği endişesi miydi ? Yoksa kıyısından köşesinden bulaştığı şiddet eylemlerinin toplam boyutunun yanında kendi eylemlerinin sorumluluğunu az görmeleri miydi ? Ya da sonunda yaptırım olmayan eylemleri suç olarak görmemeleri mi? Kim bilir, belki de hepsi…
Bir ansan hiç tanımadığı birisine sırf yapabiliyor !  diye neden zarar verir? Acı çekmesinden nasıl zevk alır? En ufak bir direniş karşısında birey olarak  aslında korkup kaçacakken, toplulukla nasıl bir kahraman kesilir ? Neden insanlar kötülüğe engel olmaya çekinir ?






***

6 Ağustos 2018 Pazartesi

TEK DOĞRU BİZ MİYİZ ? (Etkili iletişim )



İmtiyaz-ı sabit ü seyyarı müşkildir hayal
Zanneder keşti-nişinan sahil-i derya yürür
                                                               Koca Ragıp Paşa

Şair burada diyor ki; yerinde duranlarla hareket edenleri ayırmak her zaman  kolay iş değildir.Zira gemi hareket edince ,geminin içindekiler sahilin yürüdüğünü zanneder.

(Şiirle arası pek de parlak olmayan,hatta baştan sona bir şiir kitabı bile bitirememiş biri olarak bercestelere bayılırım. İki satırla o kadar çok şey anlatır ki…Lütfen şu iki satırı yüksek sesle okuyun ve kulağa gelen kendi  sesinizin tınısını dinleyin.)

***

İletişimi en yalın haliyle anlatacak olursak ; iki birim  arasındaki, birbiriyle ilişkili  mesaj alışverişidir diyebiliriz.

Şöyle bir şey  ; Gönderici (kaynak)è mesaj è kanal è  alıcı  è
                                                ç==== geri bildirim ç=======

İletişimde kaynaktan gelen mesajı alır, kodlar ve açarız.Yani yorumlarız.Her iletişimde yorumlama vardır.Kişiler yorumlarken kişisel özellikler ,kültürel birikim ve inanç önemli rol oynar.İnsanlar  mesajı olduğu gibi değil olmasını istediği gibi alırlar.Gördüğü gibi değil görmek istediği gibi kabul ederler.Tecrübe dediğimiz şey geçmiş deneyimlerimizden elde ettiğimiz mesajların kıyaslanmasıdır.Ve iletişimin önündeki büyük bir engele dönüşebilir,yeni bilgilere ,yeni deneyimlere baştan duvar örebilir.
Kişi genellikle kendini yormayacak,ezberini bozmayacak iletileri almayı tercih eder.Bu da kişisel bir konfor dairesi sağlar.Yani aslında hepimizin kafasında bilgileri  seçen,filtreleyen ve tasnif eden bir editör vardır.Aynı olayları birbirine taban tabana zıt bir şekilde yorumlayan kimseler bunu en net şekilde gösterir.
Kişisel dostluklarda da bunu görürüz. İnsanlar kendilerini yormayacak, kestirilebilir davranışlara sahip ve benzer özellikler taşıyan kişilerle dost olmayı tercih eder.Bu aslında konforlu görünürken insanın iletişim becerilerini zayıflatır.Kültürel zenginleşmeyi sekteye uğratır.İnsanın kendi benzerlerinden alacağı şeyler sınırlıdır ve sadece ezberlerini pekiştirmeye yarar.
Bilgi edinmekte de aynı durum geçerlidir. İnsanlar genellikle kendi inanç ve düşünce yapısına sahip kaynaklardan bilgi edinmeyi seçerken, düşünce konforundan ödün vermezler.Böylelikle de öğrenme ,inceleme,kıyaslama zahmetine girmeden tek tarz beslenmeyi tercih ederler.Sonuçta da hazmedilmemiş  depolanmış bir bilgi yığını elde edilir.Düşünülmüş değil ezberlenmiş bilgiler ,fikir kılığında  seslendirilir.Kof  içi boş cümleler tekrar tekrar söylenmekten öteye geçemez.
İnsan kararının , düşüncesinin ve seçimlerinin doğru olduğunu onaylayacak iletileri  tercih eder.Bu onda algıda seçicilik  oluşturur.
Mesela bir araba almaya karar verdiniz, araştırdınız ve bütçenize göre bir araba aldınız .Ve mesele bitti değil mi? İşte algıda seçicilik ondan sonra da devam eder.Artık aldığınız araba markasını yollarda daha çok görürsünüz.Arabanın yaygın servis ağı,fiyat –performans seviyesi,yakıt tüketiminin benzer türlere göre tasarruflu olması,malzeme kalitesi vs hakkındaki bilgiler daha çok kulağınıza gelmeye başlar.Reklamları daha fazla dikkatinizi çeker.Arkadaşlarınızla araba karşılaştırmalarına girersiniz. Zaten aldığınız bir araba hakkında bu kadar fazla zihinsel mesai yapmanızın sebebi,ne kadar doğru karar verdiğinizi onaylatma ve pekiştirme arzusundan kaynaklanır


***
Bercestemize dönecek olursak, Koca Ragıp Paşa diyor ki ;” etrafında gördüğün şeyler her zaman algıladığın gibi olmayabilir.Yanılıyor olabilirsin.Algılarına düşüncelerine güvenme.Elindeki verileri çeşitlendir”.

***

Hayatımızın her noktasında doğru karar vermek için kaynaklarımızı çeşitlendirmek gerekiyor.Ne kadar faklı kaynaklardan veri toplar ve analiz edersek o kadar doğru neticeler elde ederiz.
Farklı karakter yapısındaki,farklı dünya görüşündeki,farklı inanç sistemine sahip insanlarla kuracağımız dostluklar iletişim becerilerimizi geliştirecek,dünyamızı zenginleştirecek ve sorun çözme becerilerimizi arttıracaktır.
Benzer bilgi ve düşünceleri farklı şekillerde dile getiren on tane kanaldansa  farklı şeyler söyleyen beş tane kanaldan  elde edeceğimiz bilgi, analitik düşünme kabiliyetimizi arttıracak,daha isabetli teşhis yapmamıza imkan sağlayacak,daha  doğru  kararlar almamızı  kolaylaştıracaktır.
Hasılı kelam, bizden farklı insanlarla da arkadaşlık edelim,bizden farklı fikirlere de kulak verelim.Salt  hakikatin bizde olduğundan  ,mutlak ölçünün biz olduğundan o kadar da emin olmayalım.






21 Temmuz 2018 Cumartesi

“YAR1M”



  İKİ YARIM BİR TAM ETMEZ 


YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE EV KURMASINLAR

Bu türkü ile kına gecelerinde oynamayan veya duygulanmayan azdır herhalde. Özellikle sözleri oldum olası içimde bir yerleri inceden sızlatır. Bu sözlerde ailesinden çok uzaklarda yaşamak zorunda kalmış bir kızın çaresizliği, özlemi, sitemi inceden bir duman gibi tüter. Aile bireylerini tek tek anarak yardım dilemesinde ki  çaresizlik … Nasılda iç yakıcı.
Küçükken tatillerde gittiğimiz köyümüzde bu türkünün eşlik ettiği çok kına gecesine katıldım. O kına gecelerinde garipliği çok belli bazı gelinler için dağ köylerinde geldiği söylenirdi kulaklara fısıltıyla. Normal bir evlilik yapma şansı olmayan fakir veya engelli kimselere dağ köylerinden, fakirin de fakiri olarak gelen bu gelinler için, bir daha ailesinin yanına gidebilmek, onları görebilmek hayaldi. Zaten kadının değerinin belli olduğu köylerde bu gelinlerin çaresizliklerini ve garipliklerini bir düşünün.Koruyanı ve arkası olmayan yalnız, çaresiz, bir başına, garip bu kadıncıklar her hareketlerinde belli ederlerdi kendilerini.

Sonra bu evliliklerin benzerlerine başka başka yerlerde de şahit oldum. Buradaki evliliklerde tercih edilen çaresizler! , Doğu’daki fakir köylerden  başlık parası ile alınan küçücük kızlardı.
Yarım böyle bir evliliği anlatan etkileyici bir film. Ege’de bir köyde üzüm bağları olan hali vakti yerinde bir aile zeka engelli oğulları için , fakir bir köyden küçük yaşta bir gelin getirirler.Doğunun fakir ve uzak köylerinden birinde hayvancılık yapan babasına yardım eden Fidan aynı zamanda yetim iki kardeşini de büyütmektedir.15 yaşında ki Fidan kendisinden 20 yaş büyük ama zeka yaşı ancak  7 -8 yaşında olan Salih ile evlendirilir. İki yarımın evlilikleri iki oyun arkadaşı çocuk kıvamında ilerler.

Nikahları kıyılırken Salih’in telaşı kendisine söz verilen akıllı telefona bir an önce kavuşmak iken ,Fidanın haleti ruhiyesi  korku ve tedirginlik. Bu korku ve tedirginliği yüz ifadesiyle 13 yaşındaki oyuncu  Ece Tatay etkileyici bir performansla veriyor.Özellikle Salih’in annesi rolünde ki Hülya Böcekli’nin oyunculuğu çok iyi.Yaz dizilerinde gördüğümüz, takma kirpikli ,rujlu ,badana yapar gibi fondöten sürmüş ,mini etekli köy kızlarının (!) yanında Ece Tatay,  güneşten yanmış doğal ve makyajsız yüzü ,incecik silüeti ve sahici şivesi ile  o kadar duru , güzel ve gerçek ki.Diğer yan oyuncular da aynı oranda doğal ve sahici.
Film bir çok festivalde ödül almış olmasına rağmen bazı eleştirmenlerden olumsuz geri dönüşümler de  almış.Teknik eleştirilerin yanında aldığı en büyük eleştiri ,çocuk evliliklerine dikkat çekmesi gerekirken tam tersine ,bir çocuk evliliği güzellemesi olduğu yönünde.Hem fikir olunan konu oyunculukların iyi olması.Sinematografi,senaryo, film müziği vb teknik eleştiriler uzmanların değerlendireceği bir konu ama ben müziklerini de sevdim
Ben çocuk evliliği güzellemesi olduğu eleştirisine katılmıyorum. Çocuk evliliği konusunu kanırtmadan satır arasında naif bir dille veriyor. Meseleyi anlatmak için   ille ajitasyon yapmak  ,iç karartmak gerekmiyor bence.Evet çocuk gelinler bu filmdeki gibi rahat şartlarda yaşamıyor çoğunlukla.Maalesef çok daha ağır ve insanlık dışı durumlara maruz kalıyorlar.Ama bu filmde çocuk gelinden daha farklı bir hikaye söz konusu.Toplum tarafından eksik görülen iki insanın ,bilinçsiz olsa da birbirini tamamlama çabası.
Çocuk evlilikleri konusunda söyleyecek sözlerim var elbet, ama o başka bir yazı konusu.



Filmde alt metinde anlatılan bir başka konu daha var. Zeka özürlü bir evlada sahip anne babanın çözüm arayışı. Engelli annelerinin en çok üzerinde düşündüğü konu kendilerinin ölümünden sonra çocuklarına ne olacağı. Böyle bir evlat olan Salih’in anne babası da kendilerince  insani bir çözüm bulmuşlar. Salih ile Fidan’ın evlilikleri gerçek bir evlilikten çok iki çocuğun oyun arkadaşlığı.Bunu en güzel anlatan ise, kış için kurutulup hazırlanan erzakları ziyan edeceklerini akıllarına bile getirmeden , birbirlerine su sıkarak oynadıkları sahne .Aile Fidan’a da kendi evlatları gibi davranıyorlar.Memleketinde kalsa daha iyi bir hayatı olması mümkün görünmeyen yetim Fidan’ı bir nevi evlatlık alıyorlar.Ve aslında annenin bir sahnede dile getirdiği gibi “dert birken iki oluyor”.
Tabi engelli bir bireyin sorumluluğunu kendi isteği dışında zavallı bir kızcağıza bırakmak ne kadar etik ? buda diğer bir soru ama, zaten kadına soran kim ?
Yani mesele o kadar basit değil.
Filmi sevdim.Naif ,zaman zaman tebessüm ettiren bazen da inceden bir yerleri sızlatan sahici bir film.
Fidan’ın da racona uyup kayınvalidesini çekiştirdiği sahne favorim oldu. Ne kadar küçük ve cahil de olsa kadın kişisinin  erkek üzerindeki etkisi , hemcinslerimle gurur duymama sebep olsa da, bir yandan da tırsmadım değil.
Bence iki yar1mdan, bir Film!  olmuş…

14 Temmuz 2018 Cumartesi

BURASI SOSYAL MEDYA


BURADA GÖRGÜ KURALLARINA LÜZUM YOK ... mu ?



“Mirim bizim zamanımızda Beyoğlu’na en güzel elbiseler giyilmeden çıkılmazdı.Hanımefendiler şık şıkıdım tayyörlerini giyer dantel eldivenler ,tüllü şapkalar takarlardı.Biz de Grand tuvalet onlara eşlik ederdik.Taş plaklarda Müzeyyen Senar, Münir Nurettin dinlerdik”  diye anlatan amcalar yerini yeni nesle bıraktı.
“Biz sokaklarda oynayan son nesildik.Çember çevirir ip atlardık.Kilimleri kaldırıma serer evcilik oynardık .İlk cep telefonunu amcam almıştı .Sahra telefonu gibi antenli falan ,kocaman bir şeydi.Dünyanın parasını verdiydi “ diyen nesil daha 20 sene öncesini anlatırken tarih öncesinden kalma muamelesi görür oldu.
Daha yeni yeni  oturmaya başlarken ekran kaydırarak akıllı telefon öğrenen nesil ,sanal dünyalarında yaşar ,mutlu mesut sosyal medyada boy gösterirken  beklenmedik bir şey oldu.
“Aha ekranı kaydırıp telefonu açtım”  diye sevinç çığlığı anlatan amcalar teyzeler birden feysbuk(!) u işgal ettiler.”Aslan yeğenim”, “teyzesinin kuzusu” ,“hanimiş benim oğluşum” diye yorum yazarak , gençleri yerin dibine batırıp renkten renge soktular bu  teknolojik işgalciler!
Haliyle yaşam alanlara daralan “Homo Zappiens’ler”   yeni sosyal medya mecralarına göç ettiler. Buralarda Dijital göçmenler  den kurtulduklarını düşünürken Dijital melezler ” naber ? bak  biz de geldik “  diye cee !  yaptılar “cyber kids’lere”.

Bu çekişmenin en renkli atışmalarını daha yakın zamanlarda twitter de gördük. Özgüvenlerini küstahlık ! boyutuna taşıyan  cyber kids’ler  #30YaşÜstüTwitterdanDefolsun diye heştek!  açtı. Onların ataklarına 30 yaş üstü teknoloji melezleri  #ErgenlerTivitirdenGitsin  diye karşılık verdiler. ”Siz doğmadan biz buralarda tivitleşiyorduk, siz gidin instagramda dudak büzüp tepeden resim çekin ,bak harçlığınızı keseriz görürsünüz “ yollu azarladılar. Aralarında ki farkı  twitter yazışlarındaki  fark en güzel şekilde anlatıyordu.
Hasılı kelam artık sosyal medya hayatımızın bir gerçeği ,olmazsa olmazı oldu... İyi de oldu...
Popüler kullanımından bağımsız olarak, sosyal medya oldukça etkili bir mecra.Artık geleneksel medya oldukça biçim değiştirdi.Eşik bekçileri denetiminde kağıda basılan geleneksel medyanın yakın gelecekte tamamen dijitalleşmesi öngörülüyor.     Ekran başında oturup haberler beklenen günler çok geride kaldı. Artık her an her yerde habere ulaşmak mümkün.İki saat içinde haberler eskiyor ki ; nerde kaldı yarın sabah çıkacak gazeteleri beklesin insanlar.
Geleneksel medyadaki tek taraflı bilgi akışı yerine sosyal medya çift taraflı bilgi akışını sağladı.Artık okuyucu vaya izleyiciler sadece haber tüketen değil aynı zamanda üreten konumunda.Tek kaynaktan akan bilgilerin  yüzlerce bazen binlerce kaynaktan iletilmesi bilginin kontrolünü zorlaştırdı.”Hakikatin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır “ önermesi artık çok daha kısa sürelerde gerçekleşir oldu.

Kişiler ve ülkeler kıtalar arasındaki mesafeler kalktı. Artık dünyanın her yanına saniyeler içinde ulaşarak bilgi alışverişi yapabiliyoruz. Eskiden ulaşılması yıldızlar kadar uzak görünen yıldızlar (!)  artık bir tık  kadar yakın.
Sanal bile olsa sosyal bir alan olduğu için de, insanların bir arada yaşamasını kolaylaştıran, düzen getiren sosyal kurallar ve normlar oluşması gerekti haliyle. Ama birbirinden tamamen farklı değer yargılarına kültürel birikimlere sahip, farklı kuşaktan hatta farklı coğrafyalardan, farklı dil ve dinlerden olan insanların ortak değerler, kurallar, normlar belirlemesinin zorluğu da ortada.

Ortak bir çok noktaya sahip toplumlarda bile geleneklerin , kuralların oluşması ,toplumsal mutabakatla kabul edilip içselleştirilmesi ,kuşaklar arasında devredilmesi  nesiller ve yıllar alırken bunun sanal ortamlarda  gerçekleştirilmesini kısa sürelerde beklemek çok gerçekçi görünmüyor.
Ama bu kuralsızlığın açmazlarının zararlarının da hepimiz farkındayız.
Aslında oldukça yararlı olan sosyal medya mecraları bilinçsiz kullanımla bir  çöplüğe dönüşüyor.
Hele de gerçek hayatında toplum baskısı yüzünden kendine çeki düzen vermek zorunda kalan insanlar , gerçek kimliklerinden sıyrılıp  sanal isim ve resimlerin arkasında,her türlü baskıdan azade, tabiri caizse tam bir  mahalle kabadayısı gibi terör estirir oldular.
Sosyal kompleksler, kişisel açmazlar , vıcık vıcık görgüsüzlüklerle küstahça sergilenir oldu.Trollerden bahsetmiyorum burada. Normal hayatta hemen etrafımızda yakınımızda olan, aynı ortamlarda alışveriş ettiğimiz , aynı merdivenlerden çıktığımız , aynı parklarda oturduğumuz normal sıradan insanlar. Paylaşımların altındaki yorumlara  biraz göz atmak bile ne dediğimin anlaşılmasına yeterlidir diye düşünüyorum.
İşin suç boyutunu oluşturan taciz, sanal zorbalık,kişisel hayatın gizliliğini ihlal, virüsler, korsan yazılımlar aracılığıyla yayılan kötü niyetli içerikler elbette ki güvenlik güçlerinin görev alanı.
Ama günlük hayatımızdaki sosyal medyada görgü kurallarına normlara şiddetle ihtiyaç duyulduğu da bir gerçek .Bunlar otokontrol mekanizmalarının devreye sokulmasıyla , sosyal ödül ve ceza uygulamalarıyla mümkün olacaktır.Okullarda eskiden görgü krallarının ders müfredatına konulması benzeri uygulamalar olabilir.Mesela ,Medya Okur Yazarlığı derslerinin eğitim müfredatına alınması için kamuoyu oluşturulabilir.

Normal hayattaki değişimlere ayak uydurmakta zorlanan insanların hızla değişen , yenilenen , hatta  anında eskiyen  dijital alanda bunları kısa sürede gerçekleştirmesi de o oranda zor ama yine de mümkün.
Herhalde burada en büyük görev dijital yerlilerle dijital göçmenler arasında bir geçiş nesli olan dijital melezlere düşüyor. Her iki kuşağın davranış kalıpları hakkında bilgi sahibi olan, her iki kuşağa ait davranış özellikleri gösteren melezler bu konuda daha yetkin ve zannedersem de bu konularda daha gönüllü. ”De ayrı yazılır” hatırlatmaları bir espriye dönüşse de , aslında etkili oldu ve yazım kurallarına daha dikkat eder olduk.
Ne dersiniz bu görgü kurallarını tespit ederek mi başlasak işe.
Mesela  büyük harf kullanmanın normal hayatta ki karşılığının ,karşıdaki kişiye bağırmak anlamına gelmesi gibi… J J J



Hamiş  ( Dijital yerli , dijital göçmen  kavramlarını ilk defa Marc Prensky ortaya atmıştır.)

Görseller deki görgü kuralları,Almanya'ya giden işçilere İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun dağıttığı el ilanlarından alıntı 


8 Temmuz 2018 Pazar

NEREDEYİM BEN ? BURASI NERESİ ?




Sabah erkenden kalktınız,alel acele kahvaltınızı yapıp uykulu gözlerle kendinizi  dışarı atıyorsunuz.Asansörden inip , apartman kapısından dışarı çıkarken neşeli kahkahalarla gayri ihtiyari arkanıza dönüyorsunuz.
Zemin kat komşunuz balkona kurduğu masanın başında, etrafında konukları “dostlarımızla kahvaltı keyfi “diye sesleniyor, elindeki  çay bardağını size doğru kaldırarak.
“Uyku sersemliğim daha geçmedi “ diye düşünüyorsunuz, komşunuzun davranışına bir anlam veremeyerek.
Otobüs  durağına varıyorsunuz. Allah’tan durakta oturacak boş yer var. Bir el sırtınızı dürtüyor.Arkaya bakıyorsunuz ,hiç tanımadığınız bir insan “arkadaş olalım mı “diye soruyor.Cık  yapıp önünüze dönüyorsunuz.
Güzel bir küçük hanım ayaklarınız çapraz yapıp belini kırarak,  etek uçlarını iki yana açmış duruyor.” Eteğim & marka , Bluz % marka , Ayakkabılarım !! marka , nasıl ?  güzel ama, değil mi?” diye kıkırdıyor. Etraftakilerden 5 kişi “beğendim” diye cevap veriyor.

“Ne oluyor? “ diye düşünmeye vakit kalmadan bineceğiniz  otobüs durağa yanaşıyor. Oturacak yer tabi ki yok,arkaya doğru ite kaka ilerliyorsunuz. Otobüsün arkalarından biri  ön taraflara doğru kime olduğu belirsiz, bağırarak küfrediyor  ”… takımı tutanlar….”  Yanınızdaki koltukta oturan ise X partisine oy verenlere ağzına geleni söylüyor , bağıra bağıra. “İnsanlar kafayı mı yedi ?” diye düşünerek camdan dışarı bakmaya başlıyorsunuz.Otobüs kırmızı ışıkta  beklerken , yan tarafta duran spor  Mercedes’in  sürücüsü  sesleniyor”. “Baba mirası değil alın teri. Beğendiniz mi ? ”
Otobüsten inip hızlı hızlı işyerinize giderken ,parktaki bir bankta oturan genç kadın elinde tuttuğu çiçek buketini  öne doğru uzatarak sesleniyor “baak , kocişimin yıldönümü armağanı ,bileziğimde yakıyor ama di mii ?”  Hemen yanında ,ayakta bir genç kız sevinçle zıplıyor” sevgilim evlenme teklif etti .Tek taşıma bakın,tek taşıma bakın ”derken parmağındaki yüzüğü gösteriyor diğer eliyle.Genç bir baba bebeğini öne uzatıyor “bakın bakın  oğluşum baba dedi.İlk kelimesi baba oldu” Parkın arkalarında bir sıraya oturmuş delikanlı elindeki bira kutusunu ileri doğru uzatarak sesleniyor “Cuma’nız  mübarek olsun “

Sersemlemiş bir halde işyerinin kapısından içeri girerken önünüzü muhasebe departmanından Zuhal Hanım kesiyor elindeki keki size doğru uzatarak “bak çikolatalı kek,ben yaptım,güzel ama değil mi?” Siz şaşkın şaşkın” evet güzel “ diye gevelerken etraftaki diğer çalışanlar iki elinin baş ve işaret parmaklarını birleştirerek  kalp işareti yapıyorlar.
Yanlarından hızla geçerek  masanıza varıyorsunuz. Tam sandalyenize kendinizi atıp bir oh çekeceksiniz telefonunuz çalıyor.Patron odasına çağırıyor.Bu kadar acele ne olabilir diye düşünerek patronun odasına varıyorsunuz.
Patron “bu hafta sonu İbiza’da tatildeydik “  diye söze başlıyor.”Kalamar çok iyiydi ama balık çorbası vasattı. Yemek yediğimiz lokantada yan masada dizi oyuncuları vardı gurupla gelmişler.”
-Bak bunlar da golf takımım .İki hafta sonra Antalya’ ya golf oynamaya gidiyorum.
Yok yok,merak etmeyin. Kabus görmüyorsunuz sosyal medyada geziniyorsunuz …

21 Mayıs 2018 Pazartesi

VAR MI MEDENİYET GİBİSİ...



Çok eski zamanlarda, taaa sosyal medyanın spot ışıklarıyla henüz aydınlanmadığımız karanlık zamanlarda, kadıncağızın birine kocası pahalı bir çift küpe almış.
Kadıncağız büyük bir hevesle küpeyi takınıp arkadaş oturmasına gitmiş. Eh takındığı küpeleri gösterecekte, nasıl  yapsın da” görgüsüz” yakıştırması yapılmadan göstersin.
En sonunda dayanamamış, saçlarını ensesinde toplayarak ,başını öne uzatıp küpelerini sallaya sallaya anlatmaya başlamış
-A dostlar, bu gün gelirken kocaman bir köpek önüme durdu, kafasını böyle böyle sallayıp havladı .Bi korktum bi korktum…
Parlayan küpelere hayranlıkla bakan dostların arasında bir kadın ortaya atılmış.Yaldır yaldır  bileziklerini şıkırdatarak , kolunu öne doğru bi şey kovar gibi uzatıp sallamış;
-Hoşt …hoşt …yapaydın ya kardeş  demiş…
Eh şükür artık sosyal medya icad oldu da böyle dertlerimiz kalmadı . Koçişlerimizin (!) ,aşkitolarımızın (!)  aldığı hediyeleri “görgüsüzlük”  diyecekler diye korkmadan milletin gözüne gözüne sokuyoruz.
Bizden öncekilerin çektiklerine bir bakın.Ah ! ne dertler ne dertler …Allah bu feysbuk ile istagramı icad edenden razı olsun .
Var mı medeniyet gibisi canım…

13 Mayıs 2018 Pazar

REKLAMLAR ASLINDA NE SATIYOR ?


Anneler günü vesilesiyle yer gök reklam oldu.Oldukça güzel ve kreatif reklamlar görüyoruz.Bir çoğunu ben de zevkle izliyorum.
“Anneler her şeyin en iyisine layık” diyerek  yaptıkları kampanyalarla, firmalar mal stoklarını eritiyor ,bir sonraki özel  günün hazırlıklarına başlıyorlar.

Reklam nedir diyecek olursak ,en yalın haliyle bir ilan.Üretici açısından “bak senin şu ihtiyacını karşılayacak ,şu şu özelliklere sahip bir ürün ürettim” diyor.Tüketici açısında da .”Şu ihtiyacımı karşılamak için ,hangi özelliklere sahip ,nasıl bir ürün satın alabilirim”in  cevabını veriyor.
Acaba salt bu mudur?
İhtiyaçlar hiyerarşisinde en alt basamaktaki fizyolojik ihtiyaçlarımız kadar önemli olan psikolojik ihtiyaçlarımız da var ve bunlar daha üst basamaklarda yer alır.Güvenlik ,sevme sevilme,saygı duyulma,ait olma,kendini gerçekleştirme gibi ihtiyaçlar en az fizyolojik ihtiyaçlar kadar hayatidir.Ve reklamlar sattıkları ürünle beraber bizim bu ihtiyaçlarımızı da karşılayacağı vaadini bilinç altımıza gönderir.


Bir bulaşık deterjanı reklamının arka fonun u gözlemleyin.Kocaman geniş bir mutfak.Son model beyaz eşya,şık mutfak mobilyaları,göz alıcı zarif porselenler-seramik kaplar,geniş aydınlık camlar yada şıkır şıkır aydınlatmalar.Ve reklamı yapılan bulaşık deterjanı “elleri yıpratmadan en ağır bulaşıkları söküp atacağını ve elleri yumuşacık yapacağını “ vaat ediyor.Orda “  ya Allah aşkına ,böyle bir mutfağı olan kadın bulaşıkları elinde mi yıkar ? “ demek en azından hedef kitle olan ev kadınlarının aklına gelmez.
Burada reklamın amacı, 5 liralık değeri olan deterjana  15 lira fiyat ödemeyi gözden çıkartacak bir strateji geliştirmektir.Aslında orada pazarlanan bir hayat tarzıdır.Ev kadınının bilinç altına o reklam, deterjanla beraber o mutfağı ve hayat tarzını da pazarlar.
Aynı şekilde meşhur cafe zinciri  reklamlarında pazarlanan, karton bardaklı kahveyle beraber metropol yaşamı ve plazalarda beyaz yakalı bir iş hayalidir. Yoksa porselen bir fincandaki kahvenin tadını ,karton bardaklı  kahvenin vermesi mümkün mü ?
Bu örnekler arttırılabilir.Reklamlar bize der ki  “bak ait olmak istediğin toplumsal gurup bizim şu ürünlerimizi kullanıyor,sende kullanırsan oraya ait olabilirsin”.
Reklamlar bize diyor ki “o özendiğin başarılı kadınlar bizim şu ürünümüzü kullanıyor.Başarı mı istiyorsun ? sen de  bizim ürünümüzü  dene”.
Reklamlar bize diyor ki “hayalini kurduğun üniversitedeki gençler, benim şu içeceğimi içiyor”.
Reklamlar bize diyor  ki “saçını benim şampuanımla yıkarsan karşı cins seni sever”.
Vs vs.
Reklamlarda sadece adı geçen ürün pazarlanmaz.Orada pazarlanan bir pakettir.Ve bu ürün bizim psikolojik ihtiyaçlarımızı da gidereceği alt mesajıyla beraber pazarlanır.Böylece reklamı yapılan ürüne çok daha fazla para ödemeye bizi ikna eder.Amerika’da alt gelir gurubunun beslenme tarzı olan fast-food  hamburgerlerin bizde üst gelir gurubuna hitap edecek şekilde piyasaya girmesi ve onlarca çeşit lezzetli ve sağlıklı , sıcak ve soğuk içeceklerimiz olmasına rağmen ,(sağlıksız olduğu kanıtlanmış olan) cola markalarının, geleneksel değerlerimizin ambalajına sarılarak en ücra köydeki  teyzelerin –amcaların  bile mutlaka sofraya koyduğu bir içeceğe dönüşmesi bu stratejinin başarısının en somut kanıtıdır. Cola reklamlarında ki , açık alanlara kurulan kocaman kalabalık neşeli sofraları gözünüzün önüne getirin.Aslında bizim özlediğimiz sofraların resmini çizer bize,sonra da bu olmazsa bunlar  da olmaz diyerek, o cola’yı sofraya koyar.
Yani reklamların arka fonunda gördüğümüz hiçbir nesne,hiçbir müzik öylesine seçilmez .Her biri ince ince düşünerek  planlanarak konulur.
             Reklamlar her yerde karşımıza çıkarak gün boyu bizi adeta bombardımana maruz bırakır.Birinden kaçarsak birine maruz kalırız .Ve böylece ihtiyacımız olmayan bir çok ürünü ihtiyacımız zannettirir veya ihtiyacımız olanı, değerinin çok üzerinde bir ederle almaya bizi ikna eder.
            Peki tüketiciler olarak biz ne yapalım?
            Bu cevabını herkesin kendi vereceği bir soru bence...



4 Mayıs 2018 Cuma

DEEP CAN'A SEVGİLERLE.



     Blog mahallesinden arkadaşlar Kraliçemiz Deeptone’a  sürpriz yapmak için organize olmuşlar.Ne de güzel yapmışlar.
     Kraliçe veya Prenses; artık o hangisini kabul ederse.Sıfatlar o kadar da mühim değil ama şu bir gerçek ki blog yazan çoğumuzun yüreğine  bir şekilde dokunmuş,teşvik etmiş,yardıma koşmuş ,gönlü güzel,kalemi güzel bir ansan.
     Bu kadara şeyi hayatının neresine ,nasıl sığdırdığına hayret ettiğim bir atom karınca.Bir çocuk naifliği ile yaptığı yorumlarla insana enerji veren sevgi kelebeği.
     Bazı sabahlar onun yorumlarıyla başladığım günümde, yüzüme kocaman bir gülümseme oturttuğu çok oldu.Sen hep hih hi diye gül deepcan.Sevgiyle kal.
     Onun bloguna yaptığım bir yorumu burada paylaşarak bitirmek istiyorum.Bunu okuyacak bir arkadaşın Deep’i yeni tanıyacağını zannetmiyorum,zira o herkesten önce muhakkak bir uğramış,tanışmıştır.Ne zaman yeni bir blog bulsam heyecanlanıyorum "acaba Deep'den önce keşfetmiş olabilir miyim?" diye ama bir bakıyorum ki ,tırmandığı zirveye bayrağını diken dağcı gibi Deep o bloga yorum bırakmış. J J J 

      ***
      DEEP TONE
      Aha bak Deep bir adet komlo teorim vaar…
      Ben seni çözdüm.Öncelikle sen “sen “değilsin.Siz siniz.Zira deep tone  8 kişiden oluşan bir ekip.DEEPTONE'da ekibin adının baş harflerinden oluşan bir kod.Yoksa bu kadar iş bir kişinin harcı değil.D= Derya   E= Emel   E=Eylem    P=Pervin     T=Tekin     O=Oya  N=Nazan   E= Esra

      Şimdi  D= Derya ekibin başı ve aynı zamanda  da beyni. …Sade ve Derin blogundaki paylaşımları o kaleme alıyo…
      E= Emel ; Deryanın yardımcısı sosyal medya işlerinden sorumlu.Sosyal medya takip ve paylaşımlarını o yapıyo….
      E=Eylem ;Adı üstünde gurubun eylem planlarını hazırlıyor. Yeni blogları o keşfediyo ,Keşfedilen bloglara yorum yazıyo...
      P=Pervin  ;Fimleri takip sorumlusu.Filmleri seçiyor ve izliyo,özet çıkarıyo…
      T=Tekin ;gurubun tek erkek elemanı(idare edin artık,T ile kız ismi bulamadım) Teknik sorumlu.Header, görseller, temalar falan o hazırlıyo…
      O= Oya ;Müzik sorumlusu.Müzik öneri listelerini hazırlıyo…
      N=Nazan  ; Kitap sorumlusu.Kitapları okuyup özet çıkarmakla vazifeli…
      E= Esra; Ayy aman ona da bişey bulamadım.Herhalde o da çay kahve ,getir götür işleri falan yapıyordur.Ne bileyim işte…
      Şimdi eylem planınız şu.Adım adım bloglar alemini ele geçirmek.Diğer bloggerlerde yetersizlik algısı oluşturmak. Bayaa bir mesafe katettiniz. 2207 kişiyi ele geçirdiniz…(amanın ! o zamandan beri 36 kişiyi daha ele geçirmişler) 
      De tıkandığım nokta neden bunları yapıyorsunuz ???
      Para desen blog reklamlarından zengin olmuş blogger yok…
      Şöhret desen blog alemi olarak anca bi Pucca’yı çıkarabildik ,başka da biri olmadı.Zaten o da hemen kitap ,köşe falan derken bizi bıraktı…
      Güç desen Milyon takipçilere  ulaşan sosyal medya  fenomeni olma şansınız blog da yok..
      Şimdi kara kara amacınızı düşünüyorum İyimi…

      ***

      Hamiş:(Bu yazıyı bir espri olarak yazdım ama yine de ciddi ciddi düşünüyorum.Bu kadar üretim  ve enerji ,bir kişinin harcı  nasıl olabilir ?  J J J )

      Yüzünde hep kocaman bir gülümseme olsun güzel insan ,sevgi kelebeği Deep can

3 Mayıs 2018 Perşembe

STRES SARMIŞ DÖRT BİR YANIMI




Geçmiş zamanların birinde , iki genç birbirine sevdalanır.Durumu öğrenen aileler araya girer gençleri baş göz etmeye karar verirler.Oğlan evi dünürcü gitmek için gün belirler ,kız tarafına haber verilir.
Kız tarafında hazırlıklar tam gaz başlar.Anne gelin adayı kızı su getirmesi için, köy çeşmesine gönderir.Çeşmeye gelen genç kız testisini doldururken hayallere dalar.Sevdiği genci düşünürken gözü çeşme başındaki ağaca takılır ve birden hayalleri yön değiştirir
“Akşam Ali’nin ailesi beni istemeye gelse.Babam beni Ali’ye verse.Güzel bir düğün yapsak.Sonra bir çocuğumuz olsa .Adını Veli koysak.Sonra Veli çeşmeye su içmeye gelince bu ağacı görse.Sonra ağaca tırmansa.Ağaçtan inerken ayağı kayıp düşse ve ölse.Ben anne olarak nasıl dayanırım.”Yufka kalbi dayanamaz ve hıçkırarak ağlamaya başlar.

Kızın gelmediğini gören annesi küçük kardeşini ablasını aramaya gönderir.Ablasını çeşme başında ağlarken gören kardeş merakla koşar ve ablasına neden ağladığını sorar.Zavallı kızcağız kafasındaki senaryoyu hıçkırıklar arasında anlatır ve en sonunda “söyle kardeşim ben anne olarak bu acıya nasıl dayanayım  ? “ der.
Hikayeyi ablasından dinleyen  küçük kardeş “sen annesi dayanamazsında, ben dayısı olarak nasıl dayanayım”  diye oda başlar ağlamaya.
Çocuklarının gelmediğin gören anne söylenerek çeşme başına varır ve birbirlerine sarılarak ağlayan kardeşleri görerek telaşla yanlarına koşar.

İki kardeş bu sefer bir ağızdan hikayeyi anneye anlatırlar.Hikaye boyunca gözleri yaşaran anne de feryat figan ağlayan koroya katılır.”Sen annesi,sen dayısı olarak dayanamazsınız  da ben annanesi olarak Veli’me nasıl dayanırım”
Ev halkının ortadan kaybolmasını merak eden baba da en sonunda çeşmenin yolunu tutar.Koro hıçkırıklar  arasında evin babasına acıklı hadiseyi anlatır.Hayretle dinleyen baba “siz dayanamazsınız da ben Velime nasıl dayanayım “ diyerek duruma son noktayı koyar.
Sonunda Ayşe’yi  Ali’ye vermekten vazgeçilir ve Veli kurtulmuş olur.
***
Küçükken annemden dinleyerek, güldüğüm hikaye belki de hayatta çoğumuzun yaşadığı bir gerçeklik.
Olaylar tepki verirken sadece o anki değil geçmiş tecrübelerimizi ve yaşanmışlıklarımızı devreye sokarak yorumlar ve karar veririz.Geçmişteki olumsuz tecrübeler,hayata bakış açımızı ve olayları yorumlayışımızı olumsuz noktada etkiler bir  stresli kaynağına dönüşebilir.


Stres günümüzde  hepimizi olumsuz etkileyen bir durum.Bunda teknoloji ile  modern iş ve yaşam tarzının getirileri büyük olmasına rağmen bizim bakış açımızda oldukça etkili.
Günlük hayatımızda stresten kaçış mümkün olmadığı gibi ,aslında stres zannettiğimiz gibi kurtulunması gereken bir illet  değil,bedenimizi ve zihnimizi harekete geçiren , yönetilmesi gereken bir enerjidir.Stres hayatımızın doğal bir parçasıdır
Stres vücudumuzun kendini savunmak için devreye soktuğu doğal bir mekanizmadır.Sıkıntılı bir durum karşısında bedenin verdiği psikolojik ve fizyolojik tepkiler zinciridir.
Kalp atışının hızlanması,el terlemesi,kan şekerinin yükselmesi  gerginlik ve stres belirtileridir.
Stres bedensel olarak baş ağrısı,uykusuzluk,iştah artması veya azalması,sinirlilik yaparken zihinsel olarak da iç sıkıntısı,gerginlik,düşük özsaygı gibi ?? meydana getirir.
Öncelikle hayata ve olaylara karşı bakış açımızı değiştirerek başlayabiliriz. Beyin kandırılmaya müsait aptal bir organdır.Olayları olduğundan çok daha büyük algılama potansiyeli  vardır.Olumlu düşünmeyi öğretmek mümkündür.
Olacağından kaygılandığımız şeylerin % 40 ı hiç gerçekleşmez.Tüm kaygıların % 30 u geçmişten kaynaklanır.% 12 si kişiler arası iletişim bozukluğu kaynaklı iken %10 da sağlıkla ilgilidir.
Aslında kaygıya değer kısım ancak % 8 lik kısımdır.Bu % 8lik kısım tüm hayatımızı etkileyecek bir cendereye dönüşebilir.
Hayır diyebilmek ve olumlu düşünmek önemlidir.İletişim kalitemizin artması stres düzeyimizi kayda değer oranda azaltacaktır.


Stres kontrolü için neler yapabiliriz ?
- Günde mutlaka bol su için.Susuzluk baş ağrısı yapacağı gibi gerginlik ve sinirlilik de yapar.
-Haftada 3-5 kez yarım saatlik fiziksel egzersiz yapın
-Gevşeme tekniklerini öğrenin
-Sigara ve alkolün depresyonu tetiklediğini unutmayın
-Hoş görülü olun
-Zamanı yönetmeyi öğrenin
-Eğlenmeyi ihmal etmeyin
-Gülümseyin,gülün ,konuşmalarınızda esprilere yer verin
-Kendi kendinize konuşurken güzel şeyler söyleyin
-Her şeyi basitçe ortaya koymaya ve anlamaya çalışın
-Kişisel amaçlar belirleyin
-Yeterli miktarda uyuyun.Ne fazla ne az.
-Affedici olun.Merhametsizlik ve haset tükenmenize yol açar
-Ümitli olun.Ümit bir kas gibidir,geliştirin
-Kişisel gelişime vakit ayırın
-Egzersiz,spor  yapın
-Düzenli dengeli ( protein,vitamin,karbonhidrat vb tüm öğeleri alarak)beslenin
-Doğal vitaminler alın,özellikle E,D,B,C Vitaminlerini
-Kafein ,alkol,sigara,aşırı yemeden uzak durun
-Bir kenara para saklayın.


  ** èUNUTMAYALIM! Durumun kendisi değil,bakış açımız stres kaynağıdır .Amacımız Stresten Uzak Bir Yaşam Değil ,Stresle Etkin Bir Şekilde Başa Çıkabilmektir. ç



26 Nisan 2018 Perşembe

DANTEL DEVRİMİNİN ARDINDAN






“Bir ben vardır ben de,benden içeru” beyitindeki  gibi “içimdeki benleri” keşif yolculuğumdan daha önce bahsetmiştim.istersen bir bak
“Kimim ben ?” yolculuğumdaki heyecanlı keşiflerim devam ediyor.
Dantel & Domestik  kazan kaldıralı beri bizde pek çok şey değişti. Dantel & Domestik , Entel’e karşı “dantel devrimi” gerçekleştirdiklerini iddia ediyorlar. Entel “Kadife Devrime “gönderme yapan  kafadarlara burun kıvırdı ama onlar umursamadılar bile.


Domestik ilk iş, kolları sıvayıp aile yemeği için bir kazan sarma yaptı.Pek beğenilince de işi büyüttü  waffıle  sardı.İçli köfteler, sarmalar ,supangleler ,meyve salataları vs sayesinde itibarı  bayağı yükseldi evde.
Enteli bir köşeye oturtup dizlerine depresyon battaniyesini serdiler.Sıcacık yumuşacık battaniyesiyle “hal “edilmiş eski sultanlar gibi köşesinde oturuyor . Bilgisayarı önüne verdikleri için tabletine el konulmasına fazla ses etmedi . Şimdilerde kent Sosyolojisine,Sosyal Psikolojiye  merak sadır . Ekümenepolis ve Tarlabaşı belgeseli  tarzı yapımlarla haşır neşir.Bir de Miyazaki’nin animasyonlarını pek beğendi”.Bizim masallarımız neden böyle çekilmiyo ?”  diye iç geçirerek izliyo.Domestik,meyve salatasını.sütlü kahvesini,çayını- çerezini eksik etmediği için de şimdilik pek ses etmiyor.

Zavallı Entel’in kitaplarını okuduğu Tablete el koyan Dantel & Domestik kafadarlar  ,Drop Dead Diva  ve  Unbreakable  Kimmy  Schmidt  yüklediler.Dizilerin şefkatli kollarında tüm dertlerinden arınmış mutlu mesut dizi izliyorlar.
Drop Dead Diva  kariyerinin başındaki  genç manken Deb’in  kazada öldükten sonra yanlışlıkla ,başarılı ,zengin  Büyük beden Jane’nin vücudunda hayata dönmesini anlatıyor.Avukatımız pek bi becerikli ,eski mankenin tecrübeleri ile de  güzelleşerek meslek hayatında başarıdan başarıya koşuyor.Uluslararası diplomatik kriz çıkartacak ,ya da Federal suç kapsamındaki organize çeteleri çökertecek davaları su içme kolaylığında hallediyor.Her branşta da uzman.Ağır ceza davalarına da ,miras ve boşanma  hukukuna  da ,uluslar arası hukuka da vakıf.Sık sık da pro bono davalarına girerek sosyal sorumluluklarını yerine getiriyor.Gerçek hayatta bin türlü zorluklarla boğuşarak işini yapmaya çalışan insanların yanında Jane’nin  bu kadar kolaylıkla başarı kazanması garip bir rahatlama oluşturuyor insanda.Her günün sonunda yeni bir zaferle günü kapatan  Jane, size de zaferin hazzını psikolojik olarak tattırıyor.
Bi de zavallı  eski nişanlısı Grayson’u,  yerli hayaletimiz Ruhsar gibi darlamasa iyi olacak. Zaten ölmüş gitmişsin, bırakta  Grayson’da  kendine bir yeni bir hayat kursun yani değil mi?
Bir Rahip tarafından kıyametin koptuğuna inandırılarak yeraltındaki  bir sığınakta 3 kızla birlikte  15 yıl  tutulan  Kimmy Schmidt’in günümüz dünyasını tanıma serüvenleri de bayağı komik .Kaçırdığı 15 yılı ,evsahibi Lillian ve ev arkadaşı Tituss  yardımlarıyla kapatmaya çalışıyor.Yan karakterler de oldukça eğlenceli.Yükselen bir Star olduğunu iddia eden Tituss ve tarihi mahallesinin elitleşmemesi için mücadele eden Lillian ‘nın sonuçsuz çabaları (loser ) ezikliğin  kitabını yazıyor adeta.



Domestik’in  mutfakta döktürürken Dantel’de kendini örgüye kaptırdı .Kazaklar ,bereler , atkılar derken iş etraftan topladığı   bir çuval eski  yünden battaniye başlamaya kadar uzandı. İnanılmaz! … sandık sepetlerden  1982 yılından kalma yünler çıktı.
En son kuzenin bebişe ördüğü “baykuşlu  bebek battaniyesi” ile sezonu kapattı.Artık bakalım yazın kendine ne uğraş bulacak.
Hayrettir ki bizim huysuz Kezban Bacı’ya bile bir haller oldu.Sakin munis bir kedi gibi dizi izleyip çiğdem çitliyor.Demek ki tüm o söylenmelerin, çaçaronlukların kaynağı Entel bacının etkisiymiş.

Dantel&Domestik&Kezban Bacılar hayatlarından memnun da, Entel Bacı için sanırım aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Eh bahar geldi,tığlar yünler sepetelere kaldırıldı.Hanımlarımızın Ulusal diyet ve yürüyüş günleri başladı. Dolayısıyla Dantel&Domestik’in saltanatı bitti sayılır.
Bakalım Kent Sosyolojisi ve Sosyal Psikoloji okumalarını bitiren   Entel Bacı, bahar ve yaza nasıl bir stratejiyle  girecek.Önümüzdeki günlerde neler olacak.Ben de meraktayım efendim J J J

10 Nisan 2018 Salı

İNGİLİZ TARZI LÜKÜS (!) HAYAT


DOWNTON ABE


İmdb puanı 9 olan Efsane İngiliz dizisi.. Benim dizi tap listemde Frasier  ile başa baş kapışır.
Konusu Bronte kardeşlerin romanlarındaki gibi soylu ailenin en büyük kızının evlenme sorunsalı üzerine .Ve olaylar bu konu etrafında örgüleniyor.
Üç kızı olan Lord Grandham ‘ın  unvan ve servetinin veraseti kanunen kızlarına kalamayacağı için yeğenine kalacaktır.Bir sabah gazetelerde ilk haber Titanik kazasıdır. Lord Grandham’ın varisi gemide ölenler arasındadır.Bunun  üzerine mirasçı uzak kuzenlerden biri olan Matthew olur.Amerika’da okumuş ve yetişmiş bir avukat olan Matthew ‘ya karşı tüm aile önyargılıdır.Matthew Downton’a gelir ve olaylar gelişir.
Dizinin geçtiği yer İngiliz aristokrat bir ailenin yaşadığı  Downton Malikanesi.Muhteşem ama soğuk ve kasvetli bir bina.Malikane de yaşayan ailenin en az iki katı hizmetçinin olduğu bir yer.Sadece aile değil ,çalışanlar arasında geçen olaylar da işleniyor dizide.Dizinin süresi alışıldık yabancı dizilere nazaran oldukça uzun.50 dk ile 1.30 saat arasında değişiyor .Uzun olmasına rağmen, bizdeki dizilerin süresini uzatmak için yapılan atraksiyonlar ,uzun uzun bakışmalar vs yok.Yani vakit doldurmak için dizi sündürülmüyor.Mesele dizi karakterinin sakatlanması bir bölüm sürüyor.İkinci bölümde yürüyor.Yada bir bölümde hamile kalan karakterin diğer bölümde bebeği oluyor.Evlenme teklifi ile evlilik arasında en fazla birkaç bölüm geçiyor.
19 yy sonu 20. yy başı geçen dizide bir çok toplumsal olayları,teknolojik gelişmeleri satır aralarında görüyorsunuz.Elektriğin ve telefonun gelmesi,kadınlara oy hakkı verilmesi.İrlanda’nın bağımsızlık hareketleri ,1. Dünya savaşı sonrası yaşanan sosyal ve politik gelişmeler vs satır aralarında işleniyor.



Austen kardeşlerin romanlarında gördüğümüz şekilde İngiliz  Aristokrasisinin keskin kurallarının nasıl işlediğini görüyoruz dizide.